Parazit, bize bir şeyleri (Yoksulluğun, sınıf çatışmaların yeni göstergeleri) nasıl şık yapılacağına dair son derece öğretici örnekler sunan bir film. Üstelik bu alandaki meziyetini öğretme iddiası ve şehvetinden feragat ederek sağlıyor. Öğretme ve aydınlatma iddiasından arındırılan alan, estetiğin en iyi neşet edebileceği alandır. Dolaysıyla öğretmenin önden yürüyen buyurgan yapısının sanat eserenin kendine has dokusuna vereceği nahoşluğun farkında filim. Filmin güzelliklerinden birisi de filmin tarihsel ve sosyolojik bilgi birikimi üzerine kurulu birtakım metafor ve alegorilerine yabancı olanlara söyleşme imkanı sağlaması. Bunu sağlayan şey üstte saydığımız hassasiyetlere ek olarak yönetmenin tüm bunların farkında olma halinin acemi yahut küstah kibrine, usulca yol vermiş olması. Farkında olma bilgisinin sanatla terbiye edip nihayetinde yaptığı şeyin bir sanat ürünü olduğunu sonuna dek unutmaması.

Yeni şeyler öğretme olanakları diyebileceğimiz yoksulluğun güncel göstergeleri ile yoksulun davranış kalıpları öteden beri temel acil beslenme ve barınma ihtiyacının en kaba hali üzerinden anlatılır. Yoksulun ilk elden temel ihtiyaçlarını karşılamadan ihtiyaç piramidinin üst katlarına gözünü dikip iç geçiren bir özne olmayacağı bunun yoksulun imgesine adabına aykırı olduğu iddia edilir. Parazit, yoksulluğun ihtiyaç piramidinin artık taştan sert bir kaide değil; esnek heterojen bir yapıda olduğu ve acil ihtiyaç listesinin içeriğinin absürt denilecek düzeyde değiştiğini söyleme inceliğinde bulunuyor. “Yiyecek ekmek bulamama” ile İnternet bağlantısının olmamasının eşit derekeye indiği, yoksulun da son derece pahalı bir konakta cam çerçeveli duvardan doygun çimlere yağan yağmuru izleme isteğinin kendisi için yakıcı bir gerçeklik olduğu, olabileceğine dikkat çekiyor. Bir zamanlar zenginin yaşam eğlencesi bu kadar çok kitlelere açılmadığından, şaşaalı dünyasının göstergeleri arzunun yedi başlı canavarının burnundan tütüp ilgisini üstüne çekmiyordu. Tüm bunları iyi sindirmiş Parazit filimi ekmek bulamamın wifiye bağlanamamak arasındaki mesafenin silikleştiğini hatırlatıp sınıf çatışmasında hep ihmal edilen bir mevzuya odaklanıyor. Ve zengin ve fakir arasındaki aşılmaz mesafe ve rekabete bir dil problemi olarak yaklaşarak derinlik ve zarafetle işliyor konusunu.

Yoksulluğun Yeni Göstergeleri

Parazit filmi sınıf çatışması, zengin ve fakir arasındaki gelir eşitsizliği, yaşam standartların muazzam farklılığı gibi farklı başlıklar altında pek çok kez deşilmiş tarihsel bir mevzuyu bildik kalıplar içinde işlenmektense, konusunu bir dil problemi zeminine oturtuyor. Dil problemini sınıf çatışmasının ana kaynağı haline getirdiği gibi metaforlar ve alegorilerle de zenginleştiriyor. Bunu yaparken sınıf çatışmasının zengin tarihsel okuma ve birikimlerine de sırt çevirmediğini ve savsözlerine selam çakmayı da ihmal etmiyor. Marks’ın “Avrupa üzerinde bir hayalet dolaşıyor… Söylemi evdeki hayalet -yoksulluğun cisimleşmiş şekli- üzerinde tekrar hatırlatmayı ihmal etmeden hayalet mecazını gerçeğe çevirerek yüzünü yeni göstergelere ve işleme biçimlerine çeviriyor. Farklı dünyaların tezahürü olarak meydana gelmiş aynı dili konuşamama halinden ötürü iki ayrı ve karşıt sınıfın birbirini neredeyse hiç anlamayacağını iddia ediyor. Fakir ve zengin arasında sınırlı bir kelime hazinesinin mevcut olduğu bunun da genelde zenginin günlük işleri görülsün diye arada hatırlayıp kullandığı alet adavet çantası mahiyetinde bir takım emir ve iş kiplerden öteye geçmediğini haliyle bunun da bir uzun halin beyanını sağlamayacağını Mors Alfabesi metaforu üzerinde kuruyor. Dile kaynaklık eden his ve deneyim dünyasının başarılı serimlenmesiyle farklık ve çatışma kademe kademe betimleniyor.

