Alev Alatlı, “1 Kasım 1928’de, bir gecede cahil kaldık.” diyen dinciler, liberaller ve bir kısım sosyalistle aynı saçma tezi gündeme getirmekten bıkmıyor. Mustafa Kemal düşmanlığını temellendirmek için Arap harflerine sarılma aymazlığı bu kitapta da sürüyor.

Alev Alatlı’nın, 1993’te, Or’da Kimse Var mı? beşlemesinin ikinci kitabı olarak yayımlanan ‘Nuke’ Türkiye romanı; yazarın sadece içerideki değil dışarıdaki düşmanlara da ayar verme isteği ile kaleme alınıyor. Yazar, “Türk aydım, iki cephede savaşır. Sadece kendi toplumunun hoyratlığı ile değil, Batı’nın hemen her zaman şiddetle sonuçlanan kendini beğenmişliği ile de uğraşmak zorundadır. Bu bakımdan, sadece Türkiye’de değil, Batı’da da haymatlostur! Dünya üzerindeki iktidarını koruma gayreti içindeki Batı, cahiliyeyi öyle bir hamiyetle dayatır ki, elvermemek, katledilmek demektir.” diyerek yerli ve milli kahramanı Günay Rodoplu’ya, bu kez, Kurtlar Vadisi ABD gibi bir konseptin içinde cephe açıyor.

Burada da dönem, ilk kitabınki ile eş olarak belirleniyor. Günay Rodoplu, solcu ve hödük sevgilisi Şafak Özden’in seçim çalışmalarını yürütürken, ABD’den Türkiye’ye gelen bir çiftin ilgi alanına giriyor. Bununla birlikte, ‘Nuke’ Türkiye’nin ana öyküsü; vakti ile Bolşeviklerden kaçıp ABD’ye giden, oldukça tutucu bir Yahudi topluluğunun “seçilmiş çocuğu” olan psikoloji profesörü David ve onun New England’da yaşayan, yine sekter bir Hıristiyan ve Püriten ailenin evladı, marjinal Diana’nın serencamı olarak teşkil ediliyor.

Alatlı, kitabının başında, her iki karakteri ve ailesini, ayrıntılı biçimde anlatıyor; onların ailelerinin dinsel açıdan ne kadar katı olduklarını vurguluyor. Tabii buna, diğer dinlerin mensuplarının İslam düşmanlığı yaptığını söylemek için girişiyor. Ancak Türk sağının, söylemsel düzlemde aksi görülse de, reel siyasette geçmişten bu yana gözlemlemenin mümkün olduğu Yahudi sempatizanlığından ve Alev Alatlı’nın bundan kopamamasından olacak; David’in babası İslam’a oldukça muhabbet besleyen, Humeyni’ye içsel hayranlık büyüten, İsrail devletine hiçbir zaman olumlu bakmayan, Siyonistlerden uzak duran bir bilge olarak kitaba misafir ediliyor.

Yazar, Diana’nın Hıristiyan köklerine ise aleni bir düşmanlık sergiliyor. Diana’nın annesi tipik bir Müslüman, Türk ve Arap düşmanı yapılıyor. David’in ailesi evliliklerine cevaz verirken, onunki bunu asla onaylamıyor.

David, İran Devrimi sonrasında, Orta Doğu’ya daha fazla merak duyan Batılılardan biri olarak, Türkiye’ye gelip bu coğrafyanın insanlarının yaşam tarzını, düşünce yapısını, günlük eylemlerini… anlamak, görmek istiyor. Misafir öğretim görevlisi sıfatıyla İstanbul Üniversitesinde ağırlanıyor.

Diana’nın, olayları Türkiye’de geçecek bir film üretmek istemesi sonucunda, yolu büyük yazar Günay Rodoplu’yla kesişiyor. Ailenin onunla ilişkisi bu şekilde sağlanıyor. Çifte her zaman mesafeli yaklaşan Rodoplu, bu iki Batılı düşmana, gerektiği takdirde ayar vermekten de kaçınmıyor. İran’dan ABD’ye kaçmak isteyen bir kadının öyküsünü anlatmak isteyen Diana’ya, Humeyni rejimini asla kötüleyemeyeceğini belirten yazar, eğer kabul ediyorsa, bir Selahhattin Eyyübi senaryosu yazabileceğini söylüyor. Yani ve görüldüğü üzere, Alev Alatlı, Günay Rodoplu üzerinden evciliğe devam ediyor.

