Ortaçağın ve Barok dönemin şölenleri, kamusallıktan ciddi anlamda uzaktır.

Halk-avam tabakası dışarıda tutulur, onlar kendi aralarında eşek şakaları yapar, asiller enfiye çekip onları uzaktan seyreder.

J.Habermas‘dan okursak, zamanla, ¨Turnuvalar, dans ve tiyatro kamusal alanlardan parklara, caddelerden sarayların salonlarına çekilir.¨

Henüz monarkla ve asilzadeyle yüzleşmemiş burjuva ise eğlencesini, sosyal davetlerle kendi evinde yapar.

Halk ve monark devletin varlığı dışlanmış olur böylece…

Burjuva esnafın düzenlediği davetler, burjuvazi zenginleştikçe, hasılı sermaye biriktirmeye devam ettiği sürece saraya özenir, öykünür; saraydan geri kalmak istemez.

İşte böylece Salon Kültürü ortaya çıkar.

La Sallonière, bana kalırsa, başlı başına bir tarih çalışmasıdır; mikro tarihçilik açısından okunmalı, öğrenilmeli, araştırılmalıdır. Burjuva kendisine burjuva denilmesinden hiç haz etmez. Bu hitabet ona pejoratif bir sesleniş gibi gelir; kızar, öfkelenir, tansiyonu bile çıkar. O çalışkandır aslında; bir memuriyeti varmış gibi işine gider, gelir. Sanırsınız ki, pek meşguldür; mesaiye yetişir, şirketindeki diğer çalışanlara, ¨Bakın patron da zamanında gelip gidiyor işine¨ dedirtir.  Aslında yaptığı bir şey yoktur, sadece parayı bir kez ucundan yakalamıştır. Geçmişinde soylu şahıslarla sidik yarışına girebileceği kadar palazlandığı zamanlara değin sessiz, sus pus olup, tırıs pırıs kalmıştır.

Habermas bize yine lazım oldu: ¨Nouveau Riche’in edinmek istediği temsilî görünüm, salt görüntü olmaktan kaynaklanan bir komikliğe bürünür. Bunun için Goethe, ona _burjuvaya_ sormamız gereken sorularla ilgili şu tavsiyelerde bulunur: Ona Sen nesin? diye sormayın, neyin var?, diye sorun [Burjuva neyin var deyince bilançosunun aktifini gösterir! MŞ] , hangi görüşün, hangi bilgilerin, hangi yeteneklerin, ne kadar servetin var? Nietzsche’nin kibirine de uygun bir söz: İnsan kendini ne yapabileceğiyle değil, ne olduğuyla kanıtlar. ¨

Habermas’ın ¨Kamusallığın Yapısal Dönüşümü¨ başlıklı eseri, burjuva kamusal alanı üzerine incilerle doludur. Burjuvazinin 17. ve 18.yüzyıllardan itibaren kendi salonlarında toplanıp sosyalleşmesi, bütünüyle saraya ve asilzadeliğe karşı bir direnişin ifadesiydi.  Molière‘in, Türkçeye üstelik çok da başarılı biçimde çevrilmiş oyunu, Kibarlık Budalası‘nı hatırlayınız.

Le Bourgeois Gentilhommeda komik karakter Mösyö Jourdain, soyluluğu parasıyla satın alabilecek bir yeni burjuvadır.  Noblesse de robe, cübbe soyluluğu XVI.Louis Asrına kadar satın alınabilir bir meta’ya dönüştü, hem burjuvanın aç gözlülüğü nedeniyle hem de Sarayın kasası tamtakır kalınca…

Soylu olmasa da kendi zenginliğinin soysuzluğu içinde görgü kuralları yaratıp bunları zamanla kamusal alana taşıyan burjuvayı, işte, modern çağların hemen arifesinde La Sallonière ‘lerde buluyoruz. Evvela kendi evlerinde buluşuyorlar, sonra sonra bu işi de paraya çevirmek gerekiyor, her şeyi metalaştırıp bundan bir kâr elde etmeyi bilen burjuva, toplantılarını kâra çeviriyor: Salonlar açılıyor… Salonları açanlar, bilhassa Paris dikkate alınırsa, burjuva sosyetesinin meşhur kadınları, madam‘lardır.

