Bu hale nasıl geldik hatırlamıyorum. Ne zamandır kendimde değilim bilmiyorum. Hafta sonu kaçamağı, ufak bir tatil, neler oldu? Ah, sevgilim, yanı başımda cansız bir şekilde yatıyor. Farkındayım ama artık umursayamam, hayatımı kurtarmalıyım. Buradan uzaklaşıp gitmeliyim. Sadece boşluk; sanki tüm renkler bilinmeze doğru yitmiş gibi. Tek bir hâkim renk var, aslında tüm renkleri içinde barındıran ama sadece boşluğu gösteren o tek renk.  Beyaz… Tüm orman… nasıl? Ve sessizlik… Bütün bunların anlamı ne? Sanki fizik kuralları, tüm alışılmışlıklar bizi kaderimize terk etmiş. Gözlerim acıyor, boşluk çok yoğun, zihnimi elinde tutarcasına benliğime baskı yapıyor. Bazen hiç bir şey göremiyorum, gözlerimi kapatsam da nafile. Zira renksizliğin rengi her yerde…

İşte tam karşımda duruyor, hayal mi görüyorum diye gözlerimi istemsizce açıp kapadığımdaysa nefesini hissedecek kadar yakınımda buluyorum. Her şeye karşı çıkarcasına simsiyah bir şekilde önümde dikiliyor. Bir kurt… Ormanın efendilerinden biri. O da kaybolmuş olabilir mi? Geldiğini bile duymadım, fark etmem imkânsızdı. Sürüsünü etrafta göremiyorum ve ondan bir an bile korkmuyorum. Anlıyorum ki o da boşluğun tam ortasında. Israrlı gözlerini göz bebeklerimin içine dikmiş öylece bakıyor.

Kurdun gözleri üzerimde…

Çürük nefesinden rahatsızlık duysam da kıpırdayamıyorum, sanki ona saygısızlık etmekten çekinircesine.

Kurdun gözleri üzerimde…

Boşluğun kendisi kadar etkili. Ruhumun derinliklerini görmek için yaratılmış.

Kurdun gözleri üzerimde…

Kurdun dişleri sevgilimin etinde!

Normallik yetimi kaybetmiş olmalıyım ki bu beni dehşete düşürmüyor. Aramızdaki tinsel saygı töreninin nedeni anlaşılıyor. Güçlü dişler ayak bileğini parçalayarak çekiyor. Tüm vahşiliğini umarsızca sergiledikten ve açlık dürtülerini yendikten sonra kanla sulanmış çenesini bana doğru yavaşça kaldırıyor. Ne var ki bende baktığı tek noktaya, gözlerimin içindeki o ruhsal kuyuya bilgiç bir şekilde sırıtıyor. Gözlerimi ondan ayıramıyorum ve kaderimi anlıyorum.  Arta kalan parçaya bir hayvan gibi atılıyorum, ona kendi dişlerimi geçiyorum. Ne zamandır açım bilmiyorum…

Yine kendimden geçmiştim, vahşi ortalıkta gözükmüyordu. Etrafa baktığımda ne yaptığımı hatırlıyorum, ah zavallı sevgilim. Başımıza gelenler hangi kötücül tanrının oyunuydu kim bilir. Saçlarına son bir kez dokunuyorum ve onu usulca öpüyorum. Yitip giden kokusunu içime çekmeye çalışıyorum ama beceremiyorum. Ayağa kalkıyorum, üstümü düzeltiyorum ve boşluğa doğru ilerliyorum…

Kendimi yitirmeye ve yeniden kavuşmaya artık alıştım. Boşluğun rengi beyaz… Sanki hiç gece olmuyor. Zaman ve aitlik kavramını tamamen yitirdim. Bu yüzden fiziksel tükenişlerimin farkında olmayabilirim. Bazen uyandığımda bıraktığım son noktada bulmuyorum kendimi. Beyazlığın bir karabasan gibi üzerinize çökeceğini hayal bile edemezdim. Bazen vahşi arkadaşımı uzaktan görüyorum. Siyah rengin, boşluğun içinde gerçekleri simgelediğine karar verdim. Zira tüm gerçekliğiyle bahtsız yüzüme gülen oydu. Ondan başka canlı da görmedim…

