Tanrı Kalıtımı / Geni’ ve

İnsan Usu, Yazgısı, Soyu Üzerine Birkaç Söz

İnsanım”a…

İyelenme Duygusu

Her şey insan için…’ Bu sözü söyleyen de bir insan! Böylesi bir kanının beynimize çivilenmesine izin verdik yüzyıllar boyu. İnsanı merkeze alan, her tür açıklamayı, devinimi, üretimi ya da yaşamı insan temeline dayandıran, dahası, insanı yüce kılan bir söylemi… İnsan merkezli bir yeryuvarı değil, evreni, ben’imizle (ego’muzla; belki de alt ben’imizle/id’imizle) belirleme, dahası iyelenme (sahiplenme) duygusuna büründük. İnsanın insana tutsaklığına, bitkileri, hayvanları ve her doğal olguyu eklemledik. Tanrılar yarattık, tanrılarca yaratıldık; el açtık umut diye, cennet diye, mut diye… Yalvaçları dinledik, yadsıdık yalvaçları… Tanrıdan tanrı kıldık insanı; her şeyi insana dayandırdık ve dayattık her şeyi yaşama/evrene…

Us’u Yüceltmek

Ussallığımız değil, usu yüceltmemiz ya da kutsamamız belki de gerçek sorun… Usumuzun ne denli derin (ya da sığ) ve sınırsız (ya da sınırlı) olduğunun ve de yeryuvarda, sonrasında evrende yer alan öteki dirimlerin ayırdına, bilgisine varamadan, insanı en ussal dirim sayma yanılgısına düşülmekte. Hayvanların, bitkilerin ya da doğadaki oluşumların, olayların ve olguların ussallığını çözmüş görünmek; vargı olarak da, insanı piramitin tepesine çıkarmak, dahası, pramitin üstünde, ötesinde (Tanrıbilimsel bağlamda, fizikötesi/metafizik) görmek, böyle olunduğu anlamına gelmez, açık-seçik doğrulanamaz. Eşdeyişle, insan en yüce, en üst, ya da üstün dirimdir, tanımlamasında bulunmak, tamamen insansal, insan merkezci ve insanı bağlayıcı olabilir ancak; bunun gerçek olduğu anlamını taşımaz… Usa dayalı üstünlük ya da yücelik anlayışı, bu anlayış ya da us kadardır. 21.yüzyılda savaşı, açlığı, yoksulluğu; sömürüyü, yayılımcılığı, anamalcılığı bitirme gücüne iye olamamış bir usun, kendini yüceltmesini beklemek, ne denli gerçekçidir? İnsan usu en yüce ussa, türleri yok etmeye yönelik süreci, sonun da kendi türüne nasıl çevirebildi? Hiçbir dirimin bir başka dirime yapmadığı bilinçli özezerlik, elezerlik yüzyıllarının ardında hangi yüce us yatmakta?…

Bir Balık Öyküsü

Düşünür Lao Tse (Taoculuğu M.Ö.6.yüzyılda kuran kişi./Tao: Sonsuz öz), Çuang Tseu adlı ürününün bir yerinde, kahramanı Çuang Tseu’yla bir arkadaşının söyleşisine şöyle yer verir: Çuang Tseu, suda oynaşan balıklara görünce, ‘İşte balıkların eğlencesi’ der. Arkadaşı, ‘sen balık değilsin ki, balığın neyle eğlendiğini bilesin!.’ Tseu’nun yanıtıysa şu olur: ‘Sen de ben değilsin ki, benim balıkların neyle eğlendiklerini bilmediğimi bilesin!…’ İmdi, ‘insan nedir?’, diye bir soru sorup da, ‘balık değildir’ yanıtını vermek, yeterli açıklama sayılmaz mı? Balığı tanımlarken de, insandan yola çıkmak söz konusu olamaz mı? Doğadaki dirimlerden biri olarak insanı görmek, hafife almak, küçümsemek mi demektir? Tseuca, ne sen ben, ne de ben sen oluyorken, nasıl olur da balığı insanla, insanı da balıkla açıklamaya çalışılabilinir? Bir balığı algılamanın güçlüğünü yaşayan insan, öteki türleri algılayabilir mi/nasıl algılar? Ya (her insan bir mikrokosmossa/küçük evrense…) kendi türünü, ya doğayı, ya yeryuvarı, ya evreni?…

İnsan Anlağı

İnsanın önemsediği/övündüğü bir başka özelliği de, anlak (irade, anlama yetisi/sığası) iyesi olmasıdır. Her şeyin üzerinde ve üzerine bir anlağının oluşu, belirleyiciliğinin/dayatmacılığının göstergesidir. İnsanın insan, doğa, yaşam, yeryuvar ve evren üzerine kurduğu/kurguladığı tüm savlarda yer alan anlağı, sınırlar çizmekte, inaksal öğretiler oluşturmakta, tanrıbilimsel ve düşüngüsel siyasalar yaratmaktadır. Doğal süreci anlaksal sürece dönüştürme, eşdeyişle, doğanın anlağına insan anlağını dayatma uğraşıyla, salt insanı insana kırdırtmakla kalmayıp, insanın doğal yapıyı ve dengeyi bozmasına da neden olmaktadır. Anlağının/anlama yetisinin, us denli sığ ve sınırlı olduğunun belirtileriyse, türlerin azalmasına ve yokluğa sürüklenmesine, doğa kirliliğin ve kaynakların azalmasına/verimsizleşmesine, ozon tabakasının yırtılmasına; hayvanların dizginlenmesine, doğal bitkilerin yapaylarıyla yer değiştirmesine, denizlerin kirletilip, orman alanlarının daraltılmasına; çarpık kentleşmelere, kentsoylu yaşamların yozluğuna, doğal bölgelerin yapılaştırılmasına neden olması olarak gösterilebilinir. Buna, yaşamı, insanı, doğayı anlamadığının göstergeleri olarak savaşları, yayılmacılığı, sömürüyü, açlığı ve zamansız ölümleri eklemlemek olasıdır. Özce, insan, her şeyi kuşatmak ve her şeyde belirleyici olmak ereğiyle hiçbir şeyi anlamadığını, anlağının yetersiz ya da sığ/sınırlı olduğu açık-seçik ortaya koymaktadır. Ne var ki, bu gerçeği görmezden gelen, dahası anlağı us denli yücelten, yine aynı insan olmaktadır!…