Mme d’Épinay by Jean-Étienne Liotard, 1759 (Musée d’art et d’histoire, Geneva)

Bunlardan birisini tanıtmadan şuradan şuraya gitmeyiz: Ansiklopedi yazmaktan bunalınca kendisine keyif arayan Denis Diderot‘uyu salonunda ağırlayıp, aynı hizmeti J.J.Rousseau’ya göstermek için yollarını gözleyen Madame d’Epinay, önemli bir siyasi figür olan Alman Büyükelçisi Baron von Grimm‘e de kapıyı ara sıra açar. Laf taşımaz, işini iyi eder. Madame d’Epinay’ın Rousseau’nun İtiraflar’ında adının geçtiğini de biliyoruz; Paris dışındaki bir sayfiye evinde buluştuklarını, falanı filanı…

Çapkınlığı kimselere kaptırmayan Madam d’Epinay’ın 57 yaşında, tam da Ulusal Bıçak diye adlandırılmış giyotinin habire çalıştığı 1789 Fransız İhtilali zamanlarında, bu dünyadan ayrılışından evvel yazıp yayınlattığı kendi anıları ise epeyi fırtına kopartır.  D’Epinay’ın bu birkaç erkekle salonu çevirdiği zannedilmesin, Paris ve Fransız taşra burjuvazisi kapısından eksik olmaz; İngiltere’den gelip gidenler cabasıdır… D’Epinay başka saloncu kadınlarla itişip kakışmaz, rekabete girmez ama onu çekemeyenlerin başında Madame Pompadour gelir.  Jeanne Antionette Pompadour salon açma fikrini, erkeklerin kurduğu bir tür düşünce üretme merkezi gibi çalışan, felsefe kulübü, Club de l’Entresol‘a gidip gelirken hayranı mösyölerin ısrarı üzerine üstlenir; biraz mecburiyetten…

Madame Pompadour’a sosyete salonu açması için ısrar eden en önemli isim kimdir diye sormayınız, elbette Kral XV.Louis‘dir; rahatça buluşmak için… 1745’de Versailles Sarayı’nda bir balo veren yakışıklı kralın kolları arasında dört dönmüş Pompadour, vals ederken, hem salon açma sözünü verir hem de geceleyin hangi odada kralla yatağa gireceğini sorar. Bunlar tatlı hikâyeler; sırıtarak dinleriz.  Pompadour’un açtığı salon kısa sürede pek meşhur olacaktır; isterse olmasın, arkasında metresi olduğu Kral bulunur. Hızını kesemeyen Kral hazretleri, Madama bir de Marquise unvanı da verir. Onun salonuna kimler gelmez kimler!

Voltaire bir kere oradan ayağını kesmez, Voltaire gidiyor diye bütün Fransız entelektüelleri soluğu salonda alır. Ne yazık, Azrail elini çabuk tutar ve henüz kırkına yeni varmış Madamı verem basili yere yıkar, hayata veda eder; salonu kapanır. Bütün Paris çapkınlarının peşinde koştuğu, güzeller güzeli, pırlanta kırığı Mdm. Dupin ise saloncu kadınların en şöhretlisi değilse, bu yazı yalancı ilan edilsin.

Mdm.Dupin Aydınlanmacı fikir sahiplerinin kapı eşiğini eskittiği ünlü bir şatonun, Château de Chenonceau’ nun sahibiyle evlidir; kocası ölünce her şey ona kalır. Evliyken onun evlilik dışı ilişkilerinden de bahsedilir ama bize ne, dedikoduya kulak verecek değiliz ya!  Dulluğunun tadını çıkaran Mdm.Dupin’e salon açması ısrarı yapılınca onları kıramaz, Paris’in göbeğinde kocaman bir binayı burjuvaların hizmetine sokar. Fakat gelen gidenler uslu durmayınca, salonu alır dul kaldığı kocasının şatosuna taşır; sonrası vur patlasın çal oynasın. Seks partilerinden tutunuz ailevi toplantılara kadar ne çok şey yaşanırsa, işte orada yaşanır. ¨Kanunların Ruhu¨nun ünlü yazarı Montesquieu‘nun buradan çıkmadığı söylenir ama siz bizden duymuş olmayın.