Yeni bir uyanışın ardından bu sefer açlıktan gerçek anlamda ölüyordum. Gizemli uykularımın normal ölçütten daha fazla olduğundan şüphelenmeye başladım. Ama dinlendiğimi söylemekten uzağım çünkü her seferinde kendimi daha da bitkin buluyorum. Sürünüyorum… sürünüyorum. Yön duygumu uzun zaman önce terk ettim. Sadece kaybolmuş ve amaçsız kalmış biriydim. Sadece nefes aldığım için yaşıyordum. Bunu yapmayı bırakmam yeterdi…

Bir gölge, boşluğun ortasında mı? Gözlerim, göz kapaklarımdan bile içeri sızan yoğun beyazlığa alışmıştı ama bu grilik, çölde aniden karşınıza çıkabilecek bir vaha gibi kalbimi fethetti. Bir şehrin siluetini andıran ve süründükçe önümde yavaş yavaş büyümeye devam eden karmaşık bir yapı. Ve ben gri şehrin kapılarından sürünerek geçtim. Geçtiğim anda gücüm geri gelmişe benziyordu. Gri, bir şeylerin üzerini örtebilir ve sizi saklayabilir. Ama neden saklandığınızı dahi bilmiyorsanız bu beyaz bir sayfanın üzerindeki kir kadar nazik bir şeydir. Şüphesi ise bir o kadar bulaşıcı… O yüzden fazla heveslenmedim. Düşüncelerimden sıyrılıp ayağa kalktım. Görüş açım değişince şehir sandığım vahanın kasaba boyutlarında olduğunu anladım. İki sürünüş gerisi tamamen bakir beyaza bulanmışken burası sadece griydi. Belki koyu bir gri… Ev diyebileceğimiz formsuz yapılar mevcuttu. Aldırış etmeden kapılardan birine daldım ve midemi doldurabilecek bir şeyler aramaya koyuldum…

Ekin Urcan

Gri’ye alışmak o umarsız beyazlıktan daha kolay ve anlaşılır olmuştu. Burası özel bir alan gibiydi, soyutlanmışın içinde soyutlanmıştı. Geceye benziyordu. Burada ne yoruldum ne de acıktım. Ben gri oldum, gri ben oldu… Çarpık, formsuz ve -gerçek bir sanatsever olarak- grotesk olarak tanımlayabilirdim burayı. Bazen gözünüzün ucundan koyu gölgelerin geçtiğini görür olursunuz ama bakışlarınızı oraya çevirdiğinizde onları fark etmeniz imkânsızdır. Yine de Gri’nin içinde gerçekten hareket eden somut şekiller vardı. Oradalardı. Buranın yerlileri ya da benden farksız bir şekilde kaybolmuşlar, kim bilir? Ama sanki başıma gelecekleri önceden haber verircesine… Zira o insansıların yüzleri yok, saçları ya da sesleri yok ve varlığımı henüz hissetmediler…

Nereden geldiği belli olmayan, üzgün bir adamın iniltilerini anımsatan derin bir uğultu evrendeki tüm sesleri yutuyor. Beyazın, grinin ve siyahın evrenini. Buranın yerlilerinden biri olabilir miydi? Hiçbir fikrim yoktu. Ama kendimi ona eşlik ederken buldum, eğer bunu başarabilseydim! Gözyaşlarımı geri isterdim -zira gözlerimden akan gri küller acı verici.- Ama onlar da ruhumla birlikte satılmış olmalı. Lakin gözlerim daha önce görülmemiş harikaları görebiliyor artık. Her şeyin gerçek yüzüne bakabilirim. Bunların tarifini istemeyin benden, çünkü şu an kendimi ifade edebilecek vaziyette değilim. Ama kendimi ilk defa özel hissediyordum. Eski yaşantım ve şimdinin emin olamadığım kucağında. Belki de yalanlara inandırdım kendimi, huzur veriyordu, yalnızdım ve yine bunu seçerdim. Ama aynı zamanda lanetlenmiştim. Çünkü her şeyin gerçek yüzüne bakarak hiçbiriyle arkadaş olamazdım. Onlar bana bakıp göremezlerken ben onlara fısıldayamazdım…