Sanal Yeryuvar ya da Suçlu Bulundu: Platon

Platon’un (M.Ö. 427-347) ‘İdealar Öğretisi’ne göre, iki yeryuvar (dahası, evren) vardır: ‘Nesneler yeryuvarı’ ve ‘idealar (idea, değişmez öz, şeylerin ilk örneği) yeryuvarı.’ Üzerinde yaşadığımız yeryuvar, nesneler yeryuvarı olup, her şeyin gerçeğinin yer aldığı idealar yeryuvarının bir öykünmesinden/taklidinden (mimesisinden) başka bir şey değildir. Tin, idealar yeryuvarından yaşadığımız yeryuvara gelmiştir. İnsan, idealar dünyasını usuyla kavrayacak, nesneler yeryuvarınıysa (öykünen, taklit eden yeryuvarıysa) duyu organlarıyla algılayacaktır. Platon’a göre bilgi, doğuştan olup, bize düşen (üretici değil, taşıyıcı usumuzla), anımsamaktır. İdeaları anımsamamızsa, tinin ölümsüzlüğündendir. İmdi, her şeyi idealar öğretisine dayandırıp açıklamaya ve o doğrultuda yaşamaya başlayan insan, zaman içinde siyasa-din ilişkisini kurup, bir başka sömürü dizgesi oluşturarak; üstelik de, Platon’a dayanıp, usu ve anlağı yüceltmek koşuluyla, bir başka yeryuvar muştusu doğrultusunda, bu yeryuvarın jandarmalığına soyunmuş; kimi zaman tanrılaşıp, kimi zaman yalvaçlaşmış, ne var ki, doğanın bir parçası/türü olarak, insanlaşamamıştır. Bu doğal dışı davranış biçiminin ve yücelik duygusunun suçlusuysa Tanrı değil, Platon’dur!…

Devlet’ten Bir Alıntı

Devlet adlı ürününün bir yerinde, Platon, bizlere şöyle seslenir: ‘ İnsan iyi ideasını kolayca göremez; görebilmek için de yeryuvarda iyi ve güzel ne varsa, hepsinin ondan geldiğini anlamış olması gerekir. Görülen yeryuvarda ışığı yaratan, dağıtan odur. Kavranan yeryuvarda doğruluk ve kavrayış ondan gelir. İnsan ancak onu gördükten sonra iç ve dış yaşamında bilgece davranabilir.’ Bu, iyi ideasının ardında yatansa Tanrı düşüncesidir ve -ayrıntılar ayıklandığında- tüm dinlerin/inançların çıkış iminde karşımıza dikilense Platon’dan başkası değildir…

İdea’ Üzerine Birkaç Söz

Kahramanımız Platon’un iki yeryuvar ve ideayla ne anlatmak istediğiyse şudur: Biri var olanı ve hiç oluş durumunda olmayanı, ötekisiyse hep oluş durumunda olup, hiçbir zaman var olmayanı içine almaktadır. İdea, gerçek varlıklardır; hiç değişmeyen, hiç oluş durumunda olmayan, hep kendi kendisinin aynısı kalan varlıklardır: Gerçektir, öncesiz-sonrasızdır, tek ve yetkindirler. Öykünmelerse (kopyalarsa) sınırlı olup, zamanla değişir ve ortadan kalkarlar. Denebilir ki, geçici olan bu yeryuvarın bir anlamı yoktur. Usun bir gücü varsa, o da, idealar yeryuvarını anımsamaktır: Hepsi bu.

Hiç

Bu bağlamda, sanal, öykünme (kimilerince ve dince, yalan) olan bu yeryuvarda üretmeyen, yanlızca taşıyıcı olan usun yüceliğinden söz açmak olası mı? Bir anımsamaysa her şey, eşdeyişle us, anımsamaktan başka bir anlam/önem/değer içermiyorsa ve bu yeryuvar, öteki yeryuvar (idealar) içinse/ikincilse, bir koca hiç değil de, nedir? Ya insan; o kendini yüceleştiren, usunu kutsayan, anlağını yere-göğe sığdıramayan insan nedir, hiçbir şey üretemiyorsa, salt bir anımsama ulağıysa ve (idealar yeryuvarında) kendi özgür istenciyle değil, bir başka güç (bu bağlamda, Tanrı) belirlemesiyle önceden oluşturulmuşsa ve ona kalan bir şey yoksa?… İnsanın yaratısı, sığ/sınırlı anlağın ve anımsama ulağı usun işlevi/üretimi nedir öyleyse? Ve, insanın, ‘ben yaptım’ diyebileceği bir şeyden söz açmak olası mı, her şeyin önceden belirlenmiş, (değil kendini var oluşturma) ona sorulmamış, düşüncesinin alınmamış olduğu bir konumda?… Öyleyse, insanı ve usunu yüceltme bir hiç değil de, nedir?…

Doğaya ya da Doğallığa Dönme Bir Düşülkü mü?

