Vuslat Saraçoğlu

Son zamanlarda, sinemamızın Tarkovskileşme hali söylene gelen bir şey. Ağır atmosferle, durağan kamera kullanma üslubuyla, artık bir yönüyle sıkmaya başlayan bireyin yüceltilmesini de, belki bu yönde söyleyebiliriz. Buna rağmen, küçük insanların sorunlarını içinde taşıyan ve eleştirel bakışı kendine dert edinmiş, topluma dair söyleyecek bir sözü olan yönetmenler ortaya çıktı bir yandan. Vuslat Saraçoğlu, benim için böyle bir yönetmen. İlk filmi, Borç (2018). Fakat kendisini, ilk olarak Murat Düzgünoğlu’nun yönetmenliğini yaptığı Neden Tarkovski Olamıyorum (2015) adlı filmden tanıyoruz daha çok, oyuncu olarak. Neden Tarkovski Olamıyorum, egemen film endüstrisine ve kalıplaşmış sinema algısına yönelik sert bir eleştiri filmi. Senaryosunu kapı kapı dolandıran bir yönetmen, her seferinde aldığı zevzek ve ezber cevaplar…vb Sinemamızın tekelleşmesini de, belki de en dokunaklı şekilde gösteren bir film, Neden Tarkovski Olamıyorum. Filmin eleştirel sorusu şu; Piyasaya mahkum olacak mısın, yoksa olmayacak mısın?

Gelelim, Borç’a. Borç, daha önce Kıvanç Sezer’in yönetmenliğini yaptığı Babamın Kanatları (2016) isimli filmle ilginç bir akrabalığa sahip. Babamın Kanatları, son günlerde geçirdiğimiz yaşamsal çıkmazlığın getirdiği ve gelir dağılımının eşitsizliğiyle de meydana gelen ve birçok psikolojik yıkımın sonucu, intihar olaylarını aydınlatıyor. Filmde alt orta sınıfa ait bir inşaat işçisinin biriken maaşlarını alamamasıyla yaşadığı çıkmazlar ve patronun onu sürekli olarak oyalaması var. Kapitalizmin görünen ama persona arkasına sığınan ‘güler yüzlü iş verenin’, çalıştırdığı işçisinin emeğine hegemonya kurmasıyla, iyi bir insan olan İbrahim melankoliye düşerek intihar ediyor. Onu bu duruma iten ise patronun iki yüzlülüğü ve sömürü sistemidir. İbrahim, filmde mutlak bir yalnız. Bu mutlak yalnızlığa kim yol açtı?

Bütün bunların, Borç filmi ile alakası şu yönde: işçi ve patronun ikili ilişkisindeki çıkmazlık ve alt orta sınıf içerisinde görebileceğimiz insanların yaşam içerisindeki çaresizlikleri. Ama tabi burada yukarda değindiğim gibi intihar yok. Borç’taki, ana karakter Tufan intihar etmiyor ama içinde olduğu yaşam onun sanki onu intihar eşiğine getiriyor gibi. Tufan, küçük bir matbaada çalışan işçidir. Eşi ise, evin içinde kadının mahremiyet alanındaki rolünden bireyselliği var etmeye çalışan biri. Simge ise kızları ama evin içindeki en kırılgan olanı ve masumiyeti temsil ediyor. Bir gece ansızın, hiç umulmadık bir şekilde yan komşunun yani, Huriye’nin rahatsızlaşmasıyla gelişen allak bullak olaylar meydana geliyor…

Komşu ve komşuluk ilişkilerinin bizim toplumumuzdaki eskiden beridir yansıması sanırım, yardım üzerinedir. Yardım ve komşuluk, birbirinden ayıramayacağımız bir ilişkiye tekabül etmektedir. Ama ne komşunuzu seçebilirsiniz, ne de olacak olaylarının gelişim şeklini. Klişe motto ise şudur: yarın kime neler olacağını bilmiyoruz. Dinler de, özellikle Hristiyanlıkta komşunu sev önerisi insanlara aşağıdan gelen otoriteyi dikte ediyor. İsa’nın vaazları da bunun üzerine kuruludur bir yönüyle. İşin teolojik ve teleolojik boyutunu isteyen arkadaşlar araştırabilir. Ama burada vurgu yapmamız gereken yer belki de şudur, iyilik. İyilik yapmak için, komşumuzu sevsek de sevmesek de ona yardım etmek zorunda mıyız? Yardım ettiğimizde neler olur, etmediğimiz de neler olur? Spinoza’nın bize öğrettiği gibi neşeyi yaşamımızda iyi bir insan olmak için canlı tutmamız, komşumuza yardım etmeye mi bağlı? Bu sorular filmin içinden çıkan, sorular… Filme dönersek, Tufan, bakacak kimsesi olmayan Huriye hanımı ortada bırakmamıştır. Huriye hanımın tek bir kızı vardır, ama o da annesinden ne haberi vardır ne de bir şey. Dolayısıyla, annesinin rahatsızlığından dahi bir haberdir. Tufan, kızla buluşur annesini yanına alması için, fakat olumlu bir sonuç çıkmaz. Sonrasında, Tufan buna rağmen, onu aramayı bırakmaz. Annesini evine almış, bakımını üstlenmiştir. Sonuçlarına katlanmaya hazırdır. Tufan, her ne kadar bir sınanma sarmalına tutulsa da, iyi bir insan olmaya çalışır.

