Kaynak: http://turkiyeromanharitasi.com/

Muhtemelen başka dilde yazılan romanlar da burada dile gelen eksiklik veya fazlalıklara sahiptir. Uzun bir tartışma geleneğine sahip, Türkiye’de gerçekten roman yazılıp yazılmadığına dair çok temel bir tartışma içerisine girmeden ve belli isimleri olumlu veya olumsuz gibi işaretlemeden, bazı kenar notları düşmek bir okur olarak mümkün gibi geldi bana. Ama olağan bir roman okurundan farkımı en baştan dile getirmem gerekli sanırım. Belki de patolojik bir okur olarak, bir romanda ne tür olaylar cereyan ettiğiyle pek ilgilenmiyorum. Yani ilginç bir hikâyesi olması, ne tür bulmacalar yaratıp sonra çözümlediği, karakterlerin ne kadar etkileyici oldukları çok da önemli görünmüyor bana. Roman okurluğumdaki olağan olmayan bu hâl, çok roman okudukça ortaya çıkan bir sapmadan ileri gelmiyor sanırım. Doğuştan gelen bir tarafı da olabilir. İlk okuduğum romanlarda da eserdeki akıcılık, olay örgüsü veya heyecan unsuru çok tali nitelikler gibi gelirdi bana. Hatta bu zamanlarda kütüphanem büyümeye başladıkça, bir komşumuz benden “akıcılığını hiç yitirmeyen” bir roman istemiş ama istemeden de olsa kendisini eli boş göndermiştim. Bu talep üzerine içeri geçip kütüphanem önünde durmuş, kitapların sırtlarını tek tek gezinmiş ve hepsinin başta, ortada veya sonda akıcılığını yitirdiğini ya da hiç akıcılık kazanmadığını fark etmiştim.

Ama “bana göre” gibi bir bağlaç yardımıyla, herhangi bir romanın nasıl olacağına dair yargılarımı da göreceliliğe terk etmek istemem. “Bana göre” ifadesiyle başlayan cümlelerden genel olarak kaçınmalıdır. Benzer şekilde, “aslında”, “doğası gereği”, “özü itibariyle” diye başlayan cümleler de herhangi bir yorum, düşünme imkânını en baştan yok eden bağlaçlardır. Herhangi bir düşünce girişimi içindeki kimse, bana görelikle eşyanın doğası arasında bir yerlerde gezinerek sözünü söylemelidir gibi geliyor bana. Örneğin bu kısa denemede, Türkçe romanların doğasını tanımlama özgüveni/cesaretinden ve göreceli sözün çekingenliği/sinizminden uzak durarak anlatmayı deneyeceğim. Roman atölyelerinin muhtemel başlıkları üzerinden hareketle roman türünden bir anlatının daha çok nasıl olmaması gerektiğini anlatmayı deneyeceğim.

Olay

Çünkü herhangi bir kültür ve sanat eseri, sınırlı sayıda biçim üzerinde şekil bulan sonsuz sayıda olayın sunumu gibi anlaşılabilir. Girişi, gelişmesi ve sonu olan romanlar olay örgüsünün olağan seyri için alışılmış ve rahat bir izlek açar. Oysa hiçbir şeyin başlamayıp, gelişmediği, sonuçlanmadığı bir romanda, olay ve kahramanların eylemlerinden söz etmek zorlaşır. Ama orada eylem ve olayların kararttığı başka tecrübeler yüzeye çıkar. Böyle bir metin, okunan bir yazı, bir yazarla okurun karşılaşmasının muhtemel bir biçimi olduğunu unutmadan ortaya çıkar. Bu sırada cereyan eden olaylar hayat kadar sıkıcı veya eğlencelidir. Bir çeşit yazı ortaya koyduğunu hiç unutmayan bir yazar, hayatı temsil etme kaygısı içine de girmez. Kendi varlık, hakikat anlayışıyla uyumlu, tutarlı şekilde yazmaya çalışır. Kimseyi eğlendirmeye ya da sıkmaya çalışmaz. Kendi mizacından ayrı olmayan bu anlatıda, görünür bir art niyeti olmadan yazar.

