Önce biraz kişisel bir şey. Uzun zamandır yazı yazmıyorum, değişik nedenleri var: Dikkat dağınıklığı, her yazılan şey hakkında aşırı polemiklere boğulma, dünya siyasetinin saçma sapan bir hal alması vs… Pek anlamı yok gibi hissediyorum bazen yazmanın. Uzun bir yazı için klavye başına oturup notlarımıza göz atmaya başladığımız anda birilerinin zaten yazacaklarımızın önemli bir kısmını yazacağını düşünüyorum. Malum çok fazla yazı alanı var artık, orijinal bir şey yazamamaktan korktum belki de.

Konu Çernobil dizisi olunca da durum pek farklı değil tabii. Şimdiden bir sürü yazı yazıldı. Hepimiz de ideolojilerimize göre okuduğumuz yazılarda izlediğimiz filmlerde bazı noktalara daha çok dikkat edip genellikle kendi vicdanlarımızdan süzüp geçiriyoruz. Vicdan belki de içimizde doğruyla yanlışı ayıran bir test: Bize rahatsızlık veren bazen de bize kendimizi iyi hissettiren. Çernobil dizisinde de izleyen ideolojilerine göre daha ön plana alıp burun kıvıracakları, yine ideolojilerine göre ayakta alkışlayacakları, parmakla ‘işte kötülük bu’ diye mahkum edecekleri yerler olacaktır. Zaten yazar/yaratıcı kişi de bunun için çalışır, çalışmış. Ancak Kaptan Amerika kalınlığında veya Soğuk Savaş’ın bebek yiyen komünistler yavanlığında bir iş değil karşımızdaki. Daha incelikli, daha özenli. Yine de bazı (bir çok) yavanlıklar da yok değil, elbette var. Bu yavanlıklar da bana biraz dokundu. Bu bir ABD- İngiltere ortak yapımı olunca o yavanlıkların olmasına değil olmamasına şaşmak gerekir. Öte yandan ortada bir kaza ve bir felaket var ve ilk kez bu kadar detaylı biçimde bir dizi filme aktarıldı.

Peki bu dizinin işi ne? ABD nükleer enerji lobilerinin Rus nükleer enerji şirketine darbe vurmak için yapılmasını istediği bir proje mi? Belki de öyledir. ABD de Sanders ve Our Revolution hareketinin, İngiltere’de Corbyn’in özellikle gençler arasında yükselişte olmasının da bu dizinin prodüksiyonunda bir payı var mıdır? Bazıları ikisini de yeteri kadar sol bulmayabilirsiniz ancak ABD verili düzeni için özellikle Sanders yeteri kadar tehlikeli. Hele ki sık sık sosyalizm kelimesini kullanması ve buna rağmen ana akım medyada yer bulması, finans, enerji ve askeri sanayiini epey endişelendiriyor. “Canım ne kadar solcu ne kadar desteği var ki” demeyin, domino efektinden korktukları için Vietnam Savaşı çıkaran bir ülkeden bahsediyoruz. Velhasıl dizinin bu tip işlevleri de olabilir. Hegemonya hiç bir köşeyi boş bırakmak istemeyecektir. Hatta bunu yaparken kendi öyküsünü yani hayali olan çalışkan bir bireyin elbette başarılı olacağı mitini de yeniden gerçekleştirecektir. Dizinin yaratıcısı ve senaristi Craig Mazin’in kariyerine baktığımızda çerezlik komedi macera filmlerinden başka bir şey yok. Ama işte bu diziyle artık onun da hayalleri geçekleşti ve tıpkı bütün pazarlamacıların dediği gibi “bir fark yarattı”.

Benim vicdanımla ilgili beni rahatsız eden en önemli şeylerden bir tanesi de düşene vurulması. Kendi tarihim için söyleyeyim, 1980lerden beri Rocky’siyle Rambo’suyla, Beyaz Geceler’iyle, sarhoş ve MIR uzay istasyonunda unutulmuş astronotlarıyla, yıkımın ardından hemen palazlanan acımasız mafyasıyla, bavul ticaretiyle, abartılmış bürokratik sertliğiyle, soğuk kanlı katilleriyle zaten yerden yere vurulmuş bir halktan, devletten bahsediyoruz. Ama bu sefer ki darbe biraz daha farklı, daha içeriden daha can acıtan cinsinden. Daha önceki filmlerde abartıldığından emin olduğumuz karakterler ve olaylar değil hepimizin haberdar olduğu bir kazanın içine yerleştirilmiş gerçek karakterlerle (Ulana karakteri hariç) karşı karşıyayız.

