Yoksulluk hiyerarşiktir, kirli hava tabakası demokratiktir.

Ulrich Beck

Doğayla kurduğumuz ilişki, doğayı nasıl algıladığımızla yakından ilişkilidir. Çevre etiği tartışmaları perspektifinde doğa-insan ilişkisini ele almadan önce çevre etiğinin gelişim sürecine kısaca değinmemiz gerekmektedir. 20. Yüzyılın yarısından itibaren akademide araştırma alanı olarak yerini alan çevre etiği, çevre tartışmalarını görünür kılmıştır. Çevre etiğine göre modern bilim anlayışı ve bunun sonucu olan teknolojinin hızlı dönüşümü beraberinde doğanın büyüsünü olumsuz etkilemiş hatta bozuma uğratmıştır. İnsanların ilerlemeci perspektifi odak noktasına alması doğayı dilediğince kullanması, sömürmesi ve kirletmesi ile sonuçlanmıştır. Tüm bu süreç çevreci etik anlayışının tartışmasını gerekli kılmıştır.1 Doğal çevrenin tahribata uğraması, doğal kaynakların mülkiyete indirgenmesi ve hızla tüketilmesi, 20. Yüzyılın son çeyreğinden itibaren çevre krizlerini ileri düzeye taşımış ve çevre felaketlerinin artarak gerçekleştiği görülmüştür.2

Çevre etiği tartışmaları insan-merkezci anlayışın dışına taşarak, doğal çevreyi korumayı amaç edinmektedir. İnsan-merkezcilik ise insan dışı doğal varlıkları araçsal bir değere indirger. İnsanı kutsar. 3 Çevre etiği, öncül olarak insan-merkezci anlayışı var eden ve doğayı araçsal kıldığına inanan iki ana kaynağı sorunsallaştırmaktadır. Söz konusu kaynaklara radikal boyutta eleştiriler yöneltir. Sözünü ettiğimiz kaynaklardan ilki, modernite öncesine dayanır. Bu kaynak dindir. İkincisi ise dinin modern muadili olan pozitivizmdir.4 İlk anlayışa göre, modern çevre felaketlerinin kaynağı Yahudi-Hristiyan tektanrıcılığına kadar gitmektedir. Sözünü ettiğimiz dini geleneklere göre insan tanrının suretinden yaratılmıştır. Doğadaki her şeyin insan için yaratıldığı bildirilmiştir. Dini boyutu üç çıkarımdan meydana gelen çevre krizlerinin birincisi hristiyanlıkla başlayan insan-merkezci anlayış, ikinci aşamada çevrenin hoyrat biçimde kullanımını beraberinde getirmiştir. Üçüncü aşama yaşanan çevre krizlerinin kaynağında dini inançlar bulunduğudur. İkinci aşama modern dönemdir. Modern dönemle birlikte inancın yerini pozitivist bilim ve teknoloji anlayışı almıştır. Çevreci anlayışın beyan ettiği üzere her iki anlayış insan şovenizmini doğurmuş ve doğanın ölçüsüz kullanımına neden olmuştur. Modern dönemde dini inancın yerini araçsal rasyonalite ve pozitivizm almıştır. Pozitivizmin kutsalı veyahut dini bilim olup, insanın problem olarak gördüğü şeyleri bilim sayesinde çözebileceğini iddia etmektedir.5 Fransic Baconla birlikte bilginin güç olarak algılandığı kabulü ve bu anlayışın doğa üzerinde gücün tesis edilmesine dönüşmesi doğa felaketlerini azdırmıştır. Pozitivizmin iyimserliği özellikle son yüzyılda felaketler silsilesi ile karşılık bulmuş ve bulmaya devam etmektedir.


Pozitivizme göre doğa artık insana korku veren, kontrol edilemez giz dolu bir alan değildir. Doğa artık bilim tarafından bilgisine ulaşılabilecek, keşfi mümkün, insan tarafından sonsuz kullanıma müsait nesne konumundadır. Dolayısıyla mevcut anlayış insan-doğa ilişkisini de tahribe uğratmış, günümüz çevre krizlerinin temel faktörü kabul edilmiştir. 6 Çevre etiğinin bir diğer kategorisi olan toprak etiği tartışmalarında görüldüğü üzere çevre krizi beraberinde ahlak krizini görünür kılması bakımından önem taşımaktadır. Toprak etiğinin kurucusu olan Aldo Leopold’a göre, Batı’da şimdiye dek ilki, kişilerin birbirleriyle, ikincisi, kişilerin toplumla ilişkileri olmak üzere iki farklı ahlak anlayışı olmuştur. Yaşanan onca çevre felaketi üçüncü bir etik anlayışı gerekli kılmıştır. Sözünü ettiğimiz çevre etiğidir.7

Modern bilim anlayışının hâkim paradigmasının sonucu olduğu kabul edilen akıl-doğa karşıtlığı modern bir yanılgıdan ibarettir. Akıl-doğa karşıtlığının imkânı olmadığını iddia etmek mümkündür. Doğanın içinde varlık ve anlam kazanan bir akıl nasıl olurda doğanın karşısında konumlandırılabilir? Akılsız doğayı düşünmek mümkündür. Ancak doğasız bir akıldan söz etmek ne derece mümkün olur? Nitekim sıklıkla işittiğimiz akıl doğa karşıtlığından neşet eden aklın egemenliği yanılgıdan öte bir iddia değildir.