Olay örgüsünün olmadığı bir roman, aynı zamanda karakterlerin kararlı eylemlerinin son bulduğu bir anlatıya dönüşür. Olay ve eylem karşıtlığına başvurursak, ilginç şekilde olay örgüsü olmadığında olaylar daha da görünür olmaya başlayabilir. Karakterin iradesi, büyük eylemler icra etme gücü kalmadığında yazarın varlık anlayışı çekinmeden yüzeye çıkar. Bazı kararlar alan, başına geleni çözmeye, aklına geleni hayata geçirmeye çalışan karakterler yerine, bekleyen, izleyen, temel bazı fiiller icra eden varlıkların ilişkilerine tanık oluruz. Böyle romanlar belki de sonsuza kadar bekleyecek, aklından geçenleri yarım cümlelerle kuracak zihinlerle de dolu olabilir.

Karakter

Roman yazma kurslarının gözde başlıklarından olan “karakter yaratmak” kuşkusuz önemlidir. Fakat yazar, yazı yazdığını unutmadığı gibi, karakterlere şekil verirken, kendi mizacını, geçmişini, şuurunu, şuuraltını onlara bulaştırdığını da aklında tutmalıdır; bir yazarı ayırt eden temel yetilerden birisinin başka-oluş tecrübelerine açık olması olsa da. Mizacının başkalarından dönerek ortaya çıktığını da unutmadan, bir sorumluluk gibi başka varlıkları duyma ve ifade etme çabası içerisine girer. Bu sırada üçüncü tekil gibi bir iyelik kullansa da, hep bir çeşit ben içinden yazdığını da aralıksız hatırlar. Başkasını içeriden anlatmanın neden olduğu yanlış anlamaların da farkındadır. Ruhbilimin bazı varsayımlarına kulak verdiğimizde, kişinin kendine bakışı bile bir yanlış anlama perdesi altında ortaya çıkıyorsa, başkasını anlatırken onun hakkını yeme ihtimali çok muhtemeldir. Örneğin Bilge Karasu, bir başka insanı, hayvanı, bitkiyi anlatırken, bu yanılgı payını mutlaka okuruna sezdirir; âdeta kendisini anlattığı için özür diler.

Bir karakterin tutarlı olması kuşkusuz beklenmelidir. Bu tutarlılığını kendi çelişkilerinden, yalanlarından, değişimlerinden alsa bile, her karakterin ayı zamanda bir mizaç taşıdığı hatırlanmalıdır. Karakter ve mizaç eşanlamlı sözcükler olsa da, detaylı çizgilerle anlatılan bir karakter mizacı yokmuş gibi görünebilir. Mizacı olan herhangi bir varlık, yüzeysel durmaz, bir kalınlığı ve hacmi vardır. Barış Özkul’un yakın zamanlı bir yazısından ödünç alırsam, metin içerisinde “masa örtüsü” gibi durmaz. Öyle duruyorsa bile bunun da bir gerekçesi olmalıdır. Sibel Yılmaz’ın bir yazısına gönderme yaparsam, hikâye gibi şahsiyetler de “yarım kalmamalıdır”. Bir Beckett kişisi gibi masa örtüsüne benzer yanları varsa da bunun metin içerisinde açılan tutarlılık düzlemi içerisinde dayanakları olmalıdır. Yani romanlarda derinliksiz bir mizaç olabilir ama arada sırada öyle değilmiş gibi davranmamalıdır. Her karakter Dostoyevski kişileri gibi derin bir psikoloji içerisinde eylemek zorunda değildir. Ama romanın bütün olarak yüzeyinde gezinen bu mizaçlar kendileri gibi olmalıdır.