Tabii Diana’nın öyküdeki tek misyonu bu olmuyor; Diana, yetiştiği katı Püriten geleneğin etkisi sonucu olacak, Rodoplu’ya kadınca bir aşk duyuyor; onun bunu asla kabul etmeyeceğini bildiğinden, kendisi yazarca, Günay Hanım’ın hizmetçisi olan gariban Türk köylüsü hizmetçiye meftun ediliyor. Bu engellenemez arsızlık, cinsel sapkınlık; Diana’nın akıl hastanesine düşmesine neden oluyor.

Diana’nın eşi David de Alatlı’nın öfkesinden kaçamıyor. Yahudiliğin olumlu yönlerinden nasibini almamış ve zekâsını bilim, rasyonalite adına merhametten, ruhtan arındırmış bu akademisyen; Türkleri bu bağlamlarda araştırmaya girişerek, aslında ne kadar da o ölü sevici Batı kültürüne ait olduğunu kanıtlıyor. Rodoplu’nun epeyce tokatladığı David’in, aslında neden Türk akademilerine dâhil edildiği de kolayca anlaşılıyor. Alatlı’nın solculara nefret kusma seansları, bu kitapta solcu üniversite hocaları ve öğrencileri malzeme edilerek sürdürülüyor.

Solcu bir profesörle David’in konuşmaları ile perde açılıyor. David’in, YÖK denilen kurumu neden eleştirdiğine anlam veremediği sosyalist hoca, ona tek bir mantıklı gerekçe sunamıyor. David, onu yüzeysellikle suçluyor. Türk ve solcu akademisyenleri basit buluyor.

Solcu öğrencilerin tavır ve eylemleri ile kritik sürüyor. Alatlı; onları, derslerden başarısız olan, bu sebeple hocalardan bedava not isteyen ucubeler olarak okura sunuyor.

Bu konulara girilince öğreniyoruz ki, Rodoplu, akademiden tam da bu sebeplerle ayrılıyor; solcuların niteliksizliği, onu fakültede barındırmama tehditleri, kendisinin akademiden kaçmasına neden oluyor.

Her ne kadar Günay Rodoplu, David’i benimsemese de, yukarıda değindik, onunla ciddi özdeşlikler taşıyor. Roman serisinin tamamında görülen gerçeklikten kopuş halinin bu kitaptaki örneği olarak, David’in konuşmaları öne çıkıyor. Profesör, Türkiye’ye gelmeden önce Türkiye ile ilgili ciddi hiçbir çalışma yapmamasına rağmen, buraya gelince Türklerin dil ve tarihle ilgili bütün geçmişini öğreniveriyor. ABD’deki bir dostuna, Harf Devrimi’nin ne kadar da saçma, anlamsız, yüzeysel olduğunu, üstelik de detaylı örneklerle anlatan mektuplar kaleme alıyor. Cumhuriyet’in Türk tarihi ile ilgili tezlerini büyük bir beceri ile çürütüveriyor. Halikarnas Balıkçısı’nın romantik Anadoluculuk görüşleri, Osmanlı’ya gereken önemin verilmemesi onu şaşkınlığa sürüklüyor.

Alev Alatlı, “1 Kasım 1928’de, bir gecede cahil kaldık.” diyen dinciler, liberaller ve bir kısım sosyalistle aynı saçma tezi gündeme getirmekten bıkmıyor. Mustafa Kemal düşmanlığını temellendirmek için Arap harflerine sarılma aymazlığı bu kitapta da sürüyor. Ancak işin tuhafı, bunu, her fırsatta cahil olduğunu iddia ettiği Batılı aydınlara söyletmesi oluyor. Çelişkilerin ve tahriflerin, yazarın yapısal bir özelliği haline geldiği açıkça görülüyor.

Anlaşılacağı üzere; ‘Nuke’ Türkiye’de, ilk kitaptakinin aksine sadece solcuları değil, ABD’li Yahudi ve Hıristiyanları da döven; yerli ve milli solcu, ilkel komünal düzen üzerinde parlayan hilal’den yana olan Günay Rodoplu’nun veya Alev Alatlı’nın entelektüel fantezileri hızla devam ediyor.

TEILEN
Önceki İçerikJack London: Ömür Boyu Mücadele
Sonraki İçerikKÜÇÜK KIZIN ZİHNİNDEKİ EV
Alper Erdik
1985, Beyoğlu doğumlu. Isparta Milli Piyango Anadolu Lisesi’nden 2003’te, KTÜ, Türkçe Öğretmenliği bölümünden 2008’de mezun oldu. AÜ, AÖF, Felsefe ve SDÜ, İF, Radyo Tv ve Sinema bölümlerinde öğrenmeye devam ediyor. 2006’dan bu yana, çeşitli gazete, dergi ve internet sitelerinde makaleler kaleme alıyor.