Kynodontas (Köpek Dişi, 2009) ile sert sinemasının ayak seslerini duyuran, The Lobster (2015) ve Kutsal Geyiğin Ölümü (2017) filmlerinde ününü artıran Yunan yönetmen Lanthimos bu kez bir dönem filmi çekerek rüştünü ispatlamış. The Favourite (Sarayın Gözdesi) pervasız ve tanımlanması güç bir film olarak anılabilir. 18. Yüzyıl İngiltere’sinde geçen filmde, üç kadın ve çevresindeki erkeklerin iktidar savaşı işlenirken, esas çatışma kuşkusuz kraliçenin gözdesi olma çabası ve o uğurda çevrilen entrikalar üzerine kuruluyor. Histerik karakterli, obur, travmatik bir geçmişi ve acılarını her zaman zihninde yaşatan kraliçe Anne (Olivia Colman), iyice azan gut hastalığı ve devlet işlerine dönük motivasyon kaybından mustariptir. Ülke kraliçe tarafından yönetilse de kocası ordu komutanı olan Leydi Sarah Churchill (Rachel Weisz), Anne’nin görünmez eli gibidir; kararları o alıp uygulatmakta, en hayati konularda son sözü yine o söylemektedir. Ülke Fransa ile savaş halindeyken çifçilere yönelik vergi artırımından savaşın devamına değin tüm dönüm noktalarında Leydi Sarah’ın çıkarları belirleyici olmaktadır. İşler tıkırındayken Sarah’ın kuzeni Abigail (Emma Stone) çıkagelir ve çok geçmeden aralarında bir rekabet başlar. Abigail düşmüş bir leydidir ve saraya yalnızca sığınmak maksadıyla gelmediği hırsından okunmaktadır. Sarah, Abigail’e başta yumuşak davranıp yakın hizmetine alırken bunun bedelini tüm mevzilerini kaybederek öder.

Filmde Yaratılan Atmosfer

Sarayın Gözdesi başta sıradan bir görüntü çiziyor. Sıfırdan başlayıp zirveye yükseliş hikâyesi, hizmetçilikten leydiliğe tırmanan Abigail’in eski saygınlığına kavuşmasıyla işleniyor. Bu çok defa kullanılmış, artık posası çıkarılmış bir kalıp… Saray çekişmeleri, profesyonel iş hayatının itiş kakışları, kolejde popüler öğreci olma savaşları, Çirkin Betty öyküleri fark etmiyor. Bu öykülerde hiçten yükselişe geçmek, talihin dönümüne denk gelip sonrasına yürümek, saklı potansiyeli ortaya koymak pek yenilikçi fikirler sayılmaz. Öte yandan filmin bir dönem filmi oluşu ve belli bir kesiti ele alışı zaten olayların seyrini kısıtlayacak bir unsur. Öyleyse Lanthimos’un filminde hangi özgün noktaları saptayabiliriz?

Filmin dinamik yapısından başlamak istiyorum. Sarayın Gözdesi birkaç sahnede balık gözü kamera kullanımıyla klostrofobik bir atmosfer yaratıyor. Üstelik filmin ayrılmaz bir parçası halini alan kraliçenin tekerlekli sandalyesi bu atmosferi pekiştiriyor. Onun tutsaklığı ve hastalığından dolayı çektiği acılar seyirciye çaresiz hissettiyor. Sandalyeyi itenin ülkeyi yönetme, bütün bir ulusun kaderinde etkili olma sevdası, bağımlı kişinin, yani kraliçenin durumunu özümsemimize yol açıyor. Aslında buraya bir not düşebiliriz. Seyirci filmde kiminle özdeşleşme yaşıyor? Yükselen kahraman Abigail’le mi yoksa zavallı kraliçe Anne ile mi? Lanthimos’un ikircikli atmosferindeki başarı böyle açıklanabilir. Yönetmen saray entrikaları gibi klişe bir meseleyi kendi üslubuna göre yorumluyor ve hikâye kişilerini kurarken (elbette senaryonun Lanthimos tarafından yazılmadığını belirtmekte fayda var) birini öne çıkarmak yerine gelişen olayların trajikomik boyutlarını vurguluyor. Dolayısıyla film üç kadının filmi olmaktan öteye geçip saray temaşasını da kapsayarak hem komedi hem gerilime aynı ölçüde yakınlaşıyor.

