Kayıp giden bir şey ‘an’. Öyle ki an dediğimiz anda bile o atomik zaman geçmiş oluveriyor. Hemen bir örnek vermek gerekirse, aynaya baktığımızda bile kendi görüntümüzü değil geçmişteki görüntümüzü algılıyoruz. Buradan Horatius’un o meşhur Carpe Diem’ine gönderme yapmak gerekirse, anı yaşayabilmek bu bağlamda imkânsızdır. Elbette, o, zamanı böylesine atomik, geçmişten doğan ve doğar doğmaz da geçmişe karışan bir bağlamda kullanmamıştır.

Horatius’un sözlerinden anladıklarımı açmam gerekirse: İnsanların büyük bölümü yaşadıkları zaman diliminin ona sunduklarını yaşamak yerine ya geçmişteki bir anıyı ya da gelecekte olabilecek potansiyel bir mutluluğu veya kaygıyı düşünmekteler. Bu da onların anın getirdiklerini kaybetmelerine yol açıyor. Başka bir söyleyişle, Horatius bu sözüyle insanlara şu tavsiyede bulunuyor: Geçmiş geçmişte kalmıştır, geleceğin ne getireceğini ise kimse bilemez. Dolayısıyla hali hazırda içinde bulunduğun anı geçmişte kalan için ya da bilemeyeceğin bir gelecek uğruna harcama. Öyleyse bu düşünce, geçmişi bütünüyle geride bırakıp, unutup geleceğin de getirebileceklerini görmezden gelip sadece anın sunduklarını yaşamamız anlamına mı gelmeli?

Soren Kierkegaard’ın estet kişi olarak tanımladığı insan; can sıkıntısından kaçan, anın getirdiklerinden olabildiğince haz alan kişidir. O kişi ki geçmişi çarçabuk unutan, geleceği pek de dert etmeyen gamsızdır ya da geçmişi ve geleceği şimdinin hazzı için malzeme olarak gören kişidir. Kierkegaard açısından bakarsak insan olma sürecinde estet kişi yadsınmamalıdır, çünkü insan kendini yaratırken bu aşamadan başlar. Ve yine Kierkegaard’a göre insan olmak açısından da insanların büyük bölümü bu aşamada kalmaktadır. Acılarını, devletin, toplumun sana yaptıklarını, yozlaşan hayatını unut! Bak işte keyif alabileceğin malzemeler sunuyorum sana mesain biter bitmez anını yaşa… Şimdi bunları yazarken aklıma birden bire Milan Kundera geldi. Yavaşlık adlı kitabıyla ilgili şöyle diyordu, “Çağımızda unutma arzusu bir saplantı haline gelmiştir, bu nedenle, bu arzuyu tatmin etmek için hız iblisine teslim olmuş çağımız; kendi anımsamak istemediğini bize anlatmak için hızını arttırır; çünkü kendinden bıkmıştır; kendinden tiksinmektedir; belleğin küçük titrek alevini söndürmek istemektedir.” Ülkemiz bu konuda tezlere konu olacak şekilde hızlıdır. Katliamlar çarçabuk unutulur, işkenceler, soykırımlar, faili meçhul cinayetler unutulur. Gündem dakikalar içinde değişir. Gündemi belirleyenler bir katliamı unutturmak için başka bir katliam planı yapmaya bile gerek duymaz artık. Çünkü her şey unutulur. Yurdumuz insanı, keyfim yerine gelsin de başımda gerekiyorsa hırsız olsun diyen insandır. Sistem ona bol miktarda unutturucu sunar, o da bu unutturucuları almaya teşnedir zaten.

Epikür’ün o meşhur sözünü hatırlayalım: “Ölümden korkmak anlamsızdır, çünkü yaşadığımız sürece ölüm yoktur, ölüm geldiğinde ise artık biz yokuz.” Epikür’e iki sebeple katılamayacağım. Birincisi, yaşarken de ölüyor ve doğuyorum. Bedenim hem dışarısıyla hem de kendi içinde savaş veriyor, binlerce hücrem ölürken binlercesi yaşıyor. İkincisi, yaşam içinde öleceğim gerçeğinden daha açık ve seçik bildiğim bir gerçek yok. Bedenin toprağa karışıp başka hayatlara hayat veriyor, sözlerin ve kitapların başka insanlara aktarılıyor diyebilirsiniz bana. Bunları çok duydum. Bütün bunlara rağmen ölen benim. Gelecekte, bedenim toprağa karışsa da; sözlerim, kitaplarım insanlarda yaşayacak olsa da söyleyemediklerim de var, içimde sakladıklarım, kimseyle paylaşamadıklarım… Onlar da başkalarında yaşayacak mı? Demem o ki, hiçliğin farkındalığı insanla başladı ve insanla sürecektir. Bütün bunları söylemekten kastım şudur: Ölümden fazlaca korkanlardır an dediğimizi en saplantılı biçimde yaşayanlar. Biz anı ne kadar yaşarsak yaşayalım kaçınılmaz gerçek ensemizdedir. İşte belki de bu yüzden sanatı icat etmiştir insan. Zira sanattır insanı tüm zamanlardan sıyırıp alan ve ona birçok zamanı bir arada yaşatan.

Sait Faik, yazmasam çıldıracaktım demişti. Hadi biraz açalım bunu. Ben geçmişte yazmamaya karar vermiştim. Sıradan bir hayat yaşamak istemiştim. Şimdi görüyorum. Gördüklerim karşısında irkiliyorum. Yazacağım; çünkü yazmazsam çıldıracağım. Sait Faik’in Haritada Bir Nokta adlı öyküsünde anlatıcı yazarın geçmişini, şimdisini ve gelecek kaygısını açık bir biçimde görürüz, zamanları iç içe yaşantılarız. İşte Tanrısal olan ya da sanatsal olan bana göre budur. Bir heykel, müzik ya da resim bize asla sadece o anı vermez. Belli bir zaman diliminde üretilmiş olsa da iyi bir sanat eseri bizi bir nevi zamansız bir zamana sıçratır, değerini de bir bakıma buradan alır.

Dostoyevski, “Beni korkutan tek bir şey var. Acılarıma değmemek,” demiş. Katılıyorum. İnsanı kurtaracak şey ne andan alınan zevk ne de ölümden sonra vaat edilen cennettir. İnsanı çektiği ve çekeceği acılar kurtaracaktır. Bunu söylerken mazoşist bir tutumla geçmişin acılarını hatırlayalım ve geleceğin felaketlerini kurgulayalım demiyorum. Geçmişi unutmadan ve kalbimizde geleceğe dair taşıdığımız kaygı ve umudu görmezlikten gelmeden yaşayalım, diyor, diliyorum.

 

Desen: Andrew Wyeth