düşünüryârim”e

[Emil M. Cioranın (08 Nisan 1911’de Răşinari’de/Romanya-20 Haziran 1995 Paris) Türkçeye çevrilmiş kitapları: Gözyaşları ve Azizler (Jaguar kitap, İstanbul, 2015), Burukluk (Metis yayınları, İstanbul, 1993), Tarih ve Ütopya (Metis yayınları, İstanbul, 1999), Çürümenin Kitabı (Metis yayınları, İstanbul, 2000), Ezeli Mağlup/Söyleşiler (Metis yayınları, İstanbul, 2007), Var Olma Eğilimi (Metis yayınları, İstanbul, 2016), Doğmuş Olmanın Sakıncası Üstüne (Metis yayınları, İstanbul, 2017), E.M. Cioran/Yeni Tanrılar (Redington kitap, İstanbul, 2019) Cioran üzerine yazılmış birkaç Türkçe kitap: Emil Michel Cioran Kitabı -Mehmet Akif Öztürk (İzdiham yayınları, İstanbul, 2018), Emil Michel Cioran/Bir Alacakaranlık Düşünürü-Sadık Erol Er (Çizgi kitapevi, Konya, 2018), Emil Michel Cioran/Uykusuzluk Göğünde Bir Dolunay-Sadık Erol Er-Onur Varolun (Çizgi kitapevi, Konya, 2018)]

(Yazıda tırnak içinde yer alan kalın ve eğik yazımlı sözler Cioran’a aittir.)

Ruhsal düzlemde her acı bir şanstır, yalnız ruhsal düzlemde.” (Yeni Tanrılar, s.109)

Bu bağlamda, ‘bedensel acı’yı bir yanda tutarak, tinsel/ruhsal acı irdelendiğinde, ona “şans” yüklemesinde bulunmak, bir ‘şanssızlık’ olsa gerek. Kim diyebilir ki, acının ruhsalı, bedenseline yeğdir! ‘Sıradan’ ya da ‘normal’ diye adlandırılan kişiler bile, sıkıntılarla, gerginliklerle, bunalımlarla; günlük yaşamın sorunlarıyla baş etmeye çabalarken, ‘duygudurum bozuklukları’yla yaşamını sürdürme uğraşını veren kişilerin, sorunlarla başa çıkması, kim bilir kaç kat zordur. Ruhsal acıların kökenlerinde bin bir yaşanmışlık yatmakta olup, psikologlar ve psikiyatrlar, bir kazıbilimci emeğiyle, sorunları eşeleyip, dibine varmayı yıllar yılı sürdürüp, gerek terapi gerek ilaç gerekse başka psikolojik yöntemler doğrultusunda, sayrıyı sağaltma çabasını vermektedirler yüz yıllar boyu… Burada, ilkel çağlardan günümüze dek uzanan ‘psikolojinin tarihi’ni dillemeyecek, Freud’un, Adler’in, Jung’un, Horner’ın, Wundt’un çalışmalarını anlatmayacak, dünden bugüne uygulanan yöntemleri, psikolojik akımları paylaşmayacağız elbette, ne ki şunu diyeceğiz özce, ruhsal hastalıkta, yalnız ruhsal hastalıkta değil her ‘acı’, bir acı bile ‘şans’ değildir.

Bir başka açıdan, ‘düzlem’den değerlendirmeye kalkalım ‘ruhsal acı’yı ve diyelim ki, sanatta ve edebiyatta ruhsal acı şanstır! ‘Yaratıcılık’ bağlamında olsa bile, acıyı şansa koşut kılmak, ne denli ‘övülesi’ bir çift olgu ya da iki atlı mutluluk arabası… ‘Psikoloji’de olduğu denli, burada, ilkel çağlardan günümüze dek uzanan ‘sanatın ve edebiyatın tarihi’ni dillemeyecek, Nietzsche’nin, Dali’nin, Althusser’in, Hemingway’in, Plath’ın sayrılıklarını anlatmayacak, dünden bugüne uygulanan yöntemleri, sanat ve edebiyat akımlarını paylaşmayacağız elbette, ne ki şunu yineleyeceğiz özce, ruhsal hastalıkta, yalnız ruhsal hastalıkta değil her acı, bir acı bile ‘şans’ değildir.

