Bir Afro-Amerikalı kadın akademisyenin bakış açısıyla ‘Beyazlık’ın tarihini yazmış olan emekli profesör Nell Painter, kitabında ve sunumunda ABD’de ‘beyaz’lara neden hâlâ ‘Kafkasyalı’ dendiğini açıklıyor. (*) Bu kullanım, nüfus işleri başta olmak üzere birçok resmi işlemde hâlâ geçerli. Bu soruya kendisinin sunduğu bilgilerle başka kaynakları harmanlayarak şöyle bir yanıt verebiliriz:

Yerlilerin İnsan Hakları

Beyazlara ‘Kafkasyalı’ demek, eski ırkçı kuramlardan bugüne gelen bir kalıntıdır. Antropolojinin temelleri, Avrupa’da Aydınlanma dönemi ve sömürgecilikle çakışır ve bu durum, rastlantı değildir. Türkiye’de yaygın olan algının tersine, bu dönemin düşünsel üretimleri, bütün insanlık için düşünülmemiştir; yalnızca Avrupa ve çevresini kapsar. Atlantikli sömürgecilerin ilksel topluluklarla karşılaşması (aşağılayıcı bir iması olan ‘ilkel’ yerine ‘ilksel’ demeyi yeğliyoruz ve üstelik, o topluluklara ‘ilkel’ demek, onların sömürgeleştirilmesi için olmazsa olmaz bir işleve sahipti), onları insan kavramsallaştırması üstüne düşündürecektir. Bunlar insan mıdır yoksa ayrı bir tür müdür? Avrupalılar için geçerli olan ilkeler, onlar için de geçerli olabilir mi? Bu tür sorular, tarihin derinliklerine gömülmüş değildir. Bugün bile, İnsan Hakları Evrensel Bildirisi ile Avrupa Birliği’nin kendi insan hakları belgeleri arasında temel bir fark var: Birincisi, nereli olursa olsun tüm insanlar için geçerlidir; ikincisinde ise, sık sık yurttaş-yabancı ayrımı yapılır. Yurttaş, Avrupa Birliği ve ilgili metinleri imzalamış komşu ülke yurttaşlarını kapsarken, yabancı sınıflandırması için kullanılan sözcüğün çifte anlamı, ‘manidar’dır: ‘Alien’ sözcüğü, hem yabancı hem de uzaylı anlamına gelmektedir. Böylelikle, Avrupalı olmayanlar, zihinsel dağarcıkta, insandan başka bir tür gibi algılanır. Onların Avrupalıların sahip olduğu haklardan yararlanması söz konusu olamaz. İşte Avrupa’yı güneyden ve doğudan çevreleyen denizlerdeki bu kadar ölüm, gerçekte bu zihniyetin ürünü.

Sopayla Havuç – Kılıçla Din

Yukarıdaki soruya (diğer bir deyişle, “aynı ilkeler, Avrupalı olmayanlar için de geçerli midir?” sorusu) olumlu yanıt verenler, çoğunlukla misyonerlerdi. Onlara göre, bu ilksel insanlar Avrupalı gibi yetiştirilirlerse, Hıristiyan yapılırlarsa, ‘insan’laşacaklardı. Öyle de yaptılar. Sopayla (kılıçla) soyu kırılmasına karşın boyun eğmeyenler, havuçla (Hıristiyanlaşmayla, Batılılaşmayla) ıslah edilecekti. Bunun en bilinen örnekleri, Hong Kong ve Filipinler olacaktı. Aynı soruya olumsuz yanıt verenler ise, ırkçı bir sınıflandırmaya dayanıyordu: Buna göre, dünyada üç ırk vardı: Kafkasgiller, Mongolgiller ve Negrogiller. Bunlar daha sonra, beyaz, sarı ve siyah ırk kavramsallaştırmasında yeniden karşımıza çıkacaktır. Kimileri buna daha sonra kahverengi ırk ve kızıl ırk gibi ekler yapacaktır. İnsanlaşma sürecinde ten renginin önemsizliği ve rastlantısallığı o dönemlerde göz ardı edilecektir. Sınıflandırmayı ortaya atan Avrupalı ırkçı ‘düşünür’lere göre, “beyaz güzeldi; gerisi çirkin’e girer”di. Hatta daha az beyaz olan Avrupalılar bile, örneğin Güney Avrupalılar, Kafkasgil sayılmayacaktı. Bunlar, olsa olsa ‘kirli Beyazlar’dı. O dönemden başlayarak, bu ırkçı iddialar, ‘düşünür’ler arasındaki olağan ve sıradan bir düşünce farkının ötesine geçecek; sömürgeciliğin, ırkçılığın, yayılmacılığın, işgalin ve ırkçı, ayrımcı, katliamcı vb. devlet politikalarının temelini oluşturacaktı.

