Modern insan amaçsızca yer değiştiren tek canlı türüdür herhalde. Göçebe topluluklar, tıpkı göçmen kuşlar gibi bir doğal sebeple yer değiştirirler. Suyun ya da avın peşindedirler. Fakat modern insan, yalanların peşinde yer değiştiriyor.

İsmiyle çağrışımların hükmünü peşine takan, peşin hükümlere kapı aralayan ancak kendisi ön yargılarla hesaplar kapatan ”Athatanos” bir ilk kitap olarak Mahir Ergun imzası taşıyor. Nitekim Belge Yayınları’ndan yayınlanan kitabın ilk kitap oluşu da Yunan dilinde ölümsüz anlamına gelen Athanatos’un çağrışımlarını besleyen, tebessümlere vesile bir ayrıntı…
Kitabın özüne geçmeden; biçemine, daha doğrusu biçem-öz ilişkisine dair birkaç şey söylemek istiyorum. Ergun’un bir novellayı andıran; ana karakteri ve karakterin yerleştiği dünya üzerinden birbirine tutturulmuş üç öyküden oluşan anlatısı Ölümsüz’ü diğer yandan ilkin ikiye devamında ise ikinci yarıyı yine kendi içinde ikiye ayırabilir, bir yazarın (yazar karakterinin) iç dünyasındaki yarılma ve kopuşu da gözlemleyebiliriz. Athanatos görünürde üç öykü değişiminin ötesinde çocukluk tarifiyle biten ilk öyküsüyle denizi ve ada yaşamını dayanak alıp çocuk ufkunu betimliyor. Öykünün sonunda tam büyümenin tersten bir metamorfoza, kelebeğin kanatlarını yitirip kozasına çekildiği ve düzenini kurarak ömrünü orada tamamlayışına benzetilişi kitabın geri kalanına dair ipuçları taşıyor. İkinci öykü çocukluktan çıkışı-çocukluğa dönüşü tek bir mekâna sığdırıp hesaplaşma çerçevesinde veriyor ve finalde gelen mitolojik göndermeli Athatanos ise bir kez daha çocuksu özlemlere dönülerek bilincin yeniden kazanımıyla özgürlüğe uzanılacağını savunuyor. Aslında yazarın kitabını da kelebeğin kozasına dönüşü yerine kozadan çıkışı ve kanatlanışını temsil eden bir zeminde inşa etmesi ilk öyküde çarpıcı bir biçimde betimlenmiş çalkantılı ve nemli deniz formundan kayalık bir zemine evrimi açıklıyor.
*
İçeriğe geçtiğimizde üç öykünün apayrı dünyalar yarattığını vurgulayarak başlayabiliriz söze. Athanatos’u novella kabul edip ele alır veya parçalara bakarsak ideolojik çıkarımlarını zenginleştirdiğini görüyoruz. Eserin en güçlü tarafı, belki de bir diğer deyişle içerik söyleyiş ilişkisi siyasi arka planı belirleyip öne çıkarıyor. Günümüz öykücülüğünde biçimin tek tipleştirilip siyasal sözlerin boca edilişini böylelikle anlam bütünlüğünün zedelendiğini saptayabiliriz. Ergun’un öyküleri bu yönden ayrıksı duruyor ve incelenmeye değer gözüküyor. Dilde savrukluk emaresi taşımayan özgün manevra kabiliyeti yine günümüz öykücülüğünde sık düşülen hataları tekrarlamıyor, ”söz sözü öldürmüyor”, boğmuyor, ezmiyor; çünkü yazar diyalektik bir dil kullanıyor.
Üç öyküyü zaman-mekân-insan diyalektiği şeklinde de okuyabiliriz. İlk öyküde insanın zaman altında ezilişi, ikinci öyküde zaman-mekân kısıtlılığının bir başka kısıtlılığa (adadan hapishaneye, denizden parmaklıklara, kapılara ve duvarlara, doğadan şehre) geçişi, Athanatos’ta ise zaman ve mekânı aşan insanın dışavurumuyla karşılaşıyoruz.
Ergun’un anlatısı, diyalektiğin zaman bağlamını ören “Zamanın Kuytusunda” öyküsüyle açılıyor. Öykü nispeten kısa ve ağır tasvirleriyle yer yer okuru yoruyor oysa dikkatli bir göz yorucu unsurun ağdalı anlatım değil zamanın donduruluşu ve kişinin o buzdağı önündeki çaresizliği olduğunu görecektir. Aşağıda alıntılayacağım şu satırlar zamanın kuytusunu aydınlatmayacaksa bile umarım düşüncelerimi aydınlatır.