Belki de “her” değil, bazı ‘ruhsal acı’lar, iç dünyamızın derinliklerinde yolculanmak için bir ‘şans’ olabilir, bedeli ağır olsa da! Peki, ‘acı’sız içsel yolculanış olası değil mi? Böylesinin ‘şans’ olamayacağı kim söyleyebilir ki…

*

Eseri bittiği için, insan yok olacak kadar olgunlaşmıştır artık: Hırıltısını daha kaç yüzyıl üzerine yayacaktır? (Çürümenin Kitabı, s.104)

İlk okuyuşta, “hiç de fena bir ‘söz değil” diyesi gelse de okuyanın, ‘eser’i olmayanın, yani, tüm insanlığın, ‘eseri’nin bittiğinden söz açmasının anlamsızlığına denk düşüldüğünden, başlayan bir şeyin olmadığı gibi biten bir şeyin de olmayacağı düşünü dikiliyor ‘insan’ın karşısına. ‘Kendi’ni yaratamayan, (yaşamına kıysa da) yok edebilir mi ‘kendi’ni? ‘Özgür istenç’le var olmasını gerçekleştirememiş ‘insan’a, belki de ‘yazgı’ düşüyor er-geç. Tanrısal söylemden kaçmak ne denli olasıysa, yerine bir başka ‘şey’i geçirmek de, o denli olası. Eşdeyişle, bir ‘zorunlu varlık’ kavramı gösteriyor kendini, saltık sığ/sınırlı us iyesi ya da görece ussal bir varlık olan ‘insan’da. Elleriyle, usuyla ya da ‘öz’üne ait bir öğesiyle yarattığı ‘ilk ân’ı olmayan bir ‘şey’in, ‘tür’ün, varlığın, “kendiliğinden”lik olgusuyla doğrudan bir bağı olabilir mi? Yaratılmış olan, ‘kendi’ değildir; dolayısıyla, ‘töz’ olmayanın ‘öz’ü de yoktur demek, onay görebilir. Descartes’çe “açık-seçik belirtildiğinde denebilir ki, bir ‘şey’in “eser”i (‘esir’i) olanın, ‘kendi eseri’ olamaz. Öykünme (taklit/mimesis) denildiğinde, Platon’un “İdealar Öğretisi” çıkar karşımıza: Bu dünya sanal, asıl dünya “idealar”ın yaratıldığı yer, “dünya”dır. Her şey, o dünyanın bu dünyadaki birer öykünmesi, bir başka değişle, ‘gölgesi’dir. “Eser” oluşturduğunu sanan kişi, asıl/gerçek eseri ‘kopya’lamaktan öteye gidemez. Diyelim ki, “diyelim” sözcüğünü yazan biri, bu sözcüğün aslının/ilkinin “idealar dünyası”nda olduğunu bilir, bu dünyada, yani “nesneler dünyası”nda “diyelim” sözcüğünü ‘bulur.’ Bu bağlamda, tüm ‘keşif’ ve ‘icat’lar asıl dünyanın ‘gölge’lerinden başka bir şey değildir ve onu ‘diller’ ya da ‘yazar.’ Sonuçta yarattığı bir ‘eser’ yoktur; yazdığı, yazılmıştır çoktan. Belki de yazana düşen biricik ‘iş’, o sözcüğü bulunduğu yerden çıkarmak; ‘kazıcılık’ görevini yerine getirmektir. Bu şu demek değildir: Eser, yazanına aittir.