Bizim akıllı okurumuzun şıp diye anlayacağı gibi bu salonlar aynı zamanda randevü evi vazifesini de layığıyla yerine getirecektir. Âşıklar maşukalarıyla, metresler dostlarıyla, hınzır çapkınlar evli kadınlarla burada buluşur, eğlenir, yer içer, sonra gerisi cüzdana ve keseye bakar; para çıkışırsa madamlar üst katlardaki odaları hizmete sunar.  İşte bunlardan birisi de Madame Helvétius‘dur. Zaman Fransız İhtilali evvelidir ve şöhreti yüzünden erkek ziyaretçi sayısı hem kalabalık hem de meşhur mu meşhurdur. Kartvizit albümü gibi sıralayalım: Diderot ve Volney, Condorcet, d’Holbach, Turgot ve dahi Buffon hatta d’Alembert, Lavoisier, Cuvier, Cabanis gibi bilim adamları…

Durun bitmedi, kapısı hâlen çalınıyor: Kralın baş hukukçusu Malesherbes, devlet adamı Talleyrand, Thomas Jefferson and Benjamin Franklin… Bu kadar isim şöhretini kanıtlamaya yeter mi, yeter! Ötekilerin geçtiği patikaları adımlayan Madame du Deffand da aynı şeyleri yapacaktır. Du Deffand henüz yirmi iki yaşında dul kalıp ardından birçok erkekle merhabalaştıktan sonra salon açmaya karar verir; iyi geçim kaynağıdır. Du Deffand’ın salonunda İspanya’dan İngiliz Büyükelçisine kadar ayak basmamış diplomat kalmadığı gibi Aydınlanmacı bilim dünyasının meşhur ismi Jean Le Rond d’Alembert oradan hiç eksik olmaz. Romantik bir dedikoduya bakılırsa Madame salonuna gelip giden genç bir burjuvaya âşık kesilmiş, yüz görmeyince kahrederek ölmüştür.

François Boucher, (1749)

Buna şaşırmamalı, aşk bazen öldürür!

Bu Sallonière‘lerin arasında rekabet de kızışır elbette; müşterileri kapmaya çalışırlar; aralarında hır gür çıkar. Saloncu Madam Nicker, o zamanların ünlü maliyeci ve iktisatçısı, zengin, elbette burjuva Mösyö Morellet’i diğer salonculardan kapmak için yapmadığını bırakmazken, diğerlerinin eli armut toplamaz haliyle…  Zira o sırada kapıları burjuva kamusuna açık pek çok sallloniere vardır. Bunlardan bir tanesi hepsine fark atar, çünkü o madam seksapel ve hiperseksüeldir; erkeğe doymaz, onu doyurmaya çalışanlar da kısa sürede yandım Allah diye kaçar.

Şimdi hepinizin merak tilkileri kümese dadandı, biliyorum.

İşte bu sosyete kadını, Madame Tencin‘dir.

Hem yatağına konuk alır hem başka yataklara konuk gönderir, fakat Allah için salonu tam bir soylular evidir, ki burjuvanın satın almak istediği asaleti orada herkese eşit olarak sunar; yeter ki, parası elversin. Biz dedikodu sütunu yazarı mıyız ki, size tek tek Madame Tencin’in misafirlerinden bahsedelim; olmuş bitmiş şeyler bunlar, üzerine bir bardak su içilir, geçer… Salon kadınları deyince aklınızda sadece yatak işleri kalmasın, entelektüelizm kuyusuna en derin sondajı vuranları da onlardır.

Madame Sophia de Condorcet‘in salondaki kitaplığına şapka çıkarılır. İtalyanca, İngilizce ve Almancayı şakır şakır konuşan, bu dillerden çeviri yapıp mesela Adam Smith‘i ve Thomas Paine‘i Fransızcaya kazandıran Condorcet, bir yandan da burjuva misafirlerini yedirip içirir, gönüllerini hoş eder; dileyene yatak sunar. Amerikalı misafirleri de pek fazladır, Thomas Jefferson‘la başbaşa kaldığını söyleyenler varsa da bu bizi ilgilendirmez. Koskoca bir ihtilal çağını Paris’te görüp onca ardebeden sağsalim çıkan Mdm.Condorcet’in salonu Napoleon zamanında hizmet görür, 1822’de kapanır; Madame için papaz efendi haç çıkarmıştır artık… ¨Amerika’da Demokrasi¨ eserinin ünlü yazarı Alexis de Tocqueville‘le salonunda çay içen Madame Swetchine‘den bahsetsek, Balzac‘la kadeh kaldıran Madame de Rambouillet‘den söz etmemek hiç olmaz.

Hâsılı bizim lakırdımız, bu Saloncu Madamların sevaplarına ve işledikleri günâhları sıralamaya yetmez; güdük kalır.