Doğaya (dahası, her şeye) egemen olma dürtüsünü (içgüdüsünü demeli yoksa?) aşamamış (Freudcu söyleyişle alt ben’de sıkışmış ya da gizemsel/mistik, doğaötesel/metafiziksel, tanrıbilimsel/teolojik, erekbilimsel/teleolojik bir söylemin çilekeşliğine bürünmüş/büründürülmüş) insan, her şeyin bir hiçlik üzerine kurgulandığını/kurulduğunu onaylayıp/algılayıp (ya da yazgısal bağlamda boyun eğip), yeryuvarın kirlilikler yaşamına (ussal, tinsel, tensel; düşüngüsel, dinsel, düşünsel…) dönüştüğünü de görüp, doğaya dönme özgür istencinde(!) bulunabilir mi? Bunu istese de, gerçekleştirebilir mi? Hem, doğa, eski konumunda olmadığından (yıprandığından ve acıtıldığından), insanı evetleyecek, onunla birlikte yaşamayı benimseyecek mi?… İnsanın, insan doğasına dönmesinin oldukça güçleştiği ve doğanın (erklik adı altında değişime uğratılmak koşuluyla) yozlaştırıldığı bir çağda, insanın doğayla barışması bir düşülkü (ütopya) bile görülememekte…

İdealar Öğretisi’ne Karşı-Sav: Özdekçilik

Tanrıbilimsel söylem ya da inanç (başman Platon demeye gerek yok) böyle diyor: Yaşanılan yeryuvar boş, anlamsız, yalan; geçici, sanal, öykünme; her şeyin gerçeği öteki/idealar yeryuvarında. Ey insan! Usa, anlağa, üretime; yaşamın tadını çıkarmaya, doğal yaşama ya da ‘kendin olmak’ düşününe (belki de düşüne) kafa yorma/yönelme… Her şeyin gerçeğinin öteki yeryuvarda olduğuna inan ve yazgına boyun eğmeyi erdem, yaşam felsefesi, yol bil ki, orada mutlu, eğlenceli, neşeli ve haz içinde yaşayasın. Kendini oraya gizle; burası boş ve çırpınma, boğuşma, direnme: Sus; sorgulama, ayak diretme (ve sakın ola/asla başkaldırma.) Yoksa… Oysa özdekçilik/materyalizm, her şeyin özdekten oluştuğunu, zamanla değişim/dönüşüm içinde geliştiğini, evrimsel süreç doğrultusunda doğa denli insanın da başkalaştığını; üretimin, emeğin ve usun değerli ve anlamlı olduğunu imler, vurgular, açımlar. Tarihsel süreç bağlamında özdekçilik irdelendiğinde, birkaç düşünürün düşüncesine yer vermek kaçınılmaz: Herakleitos, bilginin konusu olarak doğayı almış olup, insanın, ancak doğayı bileceğini/tanıyacağını; doğaüstü için ileri sürülen sözlerinse düş ürünü olup, boş sözlerden ileri geçemeyeceğini belirtmiştir. Lukretius, evrenin oluşması için temel yasanın kendiliğindenlik olduğunu belirtmiş ve düşüncesini, ‘evrenin, atomların yerli yerine yerleştirilmiş olmaları, bir kafanın hazırladığı, bir plana göre olmuş değildir. Evrenin içinde binbir türlü değişime uğradıktan, sonsuzluk boyunca sarsılıp yerlerinden edildikten sonra, her çeşit devinmeleri ve birleşmeleri deneye deneye sonunda evreni meydana getiren bir düzene ulaşmışlardır.’ Sözleriyle dile getirmiştir. Protagoras, ‘tanrının varlığını tanıtlamak için elimde hiçbir şey yok, bu yüzden var mı, yok mu bilenmem’ derken, Kritias da, ‘tanrılar, kurnaz devlet adamlarının buyruklarına boyun eğdirmek ve onları baskı altında tutmak için uydurdukları varlıklardır’ sözleriyle, Tanrı anlayışını açıklamıştır. Thomas Hobbes, özel bir töz olarak tinin varolmadığını, tek tözün özdeksel nesneler olduğunu; doğuştan bilginin olamayacağı, bilginin ancak deney ve gözlemlerle elde edilebileceğini savunmuştur. Pierre Gassendi (tüm skolâstiği yadsıyarak, Epikurosçu ve Lukretiusçu özdekçiliği dirilterek), bölünmezci özdekçilik anlayışı savunarak nesnelliği, yaratılmazlığı ve yok edilmezliği imlerken, Baruch Spinoza, insan özgürlüğünün zorunluluk içinde olanaklı bulunduğunu göstermiş, kendinden başka hiçbir şeyi gerektirmeyenin yalnızca doğa olduğunu ileri sürmüştür. Bilginin tek kaynağının deney ve duyumlar olduğunu, dışardan bilgi almayan insan beyninin boş levhadan (tabula rasadan) oluştuğunu vurgulamıştır John Locke. Öte yandan, Rene Descartes’ın mekanikçi fiziğinin ardılı olan Isaac Newton, 16. ve 17. yüzyılı etkileyen özdekçiliği sürdürmüş, 18. yüzyıla uzanan sürece, İngiliz (Toland, Priestley) ve Fransız özdekçileri (LaMattrie, Diderot, Helvetius, d’Holbach) imzalarını atmış, bu özdekçilik 19. yüzyılda Almanya (Hegel, Marx), Doğu Avrupa ve Rusya’da (Lomonosof, Radiçev, Belinski, Herzen, Çernişevski, Dobrolyubov, Markoviç, Botev) gelişip 20. yüzyıla taşınmıştır. Eytişimsel özdekçilik (Dialektik materyalizm), tarihselliği de içine alarak, Eytişimsel-tarihsel özdekçiliğe dönüşmüş olup, doğayı, nesne ve olayların çelişerek kaynaşmasıyla ve eski-yeni çatışmasıyla yenilenen, niceliksel değişimlerden niteliksel değişimlere sıçrayarak gelişen bir süreç olarak dilleyip; özdeğin bilinçten önce ve bağımsız olarak geldiğini, özdeksel yeryuvarın (düşüncede ve algılarda varolmayıp) nesnel bir gerçeklik olarak var bulunduğunu, evrenin ve yasaların bilinip, bilginin evrensel yaşamla birlikte kılgısallıkla (pratikle) doğrulanıp, sonsuzca gelişeceğini evetlemiştir. Eşdeyişle, özdekçilik, idealar öğretisi’ni (ve de idealizmi/ülkücülüğü) bir karşı-savla yoksamakta; yaşamı, düşünceyi, doğayı öne çıkarmayı, ‘din afyondur’ ve ‘Tanrı öldü’ sözleriyle, uslara çivilemektedir…