Eser’i olmayanın başlayıp da bitirdiği bir ‘yaratım’ olamayacağından, ‘kendi’ni yaratamayanın da ‘olgunlaşma’ sı gerçekleşmeyecek, çiğ gelip-çiğ gidecektir ki bu gidiş ya da ‘yok oluş’ bile kendi seçimi olamayacaktır. “Hırıltısını daha kaç yüzyıl üzerine yayacaktır?” sorusu da soru olmaktan çıkıyor, değil ki yanıtı olsun. Özce, ‘kendi’ dâhil hiçbir şeyi var edemeyenin, yok edemeyeceği de “açık-seçik” ortadayken, geriye kalan, yine ‘kendi’ne ait olamayan ya da sözde “hırıltı”dan başka bir şey değildir…

**

Kuşkuculuk, incinmiş ruhların sadizmidir.” (Tarih ve Ütopya, s.79)

Salt ‘felsefe’nin değil, belki de insanlığın dönüm noktası, dönüşüm evresi, milâdıdır, Descartes’in “Düşünüyorum, öyleyse varım” sözünün dayanağı olan “Kuşkuculuk.” Herakleitos’un “Değişmeyen tek şey, değişimin kendisidir”, Sokrates’in “Kendini Bil” sözünün vargısı ya da ardılı olup, ‘var olmak’dan ‘varoluş’a [gelecekte ‘Diyalektik İdealizm’ (Hegel), ‘Varoluşçuluk’ (Kierkegaard) ve Diyalektik Materyalizm’e (Marx)] evrilmenin başlangıcı gibidir.

Düşünüyorum” demek, ‘kuşku’ duyuyorum, usa vuruyorum, eleştiriyorum; irdeliyorum, inceliyorum, soru soruyorum; yanıt arıyorum, betimliyorum, sorguluyorum anlamını içermektedir; yoksa kafamı avuçlarımın içine alıp, parmaklarımı şakaklarıma dayayıp, “ne olacak bu memleketin, bu dünyanın hâli?” deyip, düşünüyormuş gibi yapmak; topu topu birkaç kitap-gazete-dergi/mecmua vb. okuyup, radyo-televizyon programlarının/haberlerinin, kemikleşmiş/gelenekselleşmiş inançların, öğretilerin, sözlerin dayatmasıyla, puslu düşlere dalmak değil… “Varım” demek, yeryüzüne fırlatılmışlığımdan/bırakılmışlığımdan düşünce yoluyla sıyrıldım, kendimi oluşturdum ve var olmaktan varoluşa dönüşme sürecimde kendimi bilme konumuna vardım, anlamını içermektedir; yoksa nerde akşam-orda sabah, ye-iç-yat, bana dokunmayan yılan bin yıl yaşasın, kötülük ve pislikten bana ne, ben çıkarıma bakarım, benden sonra tufan… sözlerinin gölgesinde, başkalarını acıtmak, elezerlik/sadizm ruhuna bürünmek, bencillik doğrultusunda yokluğa sürüklemek ve sürüklenmek değil…

İlk an’da, ‘başlangıç’ta kendimizi seçemeyişimizin, sonrasında, ‘cezâ’ içerikli, yeryüzüne fırlatılmışlığımızın/bırakılmışlığımızın “incinmiş”liği, “ruhlar”ımızda derin yaralar açmış olabilir. Bu, özgür istenç dışı konum, “incinmiş ruhların sadizmi” değildir. “Kuşku” duymak, ne özezerlik/mazoşizm ne de elezerlik/sadizm olabilir; olsa olsa ‘insanca’ düşünüp, ‘insanca’ ‘varoluş’up, ‘insan’ın yanı sıra, doğayı, Dünya’yı, evreni de içine katarak, ‘insanca’ bir yaşamı ereklemenin özü olabilir ancak, ‘acı’nın yerine ‘sevgi’yi koyarak “kuşku”suz…

***

Sonsuzluğu doğrudan doğruya yaşamak, günü gününe yaşamaktır.” (Var Olma Eğilimi, s.12)

Günü yakala, gününü gün et, anı yakala, zamanın tadını çıkar (carpe diem)” diyen Horatius’la, “Ölmek isteyeni kurtarmak, öldürmekle birdir.” diyen Horatius, aynı kişidir! Eşdeyişle, bir kişiye, özlü söz bağlamınca, hem “yaşa” hem de “öl” demenin ne anlamı ve de değeri olabilir ki! Ya da hem “an”a, “gün”e övgüler düz, hem de de ki “an ya da gün de ne!”

