Bırakın ölüler ölülerini gömsünler…” Hz.İsa

İnsanoğlu canlılar âleminde kabiliyetlerinin çeşitliliğiyle tanınır. Ne tek ve en başarılı hüneri koşmak olan bir attır, ne de kocaman bir kimya laboratuvarını küçücük bedeninde taşıyan naif bir arı. Fakat Yeni Türkiye’de -büyük ambalaj çağında- dil, mitos ve ritüelde meydana gelen değişimleri izlemek, neyin neye tekabül ettiğini, gösterilenin neler sakladığını aynı zamanda saklarken neleri işaret ettiğini çözmek, güzellikleri ve çirkinlikleri bir düşünce sistematiği çevresinde döndürüp soğutmak, ayrıntı müzecikleri kurmak, Genet’in tabiriyle biz ‘kütle’nin dışında kalanların sanırım tek ve en başaralı meziyeti oldu!

*

Türk’ün Türk’e Türk propagandası sattığı (?) ve adeta Yeni Türkiye’nin bir simülasyonu olan Yemekteyiz yarışmalarına benzeyen bu ambalaj çağında bizi her fırsatta, sınıf farkı gözetmeden, yüce bir ‘gösteriye’ davet eden mevcut kurum ve düşünce bataklıkları bize bağıra çağıra şunları söylüyor: Şartlar ne kadar berbat olursa olsun tüm koşulları kendini özel ve mutlu hissedeceğin sanal bir dünya için kurgula! Elbette ki sen bir mucizesin ve koşulları kurgulamak senin yani mucizenin hakkıdır. Hastalıklı bir yaşantıyı sürdürebilmenin maliyeti, tedavinin maliyetini gölgede bırakmış da olsa, hayatın plastik bir tüpe, demir ciğerlere yada böbrek cihazlarına takılı halde de sürse uzun ve özel yaşamaya devam et! Seni sağlıksız şehirlerde ve hasta edici işlerde yaşatabilmenin maliyeti dev boyutlara tırmanmış olabilir lakin sen bunları dert etme; önce öl, sonra öde!

Kütle’ye mutluluğun vaz geçilmez bir ilke olduğunu aşılayan yönlendiriciler ölümü bir tüketim aracına dönüştürdüğü gibi sevinç/söyleşme alanımıza da musallat olmaktan geri durmuyor. Alicenap bir sessizliğin kıymetini idrak etmiş ve yaşamını bu eksende tamamlamaya yeminli biz kullarının içinden bile birdenbire bir Leviatan canavarı çıkarabiliyor. İnsan münasebetlerindeki içtenlik sathını, görünmez pençesiyle, suni bir şölenin sınırlarına kolaylıkla çekilebiliyor. Dilin hakikatle kurduğu o kanonik ilişkinin tam ortasına, her şeyi un ufak etmeye muktedir bir değirmen taşı gibi düşüveriyor. Bu değirmen taşının altına izafi anlardan saptayıp sabitlediğimiz bir edim olarak giren mutluluk, modern tecrübenin sefaleti olarak, yıpratıcılığın ve kimliksizleştirme çabalarının aracı olarak çıkıyor. “…Nice kuşkudan sonra ve saygı duyduğum dostlarımın tavsiyelerine rağmen, araçların sorumlu biçimde sınırlandığı modern bir toplumu adlandırmak için teknik bir terim olarak ‘şenlikli’yi seçtim…” Böyle diyor Ivan Illich. İnsanın, bürokrasi ve makinaların aksesuarı olduğu sanayi toplumun karşısına şenlikli toplumunu koyuyor. Bu sözcüğün Fransızca karşılığına Brillat-Savarin mutfak için teknik bir anlam yüklemiş de olsa sanırım en muteber olanı İngilizcedeki karşılığı, yani Oxford İngilizce Sözlüğü’nde çakırkeyif bir neşeliliğe tekabül eden anlamıdır: İngilizcesi “convival” Latince “com: ile birlikte” ve “vivere: yaşamak” sözcüklerinden oluşan “convivium”dan (ziyafet, şenlik, şölen) türemiştir. Ivan Illich her ne kadar kişisel olanla politik olanı birbirine karıştırmasa da onun kapitalist kurum eleştirilerin altında bir mesihçi dürtünün yattığına eminim çünkü ‘şenlikli’ terimini sık sık kişilere değil araçlara uygulamanın yerinde olacağını vurguluyor. Yine her klasik Marksist indirgemeci gibi –ideolojileri gereği- insanı işin içinden sıyırıp piçleştirme kolaylığına kaçıyor, maalesef.