Filmi biraz daha açarsak saray duyarsızlığı temasından da beslenen bir kara komedi ile baş başa kalıyoruz. Sarayın Gözdesi, komedi ve gerilim öğeleri taşıyan, şiddeti, cinsel fantezileri, sado mazoşist göndermeleri barındıran bir kara dönem filmi… Kara dönem filmi diyorum çünkü bir tarih anlatıyor ve biz, o tarihi yapanları değil yazanları, perde arkasında dönen oyunları izliyoruz.

Yönetmen saray entrikaları gibi klişe bir meseleyi kendi üslubuna göre yorumluyor ve hikâye kişilerini kurarken birini öne çıkarmak yerine gelişen olayların trajikomik boyutlarını vurguluyor.

Lanthimos tüm bu entrika yoğunluğunun ve yükseliş anlatı kalıbının filmi hantallaştıracağını düşünerek bölümlendirmeye gitmiş olabilir. Her bölüm içinde geçen diyaloglardan bir başlık taşıyor. Seyirci bölüm adlarından içeriğe dönük tahminde bulunuyor, böylece filmden kopmuyor.

Filmi dinamik kılan son etmeniyse kendimce şöyle açıklamaya çalışayım. Lanthimos klasik anlatıya sadık kalsa bile Sarayın Gözdesi’ne yer yer müsamereyi andıran sahneler eklemiş. Örneğin Sarah ile muhalefetr lideri Harley’in atışmaları yahut Harley’in ajanlaştırmaya çalıştığı Abigail’le ilişkisi film ciddiyetinden uzak bir tempoda verilmiş. Zaten Harley (Nicholas Hoult) karakteri başta olmak üzere tüm erkekler gayri ciddi bir havaya vesile oluyor. Yine erkekler arasında geçen domates fırlatma oyunu gülünç ve filmden kopuk duruyor. Lanthimos, kadınların eline tüfek verip kuş vurdururken erkekleri sulu eğlencelerin odağına koyarak savaşa katılmayanların akıbetini de teşhir ediyor. Bu tabloda kadınlar güçlü figürler çizerken erkekler siyasetçilik oynuyor.

Sarayın Dayanakları ve Lanthimos Aristokrasisi

Dönem filmlerinin sinema tarihi boyunca ilgi çektiği açık… Yanı sıra İngiltere saray filmlerinde rağbet görüyor. Hal böyle olunca İngiltere’nin her hangi bir dönemine dair film yapmak riskli bir hal alıyor. Benzer hikâyeler arasından yeni bir şey söylemek yahut bir şeyi farklı açılardan söylemek, yönetmenler için belki bir sınav niteliği taşıyor. Lanthimos’un bu sınavı verdiği ortada ancak bunu nasıl başardığına akıl yorulabilir.

Şu sarayla girişelim işe. Bir Avrupa sarayı günümüz koşullarında ne tür bir sinema malzemesi sağlamaktadır? Bir Avrupa sarayı ele alınacaksa ne öne çıkarılacaktır? Yahut sorunun muhatabını genişletebiliriz. Saraylarda en çok ne ilgi çeker? Günümüz koşulları diye belirtmemin sebebi günümüz seyircisinin beklentilerini vurgulamaktı. Sarayda ne ilgi çeker sorusu ise sarayın dışında sefalet yaşayanları, savaşta cepheye sürülenleri yani halkı ilgilendiriyor. Feda edilen, tehlike anında hamasi nutuklar eşliğinde ölüme ve açlığa yollanan halkı… Halk geçim derdindeyken muhafızlar, yasalar, vergiler ve gerek sıcak gerek diplomatik savaşlarla sımsıkı korunan saray, o şamata yuvası, neleri temsil edebilir?

Saray denince aklıma birkaç şey geliyor. Filmde de anılan kaos bunlardan biri… Yine filmde savaşın bir partiye benzetilmesinden haraketle o mekânı bir parti evine benzetebileceğimizi düşünüyorum. Parti ve kaos, yöntemi belirliyor. İçeriğiyse entrikalar ve cinsel fanteziler şeklinde özetleyebileceğimizi umuyorum. Toparlarsak sarayın çağrıştırması beklenen şeyleri şöyle sıralayabiliriz: Sınırsız lüksü, cinsel fantezileri, saplantıları, entrikaları içeren bir parti ve kaos… Partide eğlenenlerin kaosla yönettikleri yer…

