ulasbasar@gmail.com

Onu yıldızlara uğurladığımızdan beri, her 8 Mart’ta annemi anımsarım. Aslında hep anımsıyorum. Hem bilgisayarımda masaüstümde hem de çalışma masamın baş köşesinde aynı fotoğraf, yetmişlerin sonu ile seksenlerin başından bir fotoğrafımız var siyah beyaz; tam da renkli fotoğrafçılığın yaygınlaşmasının öncesi… Herkes bir parça anımsar annesini 8 Mart’ta (elbette, anne kızgınlığıyla söyleyelim bunu, başkalarından yer kalıyorsa!); fakat benim bir de anım var.

Bir 8 Mart günü benden önce davranmış, arıyor, hoşbeş muhabbet. Sonrasında şöyle gelişiyor fıkra gibi sohbetimiz. Alıyor sözü, günümü kutluyor.

— Haydi günün kutlu olsun.

— Benim mi?

— Evet, senin de günün.

— Neden?

— Bütün ev işlerini yapıyorsun. Bizden sayılırsın.

Çok gülmüştük elbette. Bundan birkaç yıl sonra çok sağlıklıyken aniden öleceğini bilemezdim. 63 yaşındaydı ve hiç hastane yüzü görmemişti. Bilseydim, 8 Mart’tan geriye kalan tüm günlerde arar ve gününü kutlardım:

— Haydi günün kutlu olsun.

— Ne günü ki bugün? O dündü.

— Hayır dün, kadınlar günüydü; demek ki geriye kalan günler erkekler için. Haydi günün kutlu olsun! Sen de bizden sayılırsın!

Ama o, benim ilk sohbette verdiğim yanıtın tersine, “bizden sayılırsın”ı hiç yadırgamayacaktı; çünkü o ataerkinin en büyük mağdurlarındandı; ancak, bunu kabul etmesi de zor, çünkü mağdur kategorisinin edilgenliği ona yetmezdi. Sol siyaset için de söylenegeldiği gibi, mağdurdan çok, muhataptı. Mağdur değildi, çünkü bilinçsiz bir biçimde sisteme kurban giden bir kadın değildi. Muhataptı çünkü geleneksel normların hep ötesine geçmiş, erkek egemen toplumda kadınların da yapabilecekleri olduğunu göstermişti. Ve bunu yaparken, tuzu kuru orta sınıf beyaz genç kadınların yaptığı gibi, erkeklerin koyduğu başarı ölçütlerine hiç mi hiç uymamıştı.

Annemin aterkiyle savaşı çocukluğunda başlar. 1950’li 60’lı yıllarda çok yoksul ve sıkıntılı bir çocukluk geçirir. Öyle ki, kendi gibi yoksul arkadaşlarıyla ayakkabı-giysi paylaşırlar. Hep aynı giysilerle ayakkabıları giymemek için, birgün kendi giysilerini öbürgün arkadaşlarının giysilerini giyerler. Bu dayanışmacı çocukluk-gençlik arkadaşlarından biri, bir Harput Ermenisi’dir. Keşke adını anımsayabilsem… Belki ona ulaşabilirdim…

Bütün zorluklara karşın, 1970’lerin başında Elazığ Lisesi’ni birincilikle bitirir. Daha 50 yıl önce erkeklerden daha başarılı olunabileceğini kanıtlamıştır. Fakat o, yalnızca bir ‘inek’ öğrenci değildir. Atletizmde dereceleri vardır ve en sevdiği sanat dalı ise, tiyatrodur. O dönemden kalma, diğer tüm oyuncuların erkek olduğu, kendisinin de bıyık takarak erkek rolü oynadığı bir tiyatro anısı duruyor arşivimde… Çok da siyasi bir insandır. Elazığ’da o dönem sol kesimde tanınan bir isimdir genç yaşına karşın ve son sınıfta, üç fidanın asıldığı yıl çantasında Deniz Gezmiş fotoğrafı yakalatıp disiplin cezası alacaktır. İşte böyle bir birincidir o, kariyer peşinde, beyaz hayaller peşinde değildir tüm yoksulluğuna karşın…

Şimdiye dek herşey iyi görünür. O, bütün zorluklar içinde bir kardelen gibi açmıştır. Fakat beklenmedik bir gelişme olur: O dönemlerde liseyi birinci bitirenlerin istediği üniversitenin istediği bölümünde okuma hakkı vardır. O da Ankara Hukuk’ta okumak ister. Bu, hem akademik yetkinliğini hem de siyasi yanını birleştirebileceği bir seçim olacaktır. Ancak aile onun Ankara’da okumasına izin vermez. Ataerki, onun o yaşında genç kız başına büyükşehirde okumasını tehlikeli bulur. Mağduriyet burada başlar, ama ne yazık ki, bu, son olmayacaktır. Ataerkinin ona bahşettiği, bunun yerine, kadın işi olarak görülen anaokulu öğretmenliğidir. O da bu mesleğe yönelmek zorunda kalır. 1990’larda İMF’nin devleti küçültme martavalıyla 20 yıl hizmetten sonra bu işten emekli olur.