Zenginin ışıltılı dünyasının teknik aksaklarını gidermek için göz önünde olan fakir Zenginin kötü kokusuna” katlanmak zorunda kaldığı bir can sıkıntısıdır artık. Zenginin bir takım distopik korkuları fakir için geniş bir yaşam alanı haline geldiği bir noktada üst sınıfların olası bir saldırı için sığınak niyetine hazırladıkları yerin birçok alt sınıftan aile için sahip olunması için mücadele edilecek bir yaşam alanı haline gelmiştir. Fakir proleter bilinciyle zengine öfke duyan değil artık minnet ve gıpta edecek kadar kendi hikâyesine yabancılaşmış birisidir. Öyle ki evinin altındaki bodrumunda artıklarla yaşamayı bile bir minnet olarak görüyor. Öfkesi ve rekabeti kendini ezene değil aynı sınıfı paylaştığı kişiyedir. Burada bir parantez açarsak Üst, Alt, Aşağı Sınıflar, Komünizmin Hayaleti, Taş Kafalılık, gibi mecaz tabirlerin filimde birçok mecaz gibi gerçeğe büründüğünü estetik zevk kurgusun içinde verilmekte. Alt sınıfların bodrumlarda ve zemin katlarında yaşamları ile tabirleri net bir şekilde örtüşüyor. Tabi filim bu açık örneğin çok daha ötesine geçen örnekler sunuyor. Bunu da mecaz ve gerçek arasındaki ilişkiyi tersine çevirmek üzerinden kotarıyor. Bir durumu anlaşılır kılmak, daha berrak ifade etmek adına gerçeğin az biraz şişirildiği, ona biçtiğimiz şık tabirlerin içine oturması için yanına yöresine serpiştirdiğimiz abartı malzemesiyle işleyen mecaz üretme süreci bu filimde tersine çevriliyor. Mecazın gerçeğe fazlalık katılarak yapılmış haline hacet kalmadan gerçeğin mecazın kalıbını birkaç beden zorladığı yerden lezzetli bir sahicilik neşet ediyor. Bodrumdaki yoksul adamın anlaşılmak için kafa(ta)sını çatlattığı sahneden tutun, yaşamak için birbirini doğrayanların işlendiği sahnelere kadar her gerçek adeta mecazını zorluyor. Proleterin sürekli kin ve nefret dolu olduğu kapitalizmi karşı bilendiği klişesini bel bağlamayan filimde bodrumda yaşayan kişi acil ve hayati durumlarda işe yaraması için inşa edilen mors alfabesini ve bu çocukların agulama dönemi dili kadar sınırlı kelimeyi zengin ev sahibine minneti sunmak için kullandığı görülmektedir. Belki burada bir parantez açılıp ezilen sınıfların yumuşak karnı olan bu kendini ezene karşı ezik hissedip, eşitsizliği bir isyana bir hak arayışına dönüştürmek konusunda ikna olma zorluğunu kaya metaforu aracılığıyla aktarıldığını söyleyebiliriz.