Yazar da kendisinin bir başka anlatı kişisi olduğunu unutmamalıdır. Örneğin Bilge Karasu romanlarında yazarın bu roman kişilerinin en güçsüzü olduğunu, onların hâl ve gidişine biçim veremediğini fark ederiz; diğerleri arasında edilgen bir şekilde gezinir ve konuşur. Yazar, eğer kendisini başkasıyla karıştırdığını biliyorsa, yine Bilge Karasu’nun hayvanlara ve özellikle kedilere yaptığı gibi, bunu açıklıkla itiraf edebilir. Roman, mükemmel bir biçim içerisinde ortaya çıkmak zorunda değildir. Ama tutarlılığı, samimiyeti, kendi boşluklarını, eksiklerini itiraftan çekinmemesi beklenebilir. Okur da samimi ise, elindeki metin kendisini sıksa da, heyecan yaratmasa da, ondaki değerin farkına varabilir. Kendisiyle alay eden, küfreden, heyecanını, beklentilerini tatmin etmeyen bir yazara da değer verebilir.

Biçim

Türkçe romanların birçoğunda, dil, biçim, üslup, izlek, poetika gibi adlar alabilen kavramların, muhteva, tema, olay örgüsü gibi adlar alabilen başka kavramların gölgesinde kaldığı rahatlıkla fark edilebilir. Biçim, anlatılacak olaya memur edilir, basit bir araca dönüşebilir. Muhteva içindeki tutarlılık, biçimle içerik arasında bulunmayabilir. Üstelik bu sırada özensiz bir dil kullanımı da ortaya çıkmaz çoğu zaman. Üslupçuluk da biçimi görünür olmaktan çıkarabilir. Böyle olunca, edebiyat, lise kitaplarındaki tanımında olduğu gibi, belirli bir konuyu en mutena dil kullanımıyla anlatma sanatına dönüşür. Retorik bazen olayı gölgeleyebilir. Bazı beşeri bilimler yazılarında da bu retorik tutku fark edilebilir. Öyle ki yazma biçimi arkasındaki temel mesele çok çelimsiz kalabilir. Sözgelimi yoksulluk, azgelişmişlik, mağdur, madun, öteki üzerine düşünen bir çalışmanın içeriği derli toplu olsa da, biçimi başka olanı anlamaya uygun olmayabilir. Böyle bir dünyanın sakinlerine dönük çalışmanın dili, katı bir şekilde bilimsel, akademik nitelikte olduğunda bir tutarsızlık ortaya çıkabilir. Bu durumda içerik madun ama biçim egemen olur. Yani alışkanlıkla muhteva içinde aranan tutarlılığa, biçim ve içerik arasında da benzeri bir uyum arayışı eklenmelidir. Madunu anlamak isteyen bir üretim, onlar arasında yaşamasa da, zihnen onlara uzak bir mesafede durmamalıdır.

Başka varlıkları anlamak isteyen bir roman da, yukarıdan tüm herkes adına konuşmamanın, başkasını üçüncü tekil bir yere yerleştirmemenin yollarını aramalıdır. Kendi zihninden geçenleri yazan bir romancı bile, “kendi olarak bir başkası” ile karşı karşıya gibi yazmalıdır. Başkası ile aynı zeminde ve kendi zihni içerisinden diğerlerini temalaştırdığını bilerek anlama ve anlatma gayreti içinde olmalıdır. Bazen bir Kantçı gibi zihinsel yargılarına dair kuşkular içinde olmalıdır. Metin içerisinde gezinen yazarın sesi duyulurun eşiğinde olmalıdır. Her roman, doğrudan ifade etmese de, bir üst kurmaca içinden dile geldiğini bir yolunu bulup ilan etmelidir. Ben ve başkası arasına, “bana göre” veya “esasen” gibi ifadeler yerine, acaba, sanırım, âdeta, sanki veya gibi türünden bağlaçlar yerleşmelidir; ama laf olsun diye değil, gerçekten başka olanın başkanlığını hep hatırda tutarak.