Bir Yeni Sav: ‘Tanrı Kalıtı/Geni’ Bulundu!…

İnsan usunu yüceltmek, anlağı kutsallaştırmak, evreni iyelenme; ‘idealar öğretisiyle’ ülkücülük/idealizm öğretisine ve Tanrı’ya inanma, özdekçilikle/materyalizmle, buna (karşı-savla: eytişimsel-tarihsel özdekçilikle) karşı çıkma ve Tanrı’yı öldürme, derken, ‘Tanrı Geni’nin bulunduğu savı… Bu savı savunan ya da Tanrı kalıtının/geninin bulduğunu söyleyen kişi, moleküler dirimbilimci/biyolog Dean Hamer. Washington’daki Ulusal Kanser ve Ulusal Sağlık Enstitüsü araştırmacılarından olan Hammer’ın Time Dergisi’ne kapak olan yazısının özeti şöyle: 1001 ikiz kardeşe tinsel (manevi) düzeylerini ölçen bir test uygulanıp, tinsel düzeyi yüksek olan 106 ikizde, davranışları belirlediği sanılan 9 genle ilgili tarama yapılır. Kalıtsal yapıları aynı olan tek yumurta ikizleri incelendikten sonra, kardeşlerin kalıtım tinsel düzeyi yüksek olan 106 ikiz üzerinde yapılan araştırmaya göre, birbirinden ayrılan bu ikizlerin, yıllar sonra bile, benzer inançsal (dinsel) duygulara iye oldukları ortaya çıkarılıp, bu verilerin birçok araştırmada da ispatlandığı vurgulanır. VMAT 2 kalıtımının/geninin moleküler yapısında ‘cytonsine’ adlı nükleer asit içeren kişilerin, kalıtlarında daha büyük/yoğun bir nükleer asit olan ‘adenine’ içeren kardeşlerine oranla daha tinsel/manevi bir yapıya iye olduğu anlaşılmaktadır. (Tanrı Kalıtımı/The God Gen’in yazarı) Hamer’a göre bu kalıt ve kimyasal yapısı, birebir geleneksel-dinsel eğilimlerle ilgili olmayıp, daha çok gizemsel/mistik bir güce inanmasıyla ilgili tinsel düzeyini belirleyen biyokimyasal bir şifre olarak imlenmekte. Tinsel düzeyi yüksek olan kişiler, kendilerini aşarak ve bir büyük bütünün bir parçası olarak algılayarak yaşama daha iyimser yaklaşma olanağına ulaşabiliyorlar yoruma göre. ‘Tanrı kalıtımı’nın/geninin tek bir kalıtıma ingirgenip bir başına insanın dinsel inancını açıklamakta yeterli olamayacağını da belirten Hamer, tinselliği etkileyen ve buna benzeyen 50 başka kalıtın da olabileceğini vurgulamaktadır…

İki Sav-Soru

İmdi, iki sav-soru ortaya atılabilir: İlki, kalıtımında Tanrı inancı olan kişilerin Tanrı tanırlığı ve tinselliği, onlara Tanrıca verilmişse, kendi inançlarını belirledikleri söylenebilir mi? İkincisi, kalıtında Tanrı inancı olmayanların, Tanrı tanımazlığından söz açmak ya da bu tanımazlığı/yok saymayı (uslarıyla, anlaklarıyla; özgür istençleriyle) kendilerinin seçtikleri ne denli doğru ve geçerli olabilir? Bu bağlamda, tanrıbilimcilerle bilim adamları arasında karşıtlık söz konusu olabilir. ‘Tanrı kalıtımı’nı, Tanrıca gönderilmiş bir im/işaret olarak algılayan tinselcilerle, bu kalıtın kimi insanda bulunmayışının, Tanrı’nın olmadığının göstergesi düşüncesiyle algılayan tanrı tanımazların çatışkıları/karşıtlıkları da bir başka ‘düşün ve söz düellosu’na dönüşeceğe benzer. Eşdeyişle, ‘hep/her-hiç savaşımı…’

Hep/Her-Hiç Savaşımı

Platoncu öğretinin (İdealar Öğretisi’nin) bakış açısıyla, ‘Tanrı kalıtımı’ arasında bir koşutluk kurulmaya çalışıldığında, usun anımsayıcılığının kalıtımlarda gizli ve gizemsel olarak uyuduğunu, zamanla (yine Platon’un ‘Mağara Benzetmesi’nde olduğu denli), uyanışa geçtikçe güneşe, bilgiye, gerçeğe yaklaşacağını, ‘nesneler yeryuvarı’ndan ‘idealar yeryuvarı’na doğru yola çıkacağı; eşdeyişle, kalıtımında yazılı olanın gereğini yapacağı dillemek olası. Tanrı’nın belirleyiciliğini, gerçek yeryuvarın öteki/öbür ya da ‘idealar yeryuvarı’ olduğunu ve (üretici değil) anımsayıcı usla oraya varma savaşımının sürdürülmesi gereğini bize sunan öğreti, ‘Tanrı kalıtımı’ savının çok da uzağında görülmüyor… Bu bağlamda, her şeyi belirleyen, ne var ki kendi belirgin ve bir başka güçce belirlenemez, öncesiz-sonrasız, ‘hep/her’ olan Tanrı anlayışıyla, gerek özdekçilik, gerek hazcılık (Epikurosçuluk), gerek hiççilik öğretileriyle (‘Tanrı kalıtımı’ savının kesinleştiği düşünüldüğünde) ‘Tanrı kalıtımı’ arasında bir bağ kurup, kimilerinde bulunmayan kalıt örneklenerek, tanrı tanımazlığın ya da Platoncu öğretinin hiçliğinin açık-seçikliğiyle, ‘hiç’ olan Tanrı anlayışı, insanlığın düşün, inan, siyasa, bilim, yaşam biçimlerini ve biçemlerini derinden etkileyeceğe benziyor…

İnsanda Tinsel Kalıt Yoksa!