Biz yazıya veda ederken, adını anmadık diye, saloncuların en meşhurlarından sayılan Madam Louise Bénédicte de Bourbon bize gücenir, küser. Salonların hiçbirinden hiç eksik kalmayan, yine, Voltaire ve Montesqiue, Rousseau gibi isimlerle hep tokalaşmış Madam de Bourbon’ın adını burada anıp salon kapısını yavaşça arkamızdan kapattıktan sonra, biz uzaklaşır, gideriz.

Neme lazım, paramız yetmez oralara…

senolasenola@gmail.com

Kapak Resmi: Wiliam Hogarth

TEILEN
Önceki İçerikİnsanın kendini tamir hikayesi: Askerin Dönüşü
Sonraki İçerikYavuz Turgul’un düşündürdükleri: Gidenler kötü değil, kalanlar iyi!
Mahmut Şenol
1958 yılında, İstanbul'da doğdu; şimdiye kadarki ömrünün üçte ikisini bu şehirde geçirdi. 1997'de ABD'ye, daha sonra Kanada'ya göç etmesiyle yaşamının bugüne değin olan kısmını Kuzey Amerika'da sürdürüyor. Gazi Üniversitesi Ekonomi Fakültesi'nden lisans, İstanbul Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi'nden (SBF) Yüksek Lisans derecelerine sahiptir. Ayrıca Indiana Eyaleti Purdue Üniversitesi ve yine İstanbul SBF'den misafir öğrenci olarak doktora dersleri almış olup, hâlen tez aşamalarını beklemektedir. Türkiye'de ulusal basının en eski gazetelerinden Cumhuriyet'te 1977 yılından itibaren muhabir gazeteci olarak çalışmaya başlayan Şenol, 1987'den sonra bir müddet serbest ticarî faaliyet göstermiş, daha sonra TV yapımcılığına yönelmiştir. Kanal D, TGRT, ATV gibi kanallara seri-dizi programlar üreten yapım şirketlerinde bulunmuştur. [Selim İleri ile Nostalji, Şenola Düğün, Leyla Tekül Şov gibi programlar, sıralanabilir.] 2000 yılında edebiyata yönelip roman yazmaya başlayan Şenol'un ilk eseri Phaselis Adağı'dır. Bu eserle birlikte yine Cumhuriyet gazetesinin dışhaberler servisi sayfalarına ABD, Kanada yazılarıyla haftalık yazılarıyla katılmış; tekrar gazeteciliğe adım atmıştır. Ayrıca o tarihlerden başlayarak web portalları imkânı doğduğundan Açık Gazete, Arkitera Mimarlık Dergisi, Mesele Kitap, Bodrum Baskısı, Kent TV gibi hem basılı hem de online kanallarda yazılarına bolca rast gelinmiş, yine bu meyanda Varlık edebiyat dergisi, Roman Kahramanları, Edebiyatist, Papirüs gibi pek çok dergide denemeleri, küçük hikâyeleri yer almıştır. Eserleri arasında Bay Konsolos adlı romanı hem müzikal hem de tiyatro eseri olarak, ayrıca sinema senaryosuna çevrilip Devlet Tiyatroları ve İstanbul Şehir Tiyatrolarında ayrı ayrı repertuara alınmış; oyun sırasını beklemektedir. Yine Akhisar Düşerken adlı romanı, hâlen üzerinde sinema film yapılmak üzere yapımcı firmaların elinde bulunmaktadır. Yazarın sırasıyla yayınlanmış eserleri şöyledir: 1. Phaselis Adağı, Altın Kitaplar 2. Bay Konsolos, Altın Kitaplar 3. Çerkes Âdil Paşa'nın Tahsildarlık Günleri, Papirüs Yayınları ve 2.Baskı Alfa Yayınları 4. Kayısı Topuklu Kadınlar, Papirüs Yayıncılık 5. Keşfini Bekleyen İnsan, Kadim Yayıncılık 6. Akhisar Düşerken, Ayrıntı Yayınları 7. Capon Çayevi, Ayrıntı Yayınları ve 2.Baskı Alfa Yayınları 8. Geçiyordum Uğradım, İskenderiye Yayınevi 9. Dalkavuk Hanım, Alfa Yayınları 10. Altıncı Hasta, kendi yayını-e/book, tiyatro eseri Yazarın, bugün itibariyle, yayın aşamasında bulunan ¨Aklı Kızda Kaldı¨ başlıklı yirmi hikâyeden oluşan bir kitabı da bu listeye eklenmesi mümkün görünmektedir.