Yukarıda yer verdiğimiz “söz” 20 yy’a, Romalı şâirin sözüyse MÖ 1.yy’a aittir: Etkilenmeyse, etkilenme; elbette bir sakınca yok. Ne ki, her iki ‘söz’ü söyleyen iki kişinin yaşamlarını irdelediğinde, hiç de öyle “günü gününe” ve huzurlu, mutlu koşullarda yaşadıklarını kolayca söylemenin olası olmadığını görmekteyiz ne yazık ki! “Doktorun dediğini yap, yaptığını yapma!” sözünü anımsattığınızda, buna katılır, ne ki, “sonsuzluğu doğrudan doğruya yaşamak”tan öte, duygu, düşün ve davranış sacayağında, çoğun bin bir sıkıntı, sorun ve acı içinde yaşamak zorunda kalındığına tanık oluruz.

Doğum-ölüm arasında sıkışan ‘zaman’ dilimiyle sınırlı olan ‘yaşam’, diyelim ki ilk günden-son güne dek huzurlu, mutlu olarak “günü gününe yaşamak”la sürüp-bitse bile, ölüm karşısında nice bir “sonsuzluk”tur; üstelik de “doğrudan doğruya!”

Söz konusu iki ‘söz’ de, sözde söz! Dilek, ‘hayat’ı karşılamaz herhep, ‘iyi’ olsa da! Kim istemez “günü gününe yaşama”yı ‘insanca!’

Sizin için şöyle de diyebilirler belki: “Günü gününe yaşadı, ne ki ‘zaman’ı gelince öldü, ‘sonsuzluk’ diye diye!…”

Diyelim ki, sayrılık yerine sağlık, yoksulluk yerine varsıllık, mutsuzluk yerine mutluluk olsun Dünya’nın her noktasında, yine de ölümsüzlük ve ‘sonsuzluk’ duygusunu içselleştiremez kimse, ne hayat ne ölüm ne de ölüm sonrası düşünler ve düşlerce…

Cennet mi! ‘Kovulmuş’ olduğuna inanan bir günâhkâr türün, fırlatıldığı/bırakıldığı ‘yer’e dönüşü umuduyla, ölün de görün ‘kurtuluş’u, “sonsuzca!…”

****

Anlamış olup hâlâ hayatta kalmaktan daha yanlış bir durum yoktur.” (Doğmuş Olmanın Sakıncası Üstüne, s.183)

Bu düşünceyi açımlamak için, söz konusu kitaptan, “Ölmek, hiç kuşkusuz, ahlaksızlık… (age.-s.96), “Doğmak hakaretini hâlâ hazmetmemiş olmak! (age.-s.111), “Yaşam hiçbir şey; ölüm her şey. (age.-s.141), “Doğmamak hiç kuşkusuz olup olabilecek en iyi formüldür. Ama ne yazık ki, kimsenin elinde değil. (age.-s.194) dört “söz”e, bir de “İntihar fikri olmasa, kendimi çoktan öldürmüş olurdum. (Ezeli Mağlup, s.130) “söz”üne yer vermek kaçınılmaz göründü.

Desen: Tan Doğan

İnsan’ın var oluş nedenini, evrenin ne adına oluştuğunu, er-geç yok olacak Dünya’nın neye yaradığını, Doğumun ve ölümün değerini, ‘İnsan’ın ve ‘hayat’ın anlamını “anlamış” olan bir kişinin, salt “intihar fikri”nden dolayı “kendini çoktan öldürmüş olma”ktan caymasını anlamak olası değil! Hem “hayatta kalmaktan daha yanlış bir durum” olmayacak, hem “intihar fikri” yüzünden, ‘intihar’ edilmeyecek; ne güzel bir mantıksal çelişki, tutarsızlık ve geçersizlik örneği! “Doğmamak en iyi formül”se ve “ölüm her şey”se, yaşamak da ne oluyor! Sonra da, “doğmak hakaret” sayılacak, “ölmek, ahlaksızlık”, öyle mi! “Kitabına uydurmak”, dahası, “söz”ünü evetlemek bu olsa gerek!