Diyelim ki, insanda Tanrı kalıtı ya da tinsel kalıt yok ve bunun geçerliliği sınandı, açık-seçik olarak doğrulandı, bilimselliği kuşku götürmez bir biçimde onaylandı… Bundan böyle ne olur? Bu bir paradigmaya dönüşür mü, yeni bir yaşam anlayışı/biçimi olarak karşımıza dikilir mi; erdem, doğruluk, sorumluluk benzeri törebilimsel/etik/ahlaksal anlayışımızı değiştirir mi?… Bireysel, toplumsal ve uluslar ilişkileri ya da dengeleri sarsar mı?… Değerler dizelgesini alt-üst eder mi?… Platon’un ve İdealar Öğretisinin (ülküsellik/idealizmin) sonunu getirir mi?… Öteki yeryuvar muştusunu/müjdesini yok sayar mı?… Usu yeniden kutsar, anlağı yüceltir, özgür iradeyi fildişi kulesinin doruğuna çıkartır ve yeryuvarı insan merkezli/egosantrik bir konuma dönüştürür mü?… Dinleri, din adamlarını ve dindarları dinsizleştirir mi? Ve, Tanrı’nın olmadığı bir yeryuvarda, insanın, insanı tanrılaştırması söz konusu olur mu?…

İnsanda Tinsel Kalıt Varsa!

Bu kez, diyelim ki, insanda Tanrı kalıtımı ya da tinsel kalıt var ve onaylandı… Bundan böyle ne olur? Tanrıbilimsel söylem daha da ağırlık kazanır mı? Erk olma ereğiyle, siyasa dinden daha fazla yararlanır mı? Her din, kendini merkeze alma amacını güderse, yeni bir dinler savaşı çıkar mı? Yoksa tinsel kalıtımın her insanda olduğu düşünüyle bir anlaşmaya gidilirse, dinsel barış mı sağlanır? Tinsel kalıtımın bulunuşu, Tanrıca bir im olarak algılanıp, bu bağlama uygun yeni bir din mi oluşturulur? Anamalcı düşüngünün/ideolojinin, yayılımcılığını/emperyalizmini, sömürücülüğünü daha da artırması, bir başka yeni yeryuvar düzeni ve küreselleşmesi için, ulusların tek din çevresinde toplanması gereğini mi dayatır? Din sorunu olmayan bir yeryuvarda, Tanrı çekincesiyle (korkusuyla) bir başka yaşam biçimi ve biçemi gerçekleştirilip, siyasanın dayatmacı, baskıcı, sömürücü yapısına son mu verilir?… Uzam ve zaman içinde beklemedeyiz…

İnsan Kalıtım Sayısı ve Öteki Dirimler ya da Time’dan Sonra, Nature Dergisi Diyor ki…

Kalıtım sayısı incelendiğinde, insanın, -çoğun- öteki türlere üstünlük kurması olası değil. Nature dergisinde yer alan, ‘Genom Projesi’ni yürüten bilim adamlarınca gerçekleştirilen araştırmaya göre insan kalıtımının 20.000-25.000 arasında olduğu saptanmış olup, bu sayının 2001 yılında 30.000-40.000 arasında, daha öncesindeyse 100.000 olduğu görüşü sunulmuştur. (Soy ve boy yapıları, ulus değerleri, inanç ayrılıkları benzeri olgularla kendi içinde de bölünmelere ve birbirine dayatma getirip üstünlük savında bulunmalara neden olan insanın, tarihsel sürecine burada yer vermeden) kendisini merkeze alan yeryuvarı ve evreni kendisi için olmakla belirleyen, dirimlerin üstünde bir konumu içerdiğini savunan; her şeyin dönüştürülüp değiştirilmesini kendi yararı için gerekli kılan, kendini kutsayıp yücelten insan, kalıtımının sayısındaki düşüşe bakıp, üstelik de, kendisine kalıtım sayısı olarak yakın ya da daha fazla bir konuma iye olan öteki dirimleri saptadıkça, us, anlak ve yeryuvar erkliğini nasıl değerlendirecektir?… Örneğin ‘C. Elegans’ adındaki solucan türünün 19.000.500 kalıtıma iye olduğu, insanda bir aşağılık/değersizlik duygusu yaratabilir mi? Ya da, bir sebzenin, örneğin tere otu diye bilinen ‘Arabidopsis’in 27.000.000 kalıtım sayısını içerdiğini ve kendisinden daha fazla olduğunu öğrenince, ne yapar?… İmdi, balık avlamak amacıyla oltanın ucuna geçirdiği solucanla, yediği dere otunun kalıt sayısını usu şaşkınlıkla onaylayan(!?), Tanrı kalıtımına iye ve her şeyin kendisi için oluştuğuna ya da yaratıldığına inanan bir dirim olarak insanın, kendisini her şeyin üstünde görmesinin ya da ayrıcalıklı/seçilmiş olduğunun doğrulanabilirliği ve anlamı ne olabilir? Bir de, Tanrı kalıtımı, insanlık tarihinde bir dönüm imi/noktasıysa, yarınların neler getireceğini (ve de götüreceğini) kestirmek olası mı?…