Filmin genel sorunu, ‘iyi bir insan olmaklığın’ altında neler olduğudur. Ama belki de bu iyi olmaklık, Spinozacı bir iyiliği imler. Kedere düşen ve uzaktan değil yakından olaylara nüfuz eden, karşısındaki insanın üzüleceğini düşünerek üzüntüyü göstermeyen, neşeyi seçen bir iyilik. Neşeli, bir insandır Tufan. Dışarıdan, sevinçli içeriden ise kederli bir ruhtur, melankoliktir. Deyiş yerindeyse, tam bir Spinozacı ruhtur. Yaralanmış bir kargayı (Atom) boşuna eline alıp veterinere götürüp baktırmaz, ya da evine getirip ona bakmaz. Huriye hanıma yaptığı gibi, yoksa Huriye hanım da bir karga mı? Bilemiyoruz. Filmin ana karakterinin görünümü budur.

Fakat başka şeyler de vardır filmde. Daha önce de yukarıda değinmeye çalıştığım gibi, bir işçinin kapitalist sisteminin içindeki debelenmesidir ortaya çıkan. Aynen, Babamın Kanatları’nda olduğu gibi. Toplumsal olarak insanların eylemleri ütopik olarak gelişmek amacı taşır kuşkusuz bu da Don Kişot’çuluğumuzun kanıtıdır, diğer yandan da kapitalist, emperyalist sistemin sürekli olarak kendini hatırlatmaktadır. Bu matbaa ya muhtelif iş yerlerinde, genelde bir patron veya bir burjuva aracılığıyla olmuştur. Zaten patron demek, burjuva demek değil mi?

Kapitalizm ve emperyalizm nedeniyle -sosyo-tarihsel olarak-karşılaştığı olumsuzluklar, çalışan insan içindir. Max Weber’in, hipotezine göre bu, 17.yy’dan beri ortaya çıkan kapitalizmin kuşkusuz çalışma etiğini deforme ettiği sosyal evredir. Alt orta sınıf insanın sürekli çıplaklaşması ve mutlak olarak yalnızlaşması ortaya çıkar. Böylece, bireyin eylemi kilitlenir. Her türlü iç ve dış baskıya kolayca maruz kalabilir. Weber’ci ekonomik koşullara göre insan geçmiş ve gelecek arasında kalmıştır. Ekonomik koşulların kökenini burada kapitalistin tasarrufuyla açıklamak, bir işçinin varlık durumuna yansıtılan tahakkümü yok saymak demektir. O halde eğileceğimiz yer, işçinin yeridir. Zira yeri her daim sallantıda olmuştur. Örneğin, işçinin sömürülmesi, sermaye biçimlerinin kısıtlanması bu sallantıyla bir olur. Weber’ci kültürel karamsarlık gelir.

Weber, işçilerin sömürülmesini anlatırken çokça rastlanan ama nedense pek kimsenin dikkat çekmediği bir yere odaklanır. (Marx hariç, o bunu farklı bir yere çekmişti) Yani, bu sömürü sisteminin işçiyi bir köle haline getirerek onu demirden bir kafese hapsetmesini anlatır. Akabinde, işçilerin sömürülmesi konusunda sermayenin çilecililikle berber ilişkili olduğunu söyler. Sermaye kapitalistin tasarrufundadır, çilecilik ise işçinin. Kapitalizmin ruhu, sömürüyle yan yana durarak işçiyi etkisiz hale getirir. Çünkü kapitalizm ruhu ya da kapitalistin tasarrufu hep daha çok para kazanmak üzerinedir, daha çok, daha çok para… Verhangnis yani, kara talih, kader ya da melankoli işçinin olur. Diğer yandan, bir tür kabuk oluşur. Gehause, için Weber şöyle der:

Günümüz kapitalist ekonomik düzeni, bireyin doğar doğmaz içine daldığı kozmosdur ve birey olarak içinde yaşaması gereken gerçek ve değişmez bir mahfaza (Gehause)’dır. Birey piyasa ağının gerektirdiği ilişkilere dahil olduğu ölçüde, bu ekonomik düzen ona kendi davranış normlarını benimsetir.”1

Yukarıdaki tümcede Weber’in dikkat çektiği sözcük Gehause’dır. Bu sözcük, bireyciliğin çöküşünü getiren koşullarına işaret eder. Demirden ya da çelikten oluşturulmuş kafestir, kabuk. Kapitalizm uygarlığı, normalleşmiş kötülüklerin temsilini ifade eder ve işçinin davranışlarının dizginlenmesi ve biçimlendirilmesini. Ve birey insafsızca dayatmalara maruz kalır. Michael Löwy’nin de deyimi ile, “İnsanı demir parmaklıklarının ardında hapseden bu alemin adı, doğrudan ve apaçık biçimde dile getirilmiştir: ‘günümüzün kapitalist ekonomik düzeni.”2