‘‘Zamanın kuytusundaki bu küçük kıyıda nasıl olup da büyüyebildim bilmiyorum.’’ (Syf:9)
‘‘Her an, her saat denizdir burada. Her an, her saat tuzludur, ıslaktır.’’ (Syf:11)
‘‘Denizden kaçış yoktur. Denizde doğup büyüyen, denizde ölecektir. Deniz, onun hem yaşamı hem düşleri hem zindanı hem de mezarıdır.
İşte bu yüzden burada zaman işlemez. Gri bir rıhtımdan farksızdır. Akıp giden zaman değil, tuzlu sudur. Zaman seyircidir burada.’’ (Syf:13)
Tüm bu satırlarda deniz, zamanın gölgesine yerleşirken ve mekân kaybolurken insanın varlığı/varoluşu da edimlerini de sürükleyip yitiyor, geriye bir gölge boksu, bir yaşam sanrısı kalıyor. Esas sancı, yaşamın her hücreye değin sızan ağrısı bir sanrının gölgesine gizleniyor. Yazar bir bakıma, insanı denizin, deniziyse sunduğu yahut dayattığı kapalı yaşamı çerçevesinde zamanın bir sıfır gerisinden başlatıyor ve hileli bir kronometre saati işlemeye koyuluyor. Öyküde belirgin verilen kelebek-koza göndermesi de insanın anlam savaşında kılavuz eyleyeceği bir kisveye bürünüyor.
*
Bu ilk öykünün ardından şu kaygıya kapılma ihtimalimiz doğuyor: Yazar metnindeki dozu ayarlayamayıp hızla slogan bariyerlerine mi çarpacak? Zira ikinci öykünün başlığı ve içeriği kaygıyı daha somut bir düzleme taşıyor. Nedir ki endişeler ihtimal dâhilinde kalıyor ve Görüş öyküsü sloganların yüksek sesle haykırıldığı bir politik mastürbasyona, diyalektik bakıştan yoksun bir asiyasal ayine kurban gitmiyor. Üstelik Görüş’te mekân zamanın kuytusundan çıkarılarak görünür kılınıyor. İnsanın kuşatılışı daha güçlenir görülse de ilk öyküde kendine konuşan, yalnızlığını betimleyen yazar Görüş öyküsünde çocukluğuna, çocukluk özlemlerine geçiyor; konuşuyor, hesaplaşıyor. Böylece ilk tezin peşi sıra antitezi okumaya başlıyoruz. Yazar salt kendi çocukluğuyla da iletişime geçmiyor. Karakter insanları tanıyor, adanın dışına taşıyor, amansız betimlenen deniz aşılıyor ve kara görünüyor! Yeniden kara… Karakter kıtaya ayak basıyor, kıtanın gerçeklerini keşfediyor. Suyun turnusol vasfı devre dışı kalarak eylemsel bir gerçeğin mekânlarda sınanışına, kısıtlılığın yarattığı o karmaşaya, ada kıta kaynaşmasına tanıklık ediyoruz. Kıta (şehir) insanı tutsak etmekte, kapitalist sistem dişlileri arasına aldığı insanlığı ezmektedir.
Ergun’un Görüş öyküsünü okur okumaz şu tanımlama belirdi aklımda: dürüst gerçekçilik. Bu ifadeyi kendimce en kaba şöyle açabileceğimi düşünüyorum: gerçekçilik yazarın nesnel bakışını yansıtmasında iç dünyasıyla arasını açabiliyor; yazar bir anlamda, olayları aklı ve idealleri doğrultusunda değerlendirdiğinde idealleriyle iç dinamikleri, belki itiraf edemediği özlemleri ile ters düşebiliyor.