İnsanlık Tarihinin Dönüm İmleri… Ve…

Tanrı ya da tinsellik kalıtımını, insanlık tarihinin dönüm imlerine (New Scientist’te, 18 Eylül 2004’te sunulan ve –2017’de de desteklenen ve 2018’de yeniden dillenen- verilere göre) bakarak, yeni dönüm imi olarak saptayıp-saptayamayacağımıza da bakmak kaçınılmaz. Bu dönüm imlerinden birkaçını, roma imparatorluğu’nun kuruluşuna dek, şöyle sıralamak olası: 200.000 yıl önce: Anatomik olarak ilk çağdaş/çağcıl insan; 170.000 yıl önce: Mitokondriyal Havva (tüm insanların atası) Afrika’da yaşayışı; 120.000 yıl önce: Doğal boyların yaygın olarak Afrika’da kullanımı; 90.000 yıl önce: Çağdaş insanın Afrika’dan Avrasya’ya göçü; 35.000 yıl önce: Avrupa’da mağara resimlerinin yapılışı; 30.000 yıl önce: Neanderthal insanın yok oluşu; 20.000 yıl önce: Buzul Çağı’nın doruklaşışı; 10.000 M.Ö.: Tarımda ilk ürünün, ilk köylerin, eski seramik kapların oluşumu ve hayvanların (ilkin köpeklerin) evcilleştirilişi; 9.600 M.Ö.: Buzul Çağı’nın bitip, günümüze dek uzanan ılıman iklim dönemin başlayışı; 9.000 M.Ö.. Amerika kıtalarının kolonizasyonu ve ilk taş yapıların (Erika) oluşumu; 8.000 M.Ö.: Mamut soyunun Sibirya’da yok oluşu; 6.000 M.Ö.: Sabanın icat edilişi; 5.000 M.Ö.: En eski yazıların (Balkan-Tuna Yazıtları) oluşumu; 4.000 M.Ö.: Kentlerin ilk izlerine denk düşülüşü; 3.500 M.Ö.: Güney Mezopotamya’da ilk kent olan Uruk’un geleneksel tarihinin oluşu; 3.000 M.Ö.: En eski sanat eserleri olarak tekerlekli arabalara resimlerinin yapılışı ve Bronz Çağı’nın başlayışı; 2.900 M.Ö.: İlk para dizelgesi/sisteminin (Mezopotamya şekeli) kuruluşu; 2.570 M.Ö.: Giza’daki büyük piramitin tamamlanışı; 2.500 M.Ö.: Stonehenge taşlarının inşa edilişi; 2.000 M.Ö.: Kenan ülkesinde Hz.İbrahim2in yaşayışı; 1.224 M.Ö.: Büyük Ramses’in ölüşü; 1.200 M.Ö.:Tunç Çağı’nın başlayışı; 777 M.Ö.: ilk olimpiyatların Yunanistan’da başlayışı; 31 M.Ö.: Roma İmparatorluğu’nun kuruluşu… derken… 2004: 21.yüzyılın başında, Tanrı kalıtının/tinselliğinin saptanışı… İnsanlık tarihinin bir paradigması /değerler dizisi, bir devrimi, bir dönüm imi olabilecek bir yüzyıl ve tarih… Ya yarınlar?…

İnsanın Yarınları…

İnsanlık tarihi içindeki dönüm imleriyle, uygarlığını 21.yüz yıla taşısa da insan, savaşmayı, sömürmeyi, aç bırakmayı ve öldürmeyi, yücelttiği usuyla, bir türlü sonlandıramamıştır. Bu bağlamda iki seçene yer vermek olası: İnsan, ya önceden tasarlanmış bedeni, usu ve tiniyle (tanrıbilimsel bağlamda) yazgısını süren bir anımsamacı, nesneler yeryuvarından idealar yeryuvarına bir yolcu, ya da, sınırlı/sığ bir usla/anlakla donanmış bir dirim. Eytişimsel özdekçilik bağlamında, evrim geçirerek değişen ve dönüşen insan, kendini oluşturmakta/yapmakta ve bu sürecin sonsuza dek sürmesiyle, doğadaki tüm dirimler gibi yaşam savaşımı vererek yeryuvarda yaşayan türlerden bir tür/soylardan bir soydur… Ne var ki, insan eliyle (yoksa Tanrı eliyle mi/Tanrı kalıtıyla mı?!…) kimi soyların tükendiğine denk gelindiği tarihsel süreçte, insanın siyasa, tutumbilim, din ya da şimdilerde yeryuvarı sömüren, Küreselleşme ve Yeni Yeryuvar Düzeni’yle anamalcı düşüngüyü çeşitli yol ve yöntemlerle yaşama geçirmesi, bir yeryuvar dirimi olarak, soyumuzun sonunu mu getiriyor?…

İnsan, Her Şeyin Ölçüsü’ mü?