Oysa ben ‘şenlik’ etiketini önce insana yapıştırmakta bir beis duymuyorum. Şenlikli toplumun temel prensiplerinden biri olan yalınlık insanın konusudur, makinanın değil. Elbette ki daha kapsayıcı erdemin bir parçası olan yalınlık, her zaman şeylerin ve araçların tehdidi altındadır. Fakat yalınlığı, tüm zevkleri değil, sadece insanları kişisel ilişkilerden uzaklaştıran yâda kişisel ilişkileri yıkan zevkleri dışlayan bir erdem olarak tanımlayan her ortalama düşünür gibi ben de insanın şölene olan o tehlikeli tutkusunun farkındayım ve yalınlığı yerinden etmeye talip olanın sadece araçlar ve kurumlar olduğunu hiç ama hiç zannetmiyorum. İnsan mahlûkatı için gösteri ne kadar uzaksa o kadar güven vericidir.

**

Lafı macunlayıp uzattıysam af ola. Şimdi tüm bunların düğünle dernekle ne ilgisi var, diye soracaksınız. Hiçbir ilgisi yok. Daha doğrusu artık düğün derneğin, ucuz bir plaza kokteylinden yahut göbekli iki siyasi parti liderinin –bakın biz de sizler gibiyiz demenin bir başka biçimi olan- kameralar önünde halı saha maçına tutuşmalarından, bağrımıza bastığımız Acun Ilıcalı karşıkonulmazlığından hatta ve hatta bir otoyol inşaatından farkı yok! Evlilik kanunları, kamusal amaçlar doğrultusunda biçimlendirilmiş emniyet sibobları olması açısından bir otoyol inşaatından aşağı değildir. Burada esas olan şey yapılan işin belgelenmesi, düğünde de şantiyede de. Geçenlerde eski notlarımı karıştırırken bir şey dikkatimi çekti: “AMA’nın (Amerikan Tıp Birliği) 1970’teki toplantısına katılan konuşmacılardan biri, çocuk doktoru meslektaşlarına, yeni doğan her bebeği sağlıklı olduğu belgeleninceye kadar hasta saymalarını öğütlüyordu.” Çok tuhaf, modern şehrin havasını soluyabilmek, zar zor da olsa hayatta kalabilmek için sanırım bebek yaşta antibiyotikle doldurulmak gerekiyor… Her neyse, dediğim gibi esas tuhaf olan şey: belgelemek!

Düğünler, gösteriyi belgeler. Zihni çarpıtılmış endüstri köleleri için mutluluk, belgeli bir mutluluktur; banka kredisiyle kurdukları şatafat bu işin sigorta poliçesidir. Binaenaleyh, belge hastalığı bir insan hastalığıdır, Ivan Illich’in zannettiği gibi makina hastalığı değil. Bence Calvino bu gerçeği ilk keşfedenlerden biriydi; bir öyküsünde karakterine, sevdiği kadına gergedan dişlerinden bir kolye yaptırırken ona el çektirip, sevdiği kadına gergedan dişlerinden bir kolye yapmak istediğini söyletmişti. Bir nevi imajı her şeyin önüne geçirmişti. Bunu şimdi daha iyi anlıyorum.