Herhangi bir romanın konusunun nasıl bir biçimle dile geleceğine dair bir sorunun cevabı, “Türkçeyi en güzel şekilde kullanmak” olmamalıdır. Kuşkusuz dilbilime, noktalamaya, imlaya özen önemli olsa da, bazı muhtevalarla biçimler bir araya geldiğinde noktalama, güzel yazma çabası yersiz olabilir. Hatta daha da ileri giderek, değerli bir edebiyat veya sanat eserinin biçim ve muhtevayı ayrımsız kılması beklenebilir. İkisini ayırt etmek mümkün oluyorsa, orada bir noksanlık bulmak olanaklıdır. Örneğin umutsuzluğu, bedbaht ruh hâllerini, edilgen bir mizacı anlatan bir roman sadece muhteva olarak değil, biçim olarak da zafiyet geçirebilir. Böylece eser temsil etmeden kendisi olur; kendisi de hastalık olur örneğin; imlası bozuk, aklından ve başından geçenleri anlatamayan bir ahmak olur. Psikosomatik bir rahatsızlık gibi, ruhsal bir rahatsızlık bedene, bedendeki ruha nüfuz eder. Umutsuz bir insanın Türkçesi, sürekli derli toplu olamaz. Zayıf düşen bir bünye, yozlaşan bir ruhun cümleleri de ruh ve beden, biçim ve muhteva arasındaki bir diyalektikle dalgalanabilir; eser, kötü bir dil kullanımıyla, yanlış bir noktalamayla ortaya çıkabilir. Böyle bir atmosfer içinde gezinen varlıklar, mizaçlarını yitirir, karakter olmaktan çıkarlar. Mizaçları bir yana, adları bile olmayabilir. Muayyen romanlarda olduğu gibi, karakterlerin dış görünüşlerini tarif etme alışkanlığına verecek cevapları olmayabilir. Beckett kişileri gibi suretsiz, “yumurta” gibi görünebilirler. Böylece karamsar bir ruh hâline, iklimine cevaben dil de silik, biçimsiz bir hâl alabilir. Bu durumda biçim ve muhteva topluca güçsüz düşer. Örneğin yas içindeki bir insan güzel bir Türkçe kullanamaz; basmakalıp cümlelerden başkasına gücü yetmez. Çünkü acısıyla muhayyilesi durmuştur, imge yaratacak, bilinç akışını sürdürecek takati kalmamıştır. Bu durumda cümleleri sonuna kadar götürmek, ne yaşadığını bilerek anlatmak, yasını, kederini emojilerle dile getirmek kadar asap bozucu olabilir.

 

Barış Özkul’un yazı içerisinde gönderme yapılan yazısı, “Bir Balyoz Romanı” için:

http://www.birikimdergisi.com/haftalik/9433/bir-balyoz-romani#.XK3alkiFOCo

 

Sibel Yılmaz’ın yazı içinde gönderme yapılan yazısı, “Melisa Kesmez’in Öykülerinde Aksayan Unsurlar” için:

https://t24.com.tr/k24/yazi/melisa-kesmezin-oykulerinde-aksayan-unsurlar,2025

 

 

TEILEN
Önceki İçerikHayvanlar Üzerine Düşünmek
Sonraki İçerikMetin Göktepe 51 yaşında (Çizgi)
Özgür Taburoğlu
1973 Kırşehir doğumlu ve bilgisayar mühendisi olarak hayatını kazanan Özgür Taburoğlu’nun, Bejan ve Baran adında iki çocuğu var. Dünyevi ve Kutsal: Modernlerin Maneviyat Arayışları (Metis, 2008), Kent Efsaneleri: Zamanımızın Batıl İnançları ve Takıntıları (Doğu Batı, 2011) ve Resim, Söz ve Yazı: İmge Yaratmanın ve Bozmanın Yolları (Doğu Batı, 2013), Boşluk, Aşırılık ve Keyfilik (Doğu Batı, 2016) ve Nazar: Başkası Nasıl Görür ( Doğu Batı, 2017) adlı çalışmaları yayımlandı.