Anlamış” ya da anlamamış olsun, mutlak sığ-sınırlı akıl varlığı her kişinin, “hayatta kalma” ya da “ölüme gitme” seçimi, ama ‘doğru’ ama ‘yanlış’, metafizik ve tanrıbilimsel söylem bir yana, kendine aittir.

Şu düşünü söylemeden geçmemek gerek: Tarihsel ve psikolojik süreç göstermiştir ki, intiharı dileyen kişi, hiçbir şeyle pazarlığa oturmaz o an; kıyar canına.

Gelelim, böylesine “söz”lerini kitaplaştıran, “intihar fikri olmasa, kendimi çoktan öldürmüş olurdum.” diyen düşünür-yazarımızın ölüm yaşına: 84. Ölüm nedeni: Belirtileri çok önceden ortaya çıkan ve ‘anlaşılan’, Alzheimer! Belki de “söz”ü, bir de son konum için, soruya dönüştürüp, yinelemeli: “Anlamış olup hâlâ hayatta kalmaktan daha yanlış bir durum” var mı?!…

*****

Hayat, yasal ve kutsanmış bir “absürt”tür.” (Gözyaşları ve Azizler, s.101)

Yasal’lığı ve ‘kutsanmış’lığı ne denli yanlış görünüyorsa ‘hayat’ın, “absürt”lüğü de, o denli doğru görünüyor.

Tanrı yasası’nın kutsal kitaplarla, ‘insan yasası’nın hukuk kitaplarıyla biçimlendiği, söz konusu. Bir yanda inanç, diğer yanda akıl; öyle mi! İnanç, aklı yaratan tanrıysa, hukuku da yaratan tanrıdır, demeye getirirken, akıl, insana ait her şey insansaldır, demeye getirir sözü.

Marx’ın da ilke edindiği, Terentius’un, insana değgin her şeyini insan-öte olmadığını ve de insanca benimsendiğini dilleyen, “insanım, insana ait hiç bir şey yabancım değil” düşüncesi, ‘insan’la ilgili ve ilintili her şeye şaşmanın gereksizliğini söylüyor gibi.

Hayat’ın yasallığıyla kutsanmışlığını birlikte kullanmak, tanrıbilimsel söylemin dışında bir ‘söz’ bırakmamakta sanki bize. Eşdeyişle deniyor ki, hayata dâir her şey, tanrısaldır.

Gerek gizemci gerek dinci her söylem, er-geç ‘yazgı’ya, oradan da tanrıya varmakta. ‘Hayat’ın somutluğu, başta Platon olmak üzere, neredeyse din insanları denli, filozoflarca, dahası sanatçılarca, yazarlarca ve şâirlerce, soyutluğuyla karşılamaktadır! Yüzyılların güçlü kalıtıdır inanç; akıl ise, hep sığ/sınırlı zavallı! Onca evrim, onca değişim-dönüşüm, onca yenilik ve devrim ve gelinen nokta: Descartes’ı özlemek! Düşünerek var olmak, varoluşmak yerine, yoz, dogmatik, korku ve kölelik bağlamınca, aç, savaşan, her an ölüme susayan bir Dünya, bir ‘hayat’ ve ‘insan!’ Sonra, “tanrı bağışlasın bizi!”

Nice bâhâne hâriç, ‘din’ adına bile milyonlarca kişinin öldürüldüğü ve öldürülmekte olduğu 21.yy’a gelinse de, bunca ‘yasal’lığa ve ‘kutsanmış’lığa karşın, ne barbarlık bitti ne de ilkel insan çağcıllaştı. Özce, insan, ‘insan’ olamadı hâlâ!