Lanthimos işte bu dayanaklardan yararlanmış fakat örneğin cinselliği seyirciyi yoracak düzeyde kullanmaktansa hikâyenin harcını lezbiyen ilişki, şehvet, mastürbasyon gösterileri ve fantezilerle karmış. Fantezilerin dışındaysa acıyı ve şiddeti kullanmış. Acı Abigail’le birlikte sergileniyor. Filmin henüz başında kaba entrikayı acı hükmüyle izliyoruz. Abigail, Sarah’ın özel hizmetçiliğine yükselmeden evvel temizlikçilik yapıyor ve iş arkadaşları uyarmayınca tuz ruhuyla elini yakıyor. Sarayın tepeden tırnağa entrikayla yönetildiği ve kaybedenin acı çektiği gerçeği bu sahneden itibaren hafızalara kazınıyor. Abigail bu yarayı da kendi çıkarına kullanıyor. Yaranın tedavisi için topladığı otu kraliçenin yaralarına da sürüyor ve göze girmeye başlıyor. İlerleyen sahnelerde değnek cezasına çarptırılan Abigail’i, mağduru oynamak için kitapla yüzüne vuran Abigail’i görüyoruz. Sinsi ve katı bir sadizmi ve entrikaya dayalı mazoşist hisleri bu sahnelerden takip edebiliyoruz. Lanthimos acıyı cinsel çekişme sahasına da aktarıyor ve Abigail ormanda taliplisiyle şiddet dolu bir kur gösterisinde bulunuyor. Yönetmen şüphesiz göndermelere de baş vuruyor. Sarah’ın yüzünün çizildiği kaza örnek verilebilir. Sarah gözden düşmek üzere ve kaza sonrası güzelliğinin bozulması süreci hızlandırıyor. Diğer taraftan filmin mastürbasyon sahneleri sarayda bir iktidarsızlığın altını çiziyor. Doğrusu iktidarsızlığın altını çizen en önemli unsur erkek karakterlerin kadınsı kompozisyonları. Savaşın ardında kalan bir sarayda, kısacası “erkekler” ülkeyi savunurken siyasetçilerin domates eğlenceleri düzenlemesi çürümeyi ve bir iktidarsızlığı imliyor. Filmdeki temel çelişkiyi, iktidarın doruk noktası biçiminde adlandırabileceğimiz bir meskenin iktidarsızlığı ağırlaması olarak belirleyebiliriz.

Son Hükmü Bildiren Tavşanlar

Sarayın Gözdesi hayli başarılı bir iş… Başrolü paylaşan kadın oyuncular da güçlü performans sergiliyor. Olivia Colman için bir adım öne çıkıyor, Rachel Weisz ve Emma Stone için ise rekabete tutuşmuş iki kuzeni dengeliyorlar diyebiliriz. İki karakterin de güçlü olduğunu göz önüne alırsak; Weisz sert, yer yer erkeksi duruşuyla, Stone ise içten pazarlıklı ve soğukkanlı davranışlarıyla sivrilmekte…

Sürprizlere imkân tanıyan dinamik yapısı, ilgi çekici bölümlere ayrılması, duygu aktarımında etkileyici müzik seçimi, çekimlerin saray izolasyonunu belirgin kılarak atmosfere katkı sunması ve oyunculuklar filmin başarısında rol oynuyor. Tüm bunlara Lanthimos’un kara yorumu eklenince Sarayın Gözdesi alternatif bir aristokrasi yorumu haline geliyor.

Hayvanların sembolik kullanımını da hesaba kattığımızda son sözü, saray ritüellerini yansıtan at binme, kuş avlama ve ördek yarıştırma eylemlerinin dışında kalmış bir hayvan söylüyor: tavşan! Kraliçenin tavşanları, zaafları ve sevgi yoksunluğunu simgeliyor. O zaafların acımasız bir iktidar savaşında kullanıldığını son sahneden kestirebiliyoruz. Bilincini kaybetmek üzere olan kraliçe tavşanlarına bakıyor. Tavşanlar birbirlerinin sırtına basarak âdeta tek vücut oluyor ve bir yanılsama meydana getiriyor. Bu yanılsama ise yönetiminden ihtişamına, çürüyüşünden savaşına sarayın ta kendisi!

Halk geçim derdindeyken muhafızlar, yasalar, vergiler ve gerek sıcak gerek diplomatik savaşlarla sımsıkı korunan saray, o şamata yuvası, neleri temsil edebilir?