Günümüzde çevre sorunları ileri sanayinin ürünü olmanın yanı sıra hâkim düşünce paradigmasının bir sonucudur. Birçok kurum ve kuruluş tarafından tahribatı mümkün kılacak metotların benimsendiği kolaylıkla tespit edilebilir. Eğitim kitaplarında yer alan ortaçağ kent tasvirleri bu anlamda önem taşımaktadır. Dar sokakları, dışkı yığınları, idrar kokuları ile nam kazanan ortaçağ kentleri kokuşmuş ve çürümeye yüz tutmuştur. Söz konusu durum modern insanın gözünde acınasıdır. O günün riskleri duyular tarafından algılanabilir durumdayken bugünün riskleri duyular tarafından algılandığı gibi algılanamayacak derecededir. Aşırı sanayileşme ve aşırı üretimin sonucu olarak kimyasal atıklar, kirli hava tabakasının yaşam alanlarımızı esir alması, doğaya bırakılan sanayi atıkları, Çin örneğinde olduğu gibi oksijenin bir pazarının olması modern risklerin boyutunu ve evrenselliğini görmemiz adına önemlidir. Ortaçağda evrenselliği olmayan, duyularla algılanabilir olan ve belirli bir alanla sınırlı olan riskler modern dönemde evrensel boyuta taşınmış olmakla birlikte tahrip alanı da genişlemiştir. 8 Ayrıca günümüzde risklerin farkına varmak için gündelik bilginin haricinde teorik, uzman bilgisi gerekmektedir. Bu durum ise risklerin manipüle edilmesini mümkün kılmaktadır. Ortaçağda ise gündelik bilgi riskleri anlamımız adına yeterlidir. Bunun haricinde Ortaçağın riskleri dahi bir doğallığa tekabül ederken, modern dünyanın riskleri insan ürünü olan doğada on yıllarca çözünmesi olanaksız inorganik ürünlerin sonuçlarıdır. Ayrıca günümüz araştırmacısı tarafından tasvir edilen ortaçağ kentleri unutulmamalıdır ki bugünün çarpık ve projefetişizminin kurbanı olan kentlerin içerisinde şekillenen tahayyülü ile tasvirini gerçekleştirmektedir.

Her geçen gün artarak devam eden modernleşmenin riskleri bizzat üreticilerini ve bu risklerden kar elde edenleri de olumsuz etkilemektedir. Ayrıca ekolojik felaketlerin ve risklerin pasaportları, sınırları yoktur. Egemen öznelerin oluşturduğu emniyet birimleri bu felaketlere engel olacak güce sahip değildir. Elde edilen karı, taşınmaz mülkiyetleri de tehtidi altına almış bulunmaktadır.9

Doğa ve insan dışı türlerin acımasızca yok edilmesi “ilerleme”, “refah”, “ekonomik gelişim” gibi nosyonların yeterince tartışılmadığını da göstermektedir. Ekonominin, mülkiyetin yükselişine senkronik olarak “ekolojik mülksüzleşme” eşlik etmektedir.10 İleri sanayileşmenin bir sonucu olarak lağım haline getirilen nehirler bizim yaşam alanlarımızın dışında değildir. Kirli hava tabakasının, ekolojik tahribatın günümüzde sınırı, ulusu yoktur. Evrenselliği temsil etmektedir. İnsansız doğayı düşünmek mümkündür. Ancak doğasız insan mümkün değildir. Doğa bizim ön sözümüz, girizgahımız, ana gövdemizdir ama asla sonucumuz değildir.

 

1 Ahmet Cevizci, Uygulamalı Etik, İstanbul: Say yayınları, 2016, s. 121.

2 Cevizci, a.g.e. s. 122.

3 Cevizci, a.g.e. s. 123.

4 Cevizci, a.g.e. s. 124.

5 Cevizci, a.g.e, s.125.

6 Cevizci, a.g.e. s. 126.

7 Cevizci, a.g.e. s. 127.

8 Ulrich Beck, Risk Toplumu: Başka Bir Modernliğe Doğru, Çev. Kazım Özdoğan, Bülent Doğan, İstanbul: İthaki Yayınları, 2014, s. 25.

9 Beck, a.g.e. s. 28.

10 Beck, a.g.e. s. 53.

TEILEN
Önceki İçerikÖLÜ KUŞLARIN DÜŞÜNCELERİNİ SORGULAYAN ADAM: HAKAN UNUTMAZ
Sonraki İçerikHALILARI “OKUMAK”
Fatih Belgi
1993, Bursa Karakoca doğumlu. 2011 Bursa Cumhuriyet Lisesi mezunu. 2016 Trakya Üniversitesi Tarih lisans mezunu. Trakya Üniversitesi İnsan ve Toplum bilimleri bölümünde yüksek lisans eğitimine devam etmekte ve tez çalışmasını gerçekleştirmektedir.