İran’ın ‘İran’ Adını Alışı

O zamanlar, ‘beyaz’ların türsel tarihte Kafkasya kökenli olduğu düşünülürdü. Oysa Kafkasgillik kavramı daha sonra, ırkçı değil coğrafi bir nitelik kazanacaktır. Biyolojik antropolojide, belli fiziksel özellikler Kafkasgillikle ilişkilendirilirse de, Kafkasgilliği niteleyen temel özellik, beyazlık değildir; kemik yapısıdır. Bir Afrikalı da Asyalı da Kafkasgil olabilir.

Almanya’daki Nazi iktidarına dek, ‘Persia’ adını taşıyan bugünkü İran, dönemin ırkçılık rüzgarına kapılarak, adını ‘İran’ olarak değiştirmişti. Bu, ‘Aryan diyarı’ demekti. Böylelikle, Avrupalılarla akraba oluşuna (daha doğrusu, olduğu iddiasına) dikkat çekmiş oluyordu. Oysa, bugüne kim karışmadan gelmiş olabilir ki…

İran, ülkenin eski adıydı, kaynaklarda geçiyordu; ‘Persia’ ülkeye eskil Yunanlıların ve daha sonra genel olarak Avrupalıların verdiği addı. İran halkı da ülke için ‘İran’ diyordu; gerçekte eskil Yunanlıların yanlış algısının tersine, Farsiler İran’daki etnik gruplardan yalnızca biriydi. ‘Persia’ yerine ‘İran’ denmesi, karşıtlamsal (paradoksal) bir biçimde, çoğulcu devlet anlayışını yansıtmış oluyordu. Ancak bu ad değişikliği, Nazilerin üstün Beyaz ırk safsatalarına eklemlenmek için atılmış bir adımdı. Hitler, İranlıları üstün Beyaz ırkının bir üyesi olarak değerlendiriyordu. Bu nedenle, ‘İran’ adlandırması, zamanlaması dolayısıyla, ‘Kafkasyalı eşittir Beyaz’ yanılgısı gibi bir başka ırkçı kalıntı.

Psikolojiye Göre Değil Biyolojiye Göre Olumlu Ayrımcılık

ABD’de okumak için burs başvurusunda bulunanların sık karşılaştığı bir durum şudur: Olumlu ayrımcılık adına, etnik köken sorulur. Azınlıklara öncelik tanınacaktır. Ancak, biyolojik antropoloji verilerine göre, kapsamlı bir fiziksel taramadan geçmeden Kafkasgil olup olmadığımızı anlamanın bir yolu bulunmuyor; Kafkasgillik ten rengiyle ilişkili değil. Kaldı ki, Kafkasyalılık’ın yaygın olarak yanlış bir biçimde beyazlıkla özdeş sayıldığı bir durumda Türkiyeliler etnik köken olarak hangi kategoriyi seçmelidir? Kimi formlarda, ‘Ortadoğu’ seçeneği görürüz; ama kimilerimiz kendini ‘Ortadoğu’lu olarak görmez. Formun altında yatan gizli ırkçılık düşündürücüdür: Aidiyet, öznel bir durumken (örneğin, Afrika’ya giden Türkiyeli, ‘Beyaz Adam’ muamelesi görür, beyazlığını keşfeder; ve Afrikalılara göre daha açık tenli, yine de siyah sayılan Kuzey Afrikalılar, Türkiye’de siyahlıklarıyla yüzleştirilir), formlar, biyolojiyi temel alıyor. Biyolojiyi temel alan bir olumlu ayrımcılık, esastan da usülden de yanlış.

Toplumda, her ‘beyaz’ üstün olmadığı gibi, her ‘siyah’ da toplumsal hiyerarşinin aşağısında değil (bkz. Obama). Irka dayalı kölelik düzeninin yerini, büyük oranda, insanların ancak faturalarını ödeyip karnını doyuracak kadar bir aylık alıp yine de çalışmak zorunda bırakıldığı ücretli kölelik düzeni almış durumda. Gerçekte, beyazlık, biyolojik değil toplumsal ve psikolojik bir olgudur. Amerika yerlilerine göre, kendileri ‘kızıl derili’ değildir; terslik, Beyazlardadır; onlar, ‘soluk benizli’dir. Yazımızın başlığı, bu sözden geliyor. Aynı biçimde, ‘Beyaz Türk’ sözünü kullandığımızda, bu, ten beyazlığına gönderme yapmıyor.