Siyah içkimi yudumlayıp tükürdüm, eğer yeterince ileri giderseniz tüm zihninizi ele geçirebilecek bir zehri yudumladığımın farkındaydım. Ama bu tehlikeli oyun beni oyalayan yegâne oyuna dönüşmüştü. Sonrasındaysa haz geliyordu. Kendimden geçiyor ve halüsinasyonlar görmeye başlıyordum…

Burası, hiç bir şeyin merkezi olmayan ama her şeyin ortasındaki bu lanetli yer. Unutulmuşluğun, yalnızlığın kalabalık sokaklarına sahip olan bu yer. Kurulma amacı nedir? Hangi tanrı böyle bir sahneyi hazırlar? Daha önce karşılaştığım ama artık yüzünü hatırlamak istemediğim birisi olabilir miydi? Onun gözlerine bakmışlığım var mıydı? Kendimi kaybedişimin ayak izlerini bana hatırlatan o muydu? O? Kara mizahı seven biri olmalıydı. Hangisine inanıp hangisini görmezden gelmeliyiz ve sorarım size duvarlar neden dans eder? Sonunda keşfedebilirim ama cevaplara ihtiyacım olduğundan emin değilim artık…

Çıplak duvarlarımdan birine yaslanarak çömelmiştim, hımm… hımm… hımm… gözlerimi açtım ve karşı duvara doğru bir hasmıma diker gibi diktim bakışlarımı… hımm… hımm… hımm… yerimde sallanıyordum… hımm… hımm… hımm… aslında o duvarı daha çok severdim… hımm… hımm… hımm… üstelik üzerindeki şekiller daha cazipti… hımm… hımm… hımm… beynimiz rastlantıyı sevmez… hımm… hımm… hımm… her zaman noktaları birleştirmeye ve şekilleri tanıdık biçimlere çevirmeye uğraşırdı… hımm… hımm… hımm… kesinlikle o duvarda suretler olmalıydı… hımm… hımm… hımm… ama şimdi rahattım… hımm… hımm… hımm… delilik sınırı adına, rahat bir nefes… hımm ve hımm…

Sabit duran nesnelerden daha sabit durmayı başarabilir misiniz? Burası ne çeşit bir sirk? Yeni oyunumun kesinlikle başyıldızı bendim. Duvarlardaki suratlar, hepsi yüzüme gülebilir ama perdenin arkasındaki takdirleri ben toplarım. Bazen de şehvetle ödüllendirilebilirim ama bu bir sır…

Deliliğini algılamak nirvanaya ulaşmak gibidir. Bu göreceli bir şey değil çünkü kendimle alakalı. Onu özümseyince onun üstüne çıkabilirsiniz ve şimdi farkındalığa varmıştım. Boşluk acımasızdı ama gri insanı çıldırtıyordu. Hem de hiç belli etmeden sizde afyon etkisi yaratarak. Hep gece gibi olan yerin aslında hiç uykumu getirmediğini anladım. Yorulmak kelimesini bile unutmuştum. Siyah içkim ve çocuk oyunlarım aklımı elimde tutuyordu ama öte yandan onu benden alıyordu. Gri her şeyi gri yapana kadar durmak nedir bilmezdi. Ve şimdi duvarlarımı tırmalayan ve kapımı yumruklamaya başlayan seslere bakarsak yüzü olmayan adamlar beni sonunda fark etmişe benziyordu. Bunun tam da algı noktasına denk gelmesi ironik bir tesadüf müydü? Benden kurtuluş umudu mu yoksa buradan def olup gitmemi mi bekliyorlardı? Ki yeniden yaşamaya başlasam da zaten ölü sayılırdım…

Anlıyorum ki deliliği seçmiş olanlar tarafından kutsal sınırlarından kovuldum. Artık onlardan biri değildim ama düşmanca değil eski bir arkadaşı uğurlar gibi nazik davranmışlardı. Ender bir araya geliş törenlerinden biri olmalıydı bu. Dışarıda sırıtkan vahşi beni bekliyordu. Gri ardımda kalmıştı, siyah tam önümde ve boşluk her yerdeydi. Ve ben elimdeki son içki kadehini boşluğa içtim, boşluk gibi içtim!..