Derdini Bir Mors Alfabesi Kadar Anlatabilmek

Açık bir misal olarak Üst sınıftaki birinin keder duyacağı, üzüntü diye kodlayabileceği şey alt sınıfın nezdinden pekâlâ sevinç ve neşe kaynağı hatta lüks olarak görülebilir. Çocuklarının kamp gezisinin akamete uğraması ve kampı evin bahçesinde yapmış olması ana babayı ziyadesiyle kederlendirirken bir fakir için böylesine bir çadıra sahip olup üstelik çadırını kuracağı bir bahçe bulması pekâlâ lükstür. Bunun gibi birçok misal üzerinde tarafların acı ve sevinç, keder ve üzüntüden aynı şeyi anlamamasının mümkün olmadığını ama gündelik hayatta karşılaşmak ortak mekânları paylaşmak zorunda kalınca haliyle dile başvurmak zorunda kalacaklarına dikkat çekiyor.

Mors alfabesine dönecek olursak üstteki, alttakinin bu şifreli dilini bilmek yahut çözmek zorunda kalmadığı için bu durumu ancak basit bir sensor bozukluğuna bağlar. Mors alfabesi zengin ve fakir arasındaki sınırlı kelime dağarcığının şık bir metaforu olarak bu andan itibaren işlenmeye başlar. Zenginin cephesinde bu alfabeyi bilen tek kişi izciliğe merak salmış küçük çocuklarıdır. Ama bu çocuk bu alfabeyi gerçek bir tehlike ve endişeden değil böylesine bir tehlikenin simülasyonu gereği öğrenmiştir. Yaşamları gereği doğadan kopmuş olan zenginin doğaya dair ilişkisi elbette korunaklı endişeye mahal vermeyen sınırlar içerisinde bir egzersiz hükmündedir. Zaten doğayla içi çe yaşamayı gerektiren gerçek kamp deneyi yerine kendi bahçesinde korunaklı bir çadır içinde kamp kurmak zenginin fakirin yaşantısının kıyısında yaptığı bir tür sabah egzersizleri kabilinde bir şeydir. Alttaki acil imdat niyetine eşini kaybetmek üzere olduğunu elleri bağlı olduğundan kafasını duvardaki sensöre vura vura, kanata kanata –derdini anlatmamaktan canı çıkmış tüm hallerin bir fotoğrafı olarak okumak mümkün- üsttekine mesajlar göndermekte. Bu mesajları malikânenin sahibinin küçük oğlu anlar ama o da bu dili bir egzersiz olarak gördüğü için çözer gereğini yapmaz. Çünkü oğul izciliği de doğaya ilgisi de belli bir hobi ve egzersiz atölyesinin korunaklı formu içinde öğrenmiştir, gerçek tehlike ve gerçek yaşam için değil. Alttakinin kanını akıtarak aktarabildiği acil mesaj bu kez baba Park’ta tekrarlanır. Ama onun oğlu mesajı aldığı gibi çözümler bulmak konusunda bir gayretin içine girer. Bunun gibi pek ince dokunmuş onlarca metafor üzerinden farklı sınıfların esasında farklı diller kullandığı ve birbirine karşı yabancı bir dille sarılı olduğu bu dillerin arasındaki iletişimi sağlayacak empatiyi tesisi edecek bir tür ara bölgelerin ancak bir işe yarayacağı söylenebilir. Bu ara bölgeleri dolduran şeylerin başında sivil toplum örgütleri ve sendikal çalışmalar geldiğini bunların çağımızın adeta büyük tercüme büroları olduğunu filmin de pek bu mevzuya girmediği yahut girmek istemediğini ekleyelim. Film bu açıdan bakıldığında kötümser görünebilir. Ama ortak bir dil konuşamayan konuşması da mümkün olmayan sınıflar arasında empatiden haliyle çözümden bahsetmek söz konusu olamaz. Filmin kötümser ve umutsuz bakışın dünyanın hali hazırdaki yansıması karşısında son derece gerçekçi bir hal alır.

Son olarak Parazit filmin ilk elden Roma filmiyle bir diyalog içinde olduğu söylenebilir. Bu senenin ses getiren filmi Parazit geçen senenin galibi yine sınıfsal bir sorunu konu edinen Roma filminin iki sınıf arasında tesis ettiği o pek eleştirilen empati vahasını da ateşe vermiş oluyor. Roma filmine yapılan eleştirileri kaile alarak –bi ihtimal- Parazit’i iyimser bir bakışa saplanmasından kurtarmış olabilir.