Absürt” ya da mantık, akıl dışı, saçma olan ne mi, bu bağlamda her şey! Ölüme doğmak, “absürt”; yokluğu ve hiçliği bile bile, ölümsüzlük ve sonsuzluk demek, “absürt”; tanrıdan korkup da insana kıymak, “absürt”; tanrıyı tanımayıp da insanı yoksamak, “absürt”, hem dış hem iç doğayı kirletip, güzel bir dünya düşü kurmak, “absürt”; sevgi diye diye, her toprağı, her denizi kan gölüne çevirmek, “absürt”; bin kez doyup, bir kez doyurmamak, “absürt”; ırkçılık, yayılmacılık, anamalcılık, “absürt”; ego, “absürt”; çıkar, “absürt”; paylaşmamak, “absürt” ve Dünya’nın önce ısınıp, sonra soğuyup, derken karanlık bir kütle olup, evrenin boşluğundan dibine, körüne yolculanıp kaybolacağını, yok olacağını, hiçleneceğini bile bile, ‘insan’ı, ‘zaman’ı ve ‘hayat’ı yalan yasallıklarla kutsamak, “absürt!” Siz yine de, isterseniz inanın bir şeylere; “absürt” olmuş-olmamış, kime ne?!…

******

Canı sıkılmak, zaman çiğnemektir.” (Burukluk, s.33)

Yukarıda yer alan “söz”ü irdelemeye başlarken, üç “söz” daha eklemlemeli: “İnsanlarla görüşe görüşe sinir hastalıklarımın bütün tazeliğini yitirdim. (age.-s.48), “Solgunluk bize vücudun ruhu nereye kadar anlayabileceğini gösterir. (age.-s.30), “Zaman bana haram. (age.-s.31) Can sıkıntısı, belki de en önemli ‘varoluş sorunsalı’dır. Doğ-yaşa-öl! ya da öleceğini bile bile, çırpın-dur! ya da ‘zaman öldür!” Okuyayazadüşüne bir ‘hayat’ sür, eleştirel/sorgusal yaşa, doğayı, insanı, evreni, dünyanın yükünü omuzla, hemen her sorunu sırtla; özce, hemen her şeyde dertlen! Ne ki bu bir geviş getirme, “zaman çiğneme” ya da Yûnûs’ça, “Var biraz da sen oyalan” biçeminde ve biçiminde ömrü tüketme değil, kişinin kendi varoluş sürecini başlatıp sonlandırması belki! Onca lâf-ı güzâf, onca kötü tavır, onca çirkin davranış, kişinin bozuk sinirli bir yaşam sürmesine, bin bir yönlendirme, yönetme, baskı, dayatma adı altında, ‘ölgün’lüğe çığlıklanmasını yaratmakla, ağız tadıyla dellenme sığ/sınırlı süresine bile izin vermemektedir! “Zaman (sana) bana (herkese) haram” değil, helâl olmalı; her kişi ‘insanca’ bir dünyada gönlünce yaşam sürmeli; her nefes, her lokma, her yudum su zehir-zıkkım olmamalı; hiç kimse Dünya’ya geldiğinden dolayı en ufak bir pişmanlık duygusuna kapılmamalı; kardeşçe, hakça, eşit; barış, sevgi bağıyla bezeli, özgür istenci (!) bağlamınca, sağlıklı, huzurlu ve mutlu bir ‘hayat’ sürmeli… Ne ki ‘solgunluk’ sarmış her yanımızı; yaşarken paslanıyor, ölünce de küfleniyoruz: Moryeşil! Siyâh zamanlarda, siyasanın, ekonominin, eğitim ve öğretimin; işin-gücün, ekmek parasının, geçim derdinin anları, günleri ve yıllarınca sömürülüyor, emeğimiz çalınıyor, ekmeğimiz küfleniyor, ne ‘vücud’umuz ‘ruh’umuzu ne de ‘ruh’umuz kendimizi/derdimizi anlayabiliyor, bir gün birden, belki de “hoşça kal dünya!” bile diyemeden, çekip-gidiyoruz yokluğa, boşluğa, hiçliğe!… Gel de ‘sıkılma’sın ‘can’ın şimdi! Sen ki ‘zaman’ı sakız gibi ‘çiğneme’din ağzında, ‘vücud’unda, ‘ruh’unda, ömründe, kan-ter içinde, soluk soluğa, aç-susuz ‘solgunluk’larınca, ‘sinir’lerince, acınca, derdince, yalnızlığınca belki. Belki de el uzattın bir çocuğa, bir kuşa, bir tomurcuğa; belki de geceyi gün kıldın an an, anılar yarattın ‘insan’a ve ‘yaşam’a dâir emek kokan, çiçek kokan, sevdalı. Belki de sen ha var-ha yok le le, yaşadın öylesine; ölesine! Belki de dellendin ‘aşk’ diye, direnç diye, umut diye ‘güzel günler’e. Neydi senin için ‘can sıkıntısı’, düşünmek-düşlemek neydi, hep ‘iyi’, hep ‘doğru’, hep ‘güzel’den yana, insanlık adına, ‘hayat’ üzre/içre, seve seve, kimse bil(e)medi belki de! Her şeye karşın, yaşamak güzel mi? Onu da sen söyle…