Görüş öyküsüne “dürüst gerçekçi” ifadesi doğrultusunda yaklaşmamı şu biçimde temellendirebilirim. Öyküde özdüşünümsel bir taraf var. Zamanın Kuytusunda’da çocuğun kozası aktarılırken Görüş’te görüşme esnasında yazar karakterin kozasından çıkışı, gerçeklikle yüzleşip romantik, hatta epistemolojik kopuşu, alt üst oluşu; sözgelimi hapishanelerin mimari planından açtığı evvela iç, peşi sıra ziyaret ettiği politik tutsak ile tartışması yazarın kabuğunu çatlatmasına ve özlemleriyle ideallerinin, kariyerist bakışla gerçekliğin tepkimesine yol açıyor. Böylece yazar karakter kendi iç adasından da ayrılıyor. Bunda kuşkusuz politik tutsağın yazarın yaşadıklarının ‘‘çok daha fazlasını’’ yaşamış olmasına karşın iştahının kapanmayışının payı yadsınamaz. Tutsak içerideyken dışarıda, yazar ise dışarıdayken içeride… Dürüst gerçekçilik, ‘‘özgür tutsak’’ retoriğinin altını dolduracak bir düzlemde öyküye yansıyor ve Ergun alnının akıyla bu öyküden çıkıyor. Bu geçiş öyküsü kitabın pek riskli bir öyküsüyken yük kaleme ağır gelmiyor.
Karakter tutsağa uzun süre ‘‘suçunu’’ sormuyor. Çekingen tavrı, ilginç bir detay olarak not edebiliriz. Suçun sorulmayışının teknik yönden gerilimi artırdığı muhakkak… Gerilimin yüzeysel çözümlenmeyişi ve bir yere bağlanması öykünün gidişatını pekiştiriyor.
‘‘Öyle ya, sen şu mavi kutuyu yürütüp getirendin, bense resimlere bakıyordum.’’ (Syf:31)
Karakterin, eski arkadaşına (politik tutsak) söylediği bu sözler bir serzeniş, bir öz eleştiri biçiminde yorumlanıp günümüz öykücülüğünün büyük oranda beslendiği hezeyan söyleyişinden ayrılabilir. Ancak daha ötesinde son öykünün yolu açılmakta ve eylemin önemi vurgulanmaktadır. Devamında eylemsizliğin modern insan tercihlerinde mahkûm edilişi ile karşılaşıyoruz.

‘‘Modern insan amaçsızca yer değiştiren tek canlı türüdür herhalde. Göçebe topluluklar, tıpkı göçmen kuşlar gibi bir doğal sebeple yer değiştirirler. Suyun ya da avın peşindedirler. Fakat modern insan, yalanların peşinde yer değiştiriyor.’’ (Syf: 35)
Yalanın peşinde yer değiştirmek, başkarakterin yazma konusundaki eylemsizliği ile özdeşleştirilebilir ve göklere çıkarılan, sanat tartışmalarında boğulup karaya vuran ideallerin özünde yanılsamalara hizmet ettiği sonucuna varılabilir.
Öykü bağlanırken “suç” yer değiştiriyor, suçluluk duyan ziyaretçi oluyor ve kişisel hesaplaşma, politik bir hesaplaşmanın alt metnini adeta daktiloya çekiyor, yazar adeta dara çekiliyor. Politik tutsak Beyrut anılarını anlatırken bir çocuğun duyarlılığından bahsediyor. Tutsak “çocukluğa” döndüğünde başkarakter aksi bir istikamete yürüyor, olgunlaşıyor. Tutsağın çocukluğa vararak insanlaşması ise ‘‘Bu yaşadığım, bir süreçti. İnsanlaşma süreciydi’’ (syf:45) şeklinde özetleniyor. Başkarakter başı önde ama meraklı, hapishaneden çıktığı vakit iç hapishanesini de terk ediyor ve karada özgürleşiyor. Ona artık karada ölüm yoktur!
*
Athanatos’u karada ölüm olmayışıyla bağlayabiliriz. Kitapta hacmen en fazla yeri kaplayan, kitaba da adını veren bu son öykü hakkında çok şey söyleme, öyküyü didik didik etme taraftarı değilim. Hesaplaşmanın finalini okurlara bırakmak kanımca doğru bir tutum olacaktır. Mitolojinin belirlediği bu son öyküye dair ünlü Antik Yunan filozofu Heraklitos’un o çok sevdiğim sözü üzerinde oynayarak şu çıkarımı yapıp izlenimlerimi tamamlıyorum: değişmeyen tek şey direncin kendisidir!

 

Kapak: Ron Mueck