Protagoras’a göre, ‘insan, her şeyin ölçüsüdür.’ Ne var ki, bu sözün anlamı doğru anlaşılmamış olsa gerek, her şey, insanı evrenin odağına koyacak biçimde ayarlanmış/algılanmış. Oysa Protagoras’ın bu sözüyle şu sonucu çıkartmak olası: Her insan bir küçük evrendir (mikro cosmos.) Doğruluk, gerçeklik, mutluluk benzeri kavramlar insandan insana değişir; görecelidir. Sana öyle gelen/görünen, bende de öyle olacak anlamına gelmez. Düşünceden düşünceye ya da davranıştan davranışa ayırt söz konusudur. Ortak bir us olamaz; her insan, kendi usunca yaşar… Denilebilir ki, insanın ölçütlüğü, kendisiyle ilgilidir: Birisinin bir konudaki yorumuyla, bir başka kişinin yorumu ya da görüşü, birbirini tutmak, onaylamak, desteklemek zorunluluğunu taşımaz. Bir görüşün kesinliği, her zaman ve uzamda geçerliliği, olmazsa olmazlığı olamaz. İnsanın bir başka insanla yorum, görüş, tutum ayırdı söz konusu olduğu oranda, öteki dirimlerin yaşamıyla da ayırdı kaçınılmazdır. Eşdeyişle, insan usuna, anlağına ya da yapısına bakarak tüm dirimler, doğa, yaşam, yeryuvar ve evren için bir belirleme ya da açıklama yapmak olası değildir. Her şeyin ölçütü olarak insanı merkeze alıp her şeyi açıklamak ya da insana açıklatmaya çalışmak da, (düşülkü/ütopya bile değil) bir düşten öteye geçemez. İnsan, kendini fazlaca abartmış bir dirimdir: Her şeyi belirleme, oluşturma ve biçimlendirme gücüne iye olmamasına, (arkhe/ana-temel neden, ana özdek sorununa) yaşama ve ölüme yanıt verememesine, tanrılar yaratıp-tanrılar ördürmesine; yeryuvara verdiği zararın (mavi-yeşil gezegeni/yeryuvarı çöplüğe döndürmesinin, değerler dizelgesini alt üst etmesinin, oluşturduğu siyasalarla hemen her şeyi bir biçimde sömürmesinin) bedelini ödememesine ve bunun yanı sıra, öteki gezegenlere ulaşıp, (bilgi, sevgi, paylaşım yerine) oraları da egemenliği altına alma duygusunu aşamamasına karşın, insanın kendini yüce kılmasını onaylamak olası değildir. Her şeyi yönetme ve her şeye egemen olma isteğini/duygusunu (id’ini/alt ben’ini) sorunsala dönüştürüp, yeryuvar erkliğine soyunan, bunu da anamalcı düşüngüyü insana, yaşama ve evrene(!) dayatarak gerçekleştirmeyi düşleyen insan, yeryuvardan önce,

( ve belki de, öteki soylardan sonra) kendi soyunu yok edeceğe benziyor… Bunda Tanrı’yı, yaşamı ve evreni suçlamanın bir anlamı yok. Kesin bir suçlu aranma zorunluluğuyla karşı karşıya kalırsak, o suçlu –belki…-, sığ/sınırlı usuyla kendini yücelten, Tanrı kılan, evren erki olarak duyuran, insanın ta kendisidir…

Nedensellik İlkesi’nin Ötesi

Her şeyin açılımını ya da açıklamasını neden-sonuç ilişkisine dayandırmak, bilindik yeryuvar tavrıdır ve insan merkezli bir tutumdur. Bir başka söyleme göre, hiçbir şey yoktan var edilemez; her şey, neden-sonuç ilişkisiyle açıklanabilir ancak… Böylesi bir düşün, insanın bilimselliğine dayalı bir süreç içinde irdelenebilir. Bu süreçte değişim ve dönüşüm vardır ki, bu da genel-geçer ve kesin-değişmez bir konumu değil, göreceliliği içerir. Bilimsel tüm veriler, insansal ve yaşamsaldır: Geçmişin kesin denilen bilimselliğindeki değişikliklere (yeni kuramlara, paradigmalara) bakarak, bugünün ve geleceğin bilim yaşamının nelere gebe olduğunu açık-seçik ve kesin belirlemek ve belirtmek olası değildir. Bir şey, bir nedenden ötürü vardır ve yoktur görüşüne karşı-görüş olarak, bir şey var olduğu için vardır, demek de olası. Eşdeyişle, bilindik bilimsel, tanrıbilimsel ve siyasal açıklamaların ‘hiçlenme’sinin de olasılığı söz konusudur. İnsan usunun sınırları içinde insanı, yaşamı, yeryuvarı ve evreni, nedensellik ilkesine dayandırıp, kesin, genel-geçer bir vargıya ulaşmak, bir düş, bir düşün, bir düşüngü/ideoloji ya da bir düşülkü (ütopya) olabilir. Bilinenlerle, yaşananlarla, eldeki verilerle evreni çözümlemeye ve yarını yaratmaya kalkmak, üstelik de bunu, insan usunun ve anlağının sığ/sınırlı konumuyla sav konumuna getirmek, bir başka yanılgı anlamına gelebilir ancak… İnsan usuyla, bir şeyi bir başka şeye dayandırmak düşünüyle yapılan her açıklama, bir sonraki açıklamanın da sağlıksız, geçersiz olacağı anlamını taşır ki, burada şu soruları sormak kaçınılmaz olur: ’İnsan usuna ne denli güvenebiliriz?’ ‘İnsan, her şeyi açıklama yetisine iye bir dirim midir?’ ‘İnsan, evrenin odağında, her şeyi belirleme gücüne ve her şeyi kendi için kılma özgür istencine iye biricik erk midir?…’