*******

Bach benim için tanrıdır.” (Ezeli Mağlup, s.218)

Wagner’de yanıldığını dilleyen, ‘Bach doğdu’ dedikten sonra, “Tanrı öldü!” demesini beklerdim doğrusu, Nietzsche’den!

Herkesin her ‘söz’e, eleştirel/sorgusal/yorumsal bir düşün yolculanışına çıkmak ya da öznel-nesnel harmanınca, eytişimsel ve karşı duruş/düşün yöntemiyle karşılaştırmalı bir açımlamaya yönelerek karşı çıkması olası. Ne ki, nesnellik denli bir de öznellik var. İşte tam da şu an/şimdi, söz konusu “söz”e karşı çıkamama zamanım. Eşdeyişle, Bach, benim için de tanrı.

Yine Nietzsche demiyor muydu, “Müziksiz bir yaşam hatadır”, tam da öyle; dahası ‘suç’tur, ‘suç’, kişinin doğaya, Dünya’ya, evrene, ‘hayat’a ve kendine karşı işlediği belki de biricik ‘suç!’

Ses’in en güzel, en derin, en dingin hâli, bence Bach’ta. ‘Söz’ün inceden dokunuşu, kuş kanatlı sevinci, acı yüklü serüveni, bence Bach’ta. ‘Sus’un ermiş-dervişliği, karanlığa sırlanmış bin bir rengi ve tonu, kuyularda, dehlizlerde, mağaralarda bitip-tükenmez hoş yalnızlığı, bence Bach’ta, yalnızca Bach’ta bu kadar; ‘tanrı-insan’ca…

Ey Adagio! Ruhumun sesi: Ağır/yavaş; daha yavaş, çok yavaş, en yavaş… Hüzün ve gözyaşı: İşte ‘Hayat!’ Ey Adagio! ‘Anlam’ sen, ‘değer’ sen; ‘yâr’ ve ‘aşk’ sen; tanrı bâhâne! Ey Adagio!

Sıkça şaşırtıyorsun, çocukça bir sorumda, ‘iç’imgemi: ‘Müzik’ mi, ‘Şiir’ mi?!…

Sonra ‘yârim’le öpüşüyoruz…

Sonra ölüm çıkıyor karşıma: Susuşuyoruz heyhat!

Sonra yaz, sonra bahar, sonra güz; kuş kadar kış: Pırrr…

Sonra aklımca, ruhumca, bedenimce, ömrümce, derdimce/kendimce, her öğlen, her ikindi, her akşam, her gece ve âh her sabâh Bach diye sayıklıyorum; Johann Sebastian Bach, Sebastian Bach, Bach; Bach, Bach, Bach…

********

TEILEN
Önceki İçerik8 Mart’ta Annemi Anmak
Sonraki İçerikKasaplığın Elkitabı: BORIS VIAN
Tan Doğan
17 Ocak 1961 yılında İstanbul'da doğdu. Göztepe Pansiyonlu İlkokulu'nda, Haydarpaşa Lisesi'nde, Kâzım İşmen Lisesi'nde ve İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Felsefe Bölümü'nde (Sistematik Felsefe ve Mantık) ve Beykent Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü’nde (İşletme Yönetimi Anabilim Dalı, Eğitim Yönetimi ve Denetimi Bilim Dalı) öğrenim aldı-öğrenim verdi.