Pasifik Adaları’ndaki Çerkesler

Kafkasyalılık ve Kafkasgillik’le ilgili bu kafa karışıklığı, Batı Atlantik’e özgü de değil: Rusya’da Kafkasya bir coğrafyadır, bir ırk değildir. Türkiye’de ise bu ve ilgili sözcüklerin geçtiği çevirilerdeki yaygın bir yanlış şudur: İngilizce metin, ‘Kafkasyalı’ deyip ‘Beyaz’ı kast ederken, çevirmen bunu yanlış yorumlayıp ‘Kafkasyalı’ diye çevirebiliyor. Hatta, bir ansiklopedide, ‘Kafkasyalı’ denip ayraç içinde “Çerkes, Gürcü, Abhaz anlamında” bile denebiliyor. Fakat söz konusu madde, bir Pasifik Adası’na ilişkin. Pasifik’teki beyaz nüfus oranı veriliyor; oysa, çeviri ‘Kafkasyalı’ deyip ayraç ekliyor. “O kadar Çerkes Pasifik’te ne arıyor?” diye sormak, yoğun program ve dar zaman baskısı içinde herhalde akla gelmemiş..

Karışanlar Sağ Kaldı

Saf ırk tezlerinin tersine, hepimizde farklı insan türlerinden kalma genetik malzeme var. Atalarımız, Neandertallerle, Denisovalılarla ve belki daha sonra ortaya çıkacak nice başka türlerle kız/erkek alıp kız/erkek vermiş. Karma çift düzeninde değil de, kendi içlerinde yaşayanlar, aynı genetik malzemeyle, hastalıklara karşı daha dayanıksız olmuş ve soyları tükenmiş. Birbirine karışmak, sanılanın tersine, türümüzü daha dayanıklı yapmış. (**) Bir tür olarak sağ kalışımızı, ağır aksak da olsa bugünlere gelişimizi saflığa değil, başkalarıyla karışmaya borçluyuz. Bunun toplumsal siyasetteki karşılığı ise, insanlaşma tarihimizin upuzun maratonunda çoğulcu bir toplum yapısı olacaktır…

Dipçeler:

(*) Nell Painter: Why White People are Called Caucasian

https://www.youtube.com/watch?v=8iZDapgQdFo

Painter, N. (2011). The History of White People.

https://www.amazon.com/gp/product/B003HQ3XHQ/ref=dbs_a_def_rwt_hsch_vapi_taft_p1_i1

(**) Bkz. DNA–Neandertal and Denisovan Genomes;Neandertal Genes in Humans;Neandertal Interbreeding – https://www.youtube.com/watch?v=FCzcPSMz1tA

When We Met Other Human Species – https://www.youtube.com/watch?v=jdYwMLSNHnU

TEILEN
Önceki İçerikOğuz Atay’ın Doğum Gününde Tutunamayanlar Ansiklopedi’sine Bir Nazire
Sonraki İçerik1984 ÜZERİNE…
Ulaş Başar Gezgin
1978’de İstanbul’da doğdu. Türkiye, Vietnam, Tayland ve Malezya’da 15 yıl ders verme deneyimine ve Yeni Zelanda (doktora), Avustralya (ortak proje) ve Latin Amerika’da (gazetecilik) araştırma deneyimine sahip bir akademisyen-yazardır. Araştırma ve öğretim konuları, iletişim, psikoloji, eğitim bilimleri, şehir plancılığı, Asya çalışmaları vb. gibi geniş alanları kapsamaktadır. Eğitimini Darüşşafaka, Boğaziçi Üniversitesi, ODTÜ ve yurtdışında tamamlayan Gezgin’in yayınlanmış 13 kitabı ve çok sayıda kitap bölümü, makalesi ve gazete yazısı vardır. Akademik çalışmalar dışında, çeşitli dergi ve gazetelere köşe yazıları yazmakta; şiir, şarkı sözü ve deneme türlerinde yapıtlar vermekte ve çeşitli ülkelerden şairleri Türkçe’ye kazandırmaktadır.