“…İnsanların, yaşamını gelecekteki mutluluk adına organize etmelerine her tanık oluşumda midem bulanır…” diyen Zizek’e katılmamak mümkün mü? Benim bu yazıda düğün hadisesini seçmemdeki sebeplerden biri de, düğünlerin, bu mide bulantısını en tesirli biçimde hissettiğim şeylerden biri olmasıydı. Ek olarak Ivan Illich’in Şenlikli Toplum kitabında araçları, kurumları ve teknolojik gelişimi insan ilişkilerindeki kreatif ve içtenlikli alanı bozan tek zanlı olarak suçlamasını doğru bulmadım. İnsan doğasının iyi olduğunu, onun dış etkenlerden dolayı kötülüğe itildiğini üfüren sayıklamaları doğru bulmadım. Bu suçu biraz da insana pay etmek için düğünlere bulaştım. Bir düşünelim o gönüllü şatafatı: Ziyafetler, dev avizeler, dev salonlar, suratına boya küpü düşmüş baldızlar, kaynanalar vs. Birbirlerinin karikatürleştirilmiş öyküntüsü olan onlarca insan. Düğün salonunu kaça ayarladığını, ne kadar indirim yaptırdığını bir ortaçağ silahşoru edasıyla gelene geçene anlatan bir damat abisi; araya ikincil detayları sıkıştırarak saçmadan kurtulabileceğini zanneden bir dübürzade. Sinematografik bir nehir kıyısında el ele tutuşmuş iki aşk sarhoşu, karşılarında onları yönlendiren bir fotoğrafçı, bir bukalemun. “Şimdi uzaklara bakın ve mutlu olduğunuzu düşünün” diyor, uzaklara bakıyorlar. “Şimdi gelinin duvağını hafifçe kaldır ve alnından öp” diyor ve damat öyle yapıyor. Arkadan kurmalı bebek gibiler. “Şimdi biraz dinlenin” diyor, dinleniyorlar. Sevgililik günlerini anımsıyorlar. Birbirlerine flört günlerinden bahsediyorlar: Kişiliklerinin de yorgunluklarıyla beraber yok olmayacağına dair güvence veriyorlar… Haftaya balayı tatili için Roma’ya ya da Olimpos’a gidecekler; bu masrafları karşılamak için ya üç sene önce çektiler krediyi ya da şimdi çekip üç sene sonra ödeyecekler. Bir akşam vakti otellerinden uzaklaşıp pahalı bir restorana oturacaklar. İşgüzar bir turist gibi önce nerde ne var ona bakacaklar. Sonra, pişirilme usulünden, ona yakışacak mezelerden bihaber seçtikleri balıkları yerken canlı yayın yapacaklar. Evet! Anı yaşıyorlar! Onlar bir mucize çünkü! Yaşayın be yaşayın! Ülkeye döndüğünde sanki hiç metrobüsle işe gitmeyecekmişsiniz gibi yaşayın!

 

***

Bazı tanıklar, Auschwitz kampında kurşunlanmak üzere sıraya dizilen mahkûmların çıplak olduğu için utandığını aktarıyor. Utancın ölümden daha tesirli bir duygu olduğunu zaten biliyorduk. Düğün sarhoşlarının yüzlerinde bu utancın aynısını gören sadece ben miyim?

 

TEILEN
Önceki İçerikJean-Paul Sartre: Seçimlerimizi ne ölçüde özgürce yaparız? (Video)
Sonraki İçerikGılgamış Destanı – Luc Ferry (Türkçe Altyazılı)
Barış Kılıç
1992 İstanbul doğumlu. Uludağ Üniversitesi Siyaset Bilimi ve Kamu Yönetimi Bölümü mezunu. 2015 Ahmet Hamdi Tanpınar Deneme Yarışmasında Samuel Beckett’da Erişme Kavramı eseriyle dereceye girdi. Kent sosyolojisi, karşılaştırmalı edebiyat, kültür tarihi gibi alanlarda çalışıyor. Bazı yayın evleri hamalı, amatör müzisyen, profesyonel yalnız. İstanbul’da ikamet ediyor.