Herhalde batının el atmadığı bir bu tarafı kalmıştı ki ona da el attı. Kim bilir belki bir önceki paragrafta anlattığım ekonomik ve siyasi nedenlerden. Ama işte burası da işin beni en rahatsız eden yanı: Sen yapmazsan başkası yapar. Hem de kullanılan malzemenin yanlışlığına kadar konunun dibine girerler. Bunu yaparken de kendi teknolojilerinin üstünlüğünün de altını çizer. İç eleştirini başkasına, hele ki rakibine bırakırsan, sportmenliğin sadece bazı centilmen sporculara özgü bir şey olduğunu da hatırlatırlar. Kapitalizmle ilgili hepimizin siyaset yaparken başkalarını ikna etmeye çalışırken en zorlandığı konulardan biridir: Eleştirisini kendi içinde barındırması, hegemonyasını muhalefeti içine alarak kurması. Benim nazarımda hala en görkemlisi Network filmidir. Ünlü monolog sahnesinde televizyon kanalının sahibinin verdiği karanlık kapitalizm dersi de zor aşılacak bir performanstır. Belki de SSCB’nin yıkılmasının bir nedeni de kendi eleştirisini yeteri kadar (hiç yoktu demiyorum) yapamamasıdır. SSCB neden yıkıldı ile ilgili çok şey okudum ama henüz beni doyuran net bir yanıt ben bulamadım. Ama neden yıkıldığı ile ilgili okuduğum bütün yazılarda Çernobil de halkın devlete olan güvenini sarsan bir faktördü deniyordu.

Dizinin anti-Sovyetliginden bahsetmeme pek gerek yok aslında ama benim en çok gözüme batan kısımlarından bahsetmezsem de olmaz. Boris Şerbina ve Valeri Legasev’in helikopterdeki diyaloğunda ‘yapmazsan seni vurdururum’ demesi gibi bir saçmalık yok elbette. Yargılanmadan birine ceza vermek, ceza vermekle tehdit etmek gibi bir şey tam bir ABD uydurması olmuş. “Ben nükleer fizikçiyim, sen bu göreve gelmeden önce sen ayakkabı fabrikasında çalışıyordun” kısmı da epey tepki çeken yerlerden biri oldu. Ayakkabı fabrikasında çalışıyorsa bile muhtemelen yönetici olarak çalışıyordu ve işyerinde de lıkır lıkır votka içmek diye bir pratiğin olduğunu da sanmıyorum. Öte yandan BBC Moskova muhabiri Sarah Rainsford’un Izvestia’dan yaptığı alıntıda dediği gibi Rusların bile hakkını verdiği o mükemmel sanat yönetimi, şişko iş bilmez bir bürokratla ne yazık ki örseleniyor. Sanat yönetmeni olsam ben karşı çıkardım. Bir yandan da aynı sahneden bugünkü ABD’lilerin çıkaracağı ders de malum: Trump göreve gelir gelmez bizim AKP gibi iş bilmez bir takım insanları görevlere atadı. Eskiden Çevre Bakanlığının başından bir bilim adamı vardı, şimdi hayatı petrol lobisine çalışmakla geçmiş biri var. Bu örnekleri hem ABD hem de kendi ülkemizde çoğaltmak mümkün ve ne yazık ki çok basit.

Yaşlı adamın “şehri kapatın ve devletimize güvenin” konuşmasından sonda KGB şefinin Legasev’i sorguladığı odadaki beyaz kovanın devrilmiş olmasına bir sürü anti Sovyet örnek verebiliriz elbette. Ama bana en çok “amaaaan” dedirten, süt sağan köylü kadının sahnesi oldu. Orada epey bir yavanlığa ve mutlak bir kötülük göstergesine meyledildiğini düşündüm. Dizideki bir ara öyküye ara not: Köpek öldürme timindeki genç askerin öyküsü başlı başına hoş bir film olurdu, hatta olmuş. Ama madencilerin öyküsünde aynı ustalığı bulamadım. Koca bakanın da o madencilerin ayağına gittiğini sanmıyorum. Bir yazı gönderilip adamlar getirilmiştir. Tıpkı Armageddon filmindeki gibi.

Ali Şimşek yazısında/söyleşisinde soğuk savaş estetiğine karşı soviet visuals twitter hesabındaki görsellere de bakılabileceğini söylemiş. Bence dizide o hesapta yer alabilecek oldukça güzel fotoğraflar da vardı. Hatta diğer ABD yapımı ve Sovyetler Birliği’ni anlatan işlerle karşılaştırınca kaza olmasa gayet mutlu yaşayan bir halkın gösterildiğini düşünüyorum. Havuzlar, parklar, şık kadınlar, mutlu mutlu okula giden çocuklar (New Yorker’da o kıyafetlerin de tam doğru olmadığı söylenmiş ama bunun o isabetlilik yanında küçük bir hata olduğu da belirtilmiş) beni biraz şaşırttı. Reagan döneminde yapılmış bir dizi olsaydı her sahnesinde illa bir aksaklık, salaklık olurdu. O tür yavanlıklar dediğim gibi yine var ama beklediğimden daha az.

Dizinin senaryo yapısının herhangi bir ABD felaket filminden farkı yok. Yapılan uyarılara kulak asmayan iktidar sahipleri ve uyarıları haklı çıkan iş bilir insanlar. Konuyla ilgili Politik Kamera kitabında bir çok örnek