Bayılmıştım, yorulmayı gerçekten özlemiştim. Ama emindim ki delilik içimde bir yerlerde doğru ânı kollayana kadar hep orada kalacaktı. Uyandığımda yine yer değiştirmiş olduğumu gördüm. Boşluk karakterini değiştirmemişti, griden bir iz yoktu ve kurt her zamanki gibi, olması gereken zaman gelmeden hiçbir yerde gözükmeyecekti. Her şey bıraktığım gibiydi…

Hareket etmedim, hayır yeniden delirmiyordum, şu an için gerekli görmezken bu kadar çabuk olmasına izin vermezdim. Ama belki de ondan daha tuhaf bir şey yapıyordum. Cevapları arıyordum. Uzun zaman sonra… Neler olmuştu? Başımıza ne gelmişti?.. Ah sevgilim. Seni hatırladım bak. Kaypak sevgilim. Her zaman istediğin o kaçamak değil miydi bu? Sadece sen ve ben. Ama sadece sen ve sen’e dönüşmüştü. Bunu biliyordum. İtirazım yoktu, yanında olmak yeterliydi. Sonra zoraki sevişmemiz, her zamanki gibi sonradan açılmıştın, yine kendini vermiştin, rahatlamıştın. Zevki seviyordun, onu kışkırtıyordun, kendini böyle kuruyordun. Beni umursamıyordun. Normal şartlarda ben de beni umursamazdım birleşmelerimizde. Sadece seni tatmin etmek, merkezin olmak ve seni merkezin çekim kuvvetinde ölesiye sarsmak görevim olurdu. Zevkli bir görev ama sen en sonunda beni mutsuz etmeyi becerecektin. Ama bu sefer kendimi umursamaya karar vermiştim. Belki hava değişikliği, belki romantizm, belki de ormanın hayvani güdülerimi açığa çıkarışı… Senin cevapları bulduğuna eminim ama artık bana açıklamaktan uzaktasın. Sonunda, o patlama anında, iç dünyam seninkiyle çakıştı, dünyam her tarafı kapladı. Bunu galibiyet olarak görseydim adına Boşluk demezdim! Boşluk benim yaratımım, kendimi yok ediş biçimim, içindeki renk, içimi dışarı fırlatışım, zihnimin en karanlık alanı. Ama sana zarar vermek aklımın ucundan bile geçmezdi. Seni seviyorum…

Kaçıyordum, kendi zihninin karanlığında ölmeyi kim ister? Vahşi peşimdeydi. Artık cevapları bulduğum için yaşayacak ve boş boş dolanacak bir gayem kalmamıştı. Belli ki kendi kendini imha düğmesi harekete geçmişti. Kaçma şansım yoktu, onu durdurma şansım da. Avcı ve av bendim. Kim kendini kendisinden kurtarabilirdi?..

Üst gövdesinin yarısı yenmiş biri olarak diyorum ki: Gerçekler her zaman gerçeklerdi, onu çarpıtabilirsiniz ama değiştiremezsiniz. Ama şimdi gerçeklere ihtiyaç yoktu. Siyah tüm çıplaklığıyla yüzüme son bir kez gülmüş ve ortadan yok olmuştu. Onu yok eden bendim. Gri benimle yok olacaktı. Deliler bendim. Ben zamanını söylediğimde boşluk da yok olacaktı. Boşluk bendim. Ama isterseniz buna mucize deyin. Renkleri görüyorum, ölü renkleri. Kelebekler. Zemine saçılmışlar…

Bin kelebek ölüsü ayaklarımın altında çiğnenirken gök kuşağı renkleri saçıyor. Çıkardıkları çıtırtı melodi gibi. Ölülerinin üzerine uzanıyorum ve benden daha üst bir kavramın üzerime basıp mucizemi açığa çıkarmasını bekliyorum.