Anlama ve Yaşama Uğraşı

Bu bağlamda, felsefeden söz açmalı ve her bireyin bir yaşam felsefesine ulaşma uğraşının gerekliliğini vurgulamalı belki… Felsefenin, bilgi dostluğu, bilgi sevgisi, düşünürün/felsefecinin/filozofun, bilgi sever, bilgi dostudur sözcük anlamı… Bilgelik, bilgiçlik, bilmişlik yoktur ne anlamında, ne de içeriğinde… Yalnızca yaşamı, insanı, doğayı, yeryuvarı ve evreni anlama ve yaşama uğraşını vermeyi amaçlar düşünür. Bir başka tanımıysa felsefenin (kesinlikle/zorlamayla bir tanım isteniyorsa!), bu arama, bu anlama, bu yürüme ve yaşama uğraşını, ‘felsefe, yolda olmaktır’ sözüyle dillendirir. Eşdeyişle, yola çıkmak kaçınılmazdır (durmaktan iyidir-güzeldir-doğrudur yürümek), ne var ki, bir yere, bir ime, bir güce-güneşe; cennete, yokülkeye ya da sonsuzluğa uzanma gibi bir savı yoktur: (Seçilerek ya da özgür istençle olmasa da) yaşama gelinmişlik ve sevgiyle, bilgiyle yaşamı anlamaya çabalamak ve yaşamak söz konusudur bu yolculukta: İnsanca… Yeryuvarı ele geçiren biricik erk konumuna ulaşmak, tanrılar yaratıp-tanrılar öldürerek tanrısallaşmak ya da ölümsüzlüğü elde edip sonsuza dek yaşamak gibi bir ereği, ne felsefenin ne de felsefecinin vardır… Anlama ve yaşama uğraşını soru sorarak ve sorgulayarak gerçekleştirir; hiçbir şeyi (önce kendini) kesin, değişmez ve tam (ham-pişmiş/olmuş) olarak görmez. Yaşam yolculuğunun bilgiyle ve sevgiyle anlamlı, güzel (estetik/güzelduyu), iyi (etik/törebilim/ahlak) ve doğru (mantık/eseme) olabileceğini düşünüp, öyle yolunu almaya çalışır… 2×2=4 değildir onun için hiçbir şey; güneşin yarın Batı’dan doğup, Doğu’da batacağı olasılığını da taşır hep yanında… Kuşku, olmazsa olmazıdır her zaman ve uzamda… Siyasayla, törebilimle, bilimle; güzelduyuyla, dinle, varlıkbilimle, güzel bir yeryuvarı paylaşmaya çabalar… Ona ermiş, bilge, yarı-tanrı, yalvaç (peygamber) benzeri yakıştırmalar yapılsa da (ya da övgüler düzülse de), hiçbirine kulak asmaz. (En keskininden, köktencisinden, uç örneğinden dinginine dek) bir düşünür için değer, erdemdir, bilgidir, sevgidir… Ve onun için en büyük varsıllık/zenginlik, ölmeden önce, yaşadığı yeryuvarda (belki) bir anlam bulmak ve bunu herkesle/ her şeyle paylaşabilmektir…

Paylaşamamak ya da Bir Kızılderili Atasözü: ‘Gün Gelecek Kendi Pisliklerinizin İçerisinde Boğulacaksınız…’

Paylaşabilme duygusuna ve bilincine bir düşünürce erişmiş olmak bir erdemken, 21. yüzyıla ulaşılmış olunmasına karşın, ‘insan, insanın kurdu’ olarak birbirini kemirmekten uzaklaşacak uygarlığa ulaşamamıştır ne yazık ki! İnsanda yer eden bu üstünlük duygusunun kökünde, alçaklık duygusu (egosu) söz konusudur. Her şeyin biricik erkliğine soyunma bilgiçliğini yapan bir başka dirime ya da tür/soya (bilindiğince) denk gelinmemiş bir yeryuvar tarihinde, insanın kendini üstün/üst dirim olarak görmesi, belki de (Platonca’nın da ötesinde) bir başka sanallıktır. İnsanın, salt öteki dirimler üzerinde değil, kendi türü/soyu üzerinde de oluşturduğu bu kemirgenlik duygusu, köleliği, dayatmayı, ezinci, açlığı ve zamansız ölümü de beraberinde getirmiştir/getirmektedir. Bunu siyasa, tutumbilim/ekonomi ya da din üzerinden yapan insan, erk olmanın dayanılmaz hafifliği (!) ereğiyle, amaç için her aracı (insan da bunun içinde) geçerli sayabilmiştir. İnsan doğasını (tinsel, düşünsel yapısını: iç doğasını) ve doğayı (dış doğayı) kirletmekten çekinmeyen, bunu ulusallık adına, kendi dışında kalan uluslara ve insanlara dayatan; kendi halkının varlığını ve varsıllığını sürdürebilmek düşüncesiyle, ötekileri (yabancılara, diğer uluslara ve halklara) anamalcı düşüngünün (kapitalist ideolojinin) yayılımcılık (emperyalizm) eylemiyle sömüren, dahası, Yeni Yeryuvar Düzeninde, Küreselleşmecilikle her ulusa baskı getiren ve yeryuvar jandarmalığıyla bütün ulusları avuçlarına alan bir yapılaşma ve de yolculuk, (kime ya da kimlere göre olursa olsun) aynı gemide yer alan kaptanıyla, çımacılarıyla, yolcularıyla (lordlar ya da avam kamaralarıyla!), herkesi suyun (belki de okyanusun) dibine (Titanik örneği) sürüklemekte… Eşdeyişle ve ‘böyle giderse’, yeryuvarı, yüzyıllar boyu insanca (insan olmanın bilincince) paylaşamayan insan, öteki türlerden/soylardan sonra, bir Kızılderili atasözünü doğrularcasına, kendi pisliklerinin içinde boğacak; özce, soyunun sonunu getirecektir…

*********************************

TEILEN
Önceki İçerikGilles Deleuze – DİL NEDİR? (Türkçe Altyazılı)
Sonraki İçerikŞİİR-SİNEMA ya da ADLANDIRMA-DEFORMASYON
Tan Doğan
17 Ocak 1961 yılında İstanbul'da doğdu. Göztepe Pansiyonlu İlkokulu'nda, Haydarpaşa Lisesi'nde, Kâzım İşmen Lisesi'nde ve İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Felsefe Bölümü'nde (Sistematik Felsefe ve Mantık) ve Beykent Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü’nde (İşletme Yönetimi Anabilim Dalı, Eğitim Yönetimi ve Denetimi Bilim Dalı) öğrenim aldı-öğrenim verdi.