Öğretmenliğin ilk yıllarında bir süre Akçakoca’da çalışır, 70’lerin sonlarına doğru İstanbul’a tayini çıkar. Devrimci öğretmen mücadelesinden tanıştığı babamla evlenir, ben dünyaya gelirim 78’de İstanbul’da. Bu dönem, Maraş katliamını protesto eden öğretmenlerden biri olarak okuldan ceza alır.

1983 yılına geliriz: Babam ani bir biçimde ölür. Kalır bir başına, tek maaşla ve çocukla. Ailenin hem annesi hem babası olur. Bir kez daha evlenir, korkunç aile içi şiddetin yaşandığı rezilce bir evliliktir bu. Yürümez, yürümediği gibi, ondan çok şey alır. Artık iki çocuklu ve tek başınadır; çok zorlandığı zamanlar olur. İstanbul’un orta yerinde kiraladığı dairenin elektriği suyu kesilir, bir an önce çıksın diye. Haftalarca aylarca taşıma suyla mumla yaşar. Toplumda dışlanır, aşağılanır, kimsesizdir.

Bütün sıkıntılar içinde, bir sürpriz olur, Darüşşafaka’ya girerim. Aileden kaynaklı üzüntüler yakamı bırakmasa da, kendim gibi babasız öğrencilerin olduğu bir okulda okumak acımı hafifletir. Sonra emekli olur, taşınır, fakat üçbeş kuruş parayla anca’ derme çatma bir evciğe sığınır. Yine güç bela yaşar.

Emeklilikten sonra aklına koyar, üniversite sınavlarına girer. Önce lisans, sonra yüksek lisans yapar; doktora programına kaydolur; dersleri tamamlayıp tez aşamasına gelir. Bu arada, 2015 sonuna gelmişizdir. Sonunda birikimlerimizi ortaklaştırırız. O derme çatma yerden çıkar, güzel bir daireye taşınır, borç morç da yoktur. Artık mutluluk dönemi başlar, öyle umarız. O koşullardan kurtulmuştur. Orada yaklaşık bir yıl yaşar ve birgün aniden kalp kriziyle aramızdan ayrılır. Şimdi Karacaahmet’te babamla yanyana. Bir uçlarında ise, bir Darüşşafaka bağışçısı…

Siyaseten gençliğinde neyse odur. 90’ların başında halkevi etkinliklerine giderdik birlikte; kapatılan Sultanahmet Cezaevi’ne (şimdi Four Seasons Hotel), bu cezaevinde kalan yazarları, sanatçıları anmak için düzenlenen festivallere katılırdık. Gülhane Parkı konserlerine giderdik özgün müzik dinlemek için. Ve son yıllarda Grup Yorum konserlerinde buluşur, 1 Mayıslarda bir yolunu bulur yasaklı Taksim’e ayrı ayrı gizlice girer, İstiklal’de kavuşurduk.

Tezi için 60’ların Türkiyesi’ni çalışıyordu; tez konusu, ODTÜ’nün kurucu rektörünün yaşamı ve çalışmalarıydı. Yüksek lisans tezini ise basında 12 Eylül konusunda yazmıştı. Bu nedenle, cumhuriyet dönemi siyasi tarihinden sık sık söz açardı, özellikle az bilinen bilgileri paylaşırdı… Uzaklardayken bana yazdığı bir mektubunda şöyle demiş:
“Dünyanın neresine gidersen git hiç bir yer güllük gülistanlık değil; sen yöneten değil yönetilensin sonuçta. Yaşamın direnişle protestoyla geçecektir.”

8 Mart Kadınlar Günün kutlu olsun anne! Diğer 364 günün de!!! Nereye gittiysen birgün oraya geleceğim. Yok eğer hiç bir yere gitmediysen, “bize ölüm yok” ise, zaten sorun da yok… Günleri seninle birlikte kutlamaya devam!!!

TEILEN
Önceki İçerikAykırı Suretler Kadıköy’de beliriyor
Sonraki İçerik8 “söz” üstüne 8 yorum ya da Cioran ile
Ulaş Başar Gezgin
1978’de İstanbul’da doğdu. Türkiye, Vietnam, Tayland ve Malezya’da 15 yıl ders verme deneyimine ve Yeni Zelanda (doktora), Avustralya (ortak proje) ve Latin Amerika’da (gazetecilik) araştırma deneyimine sahip bir akademisyen-yazardır. Araştırma ve öğretim konuları, iletişim, psikoloji, eğitim bilimleri, şehir plancılığı, Asya çalışmaları vb. gibi geniş alanları kapsamaktadır. Eğitimini Darüşşafaka, Boğaziçi Üniversitesi, ODTÜ ve yurtdışında tamamlayan Gezgin’in yayınlanmış 13 kitabı ve çok sayıda kitap bölümü, makalesi ve gazete yazısı vardır. Akademik çalışmalar dışında, çeşitli dergi ve gazetelere köşe yazıları yazmakta; şiir, şarkı sözü ve deneme türlerinde yapıtlar vermekte ve çeşitli ülkelerden şairleri Türkçe’ye kazandırmaktadır.