Sanırım az çok anlatmaya çalıştığım şeyler kafalarda yerini bulmuştur, o yüzden çok fazla karma karışık hale getirmeden bu meseleyle ilgili şunu diyebiliriz sanırım; bu günümüzün kapitalist ekonomik düzeninde işçinin elinin kolunun bağlanması, Weber’ci olarak işçinin dönüp dolaştığı, demir kafestir, mutlak yalnızlıktır, melankolidir. Borç’daki Tufan karakteri de Weberci anlamda böyle okunabilir. Çünkü dükkanda beklenmedik bir anda hırsızlık meydana gelir. Bu sıralarda, Tufan, Adil içeride birikmişlerini almak isterler ama ne yazık ki, patron yani Vahap abi onları oyalar, başından salar. Adil kızını hastaneye götüreceğini söyler, ‘zor durumdayız, Adil gene de bir şeyler yapmaya çalışırız’, diye söz alır patrondan. Patron, eline ufak miktar sıkıştırarak başından savar. Tufan ise, arabanın taksitini yatırmak zorundadır. Ama o da alamaz hiçbir şey, aldığı tek şey ‘sigortayı bekliyoruz’ cevabıdır. Gerisin geriye döner, elinde bir tepsiyle kahve getirdiği odanın dışına. Derken, dükkandan çalınmış olduğu iddia edilen mallar için müfettiş gelir, patrona hırsızlık vakası ile sorular sorar, raporuna geçirir.

Ama dükkanın sigortalı olduğu sonradan anlaşılır. Parasız kalan, ne yapacağını bilemeyen Tufan ise, çareyi Mukaddes’e gelmede bulur. Sigortanın akıbetinin iki güne belli olacağını söyleyen Tufan, Mukkaddes’ten gün paralarını ister. Sonuç gene hüsrandır. Para yoktur, ne çare. Borç gırtlaktadır ama arabanın taksiti ödenmek zorundadır. Öte yandan Mukaddes, zaten Huriye teyzenin bakımıyla bizzat ilgilendiği için belki de en fazla ezilen ana karakterdir filmde. Filmin içinde bazı sahnelerde onu ağlarken görürüz. Bedenin içinden gelen çıkmazlık duygusu onu o eve hapsetmiştir. Tufan ise, bir hapisten farksızdır. Bir yabancıdır, çünkü ne içeridedir ne de dışarıdadır. Hatta onun bir kamusal alanı olduğundan bile şüphe edebiliriz. Ve Tufan Mukaddes’e Huriye teyzenin hiç para alıp almadığını sorar, kastettiği para üç aylıktır! Tam o sırada, Simge Huriye teyzenin parasını onu hiç sormayan, ilgilenmeyen kızına gönderdiğini öğrenir… O halde burada şu soruyu sorarız, komşu burada iyi midir? Komşuya edilen yardımın sonucunun karşılığı bu mudur?

Son olarak, bu filmin söylediği şey; Weberci kültürel karamsarlığın timsali olan demirden kafese düşmüş insanın yazgısıdır. Orta sınıf bireylerin küçük yaşamlarına minör bir bakıştır bu film. Kapitalizmin uygarlığının yarattığı ortamın içinde imkanları sınırlı insanların iyilik etmeye çabalamasını gösteren bir filmdir, Borç. İyi olmayı karşısındakinin gözüne sokmayanların, filmi.

Bu film bir yönüyle de, normallikle beliren, tekrar eden eylemlerin de gösterilmesidir, örneğin Tufan’ı ele alın ve yapabildiklerine bakın. Orada habitusun içinde dolanan bireyin, muhtevasını göreceksiniz. Her şeyi ile giydiği gömlekten gittiği yerlere kadar. Melankolik neşe sahibidir, Tufan. Mukkades de öyle. Onlar iyi insanlar ama sosyal düzenin bozukluğu onları kaygılı, yalnız yapmıştır. İyi insanların kaderi, melankolik olmaktır.

1 Protestan Ahlakı ve Kapitalizmin Ruhu, s.29.

2 Demir Kafes, s.64

TEILEN
Önceki İçerik(DOSYA) Ruskin üzerine…
Sonraki İçerik(DOSYA) Ruskin’in On Dokuzuncu Yüzyılın Fırtına Bulutu Üzerine
Övünç Demiray
1986 Yılında Sivas’ta doğdu. 2007 Yılında Mersin Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi Heykel bölümünü kazandı. 2010 Yılında Mersin Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi Resim bölümünü kazanarak 2013 yılında mezun oldu.2014 Yılında, Mersin Üniversitesi Güzel Sanatlar Enstitüsü Resim Ana Sanat Dalında Yüksek Lisans kazandı. Halen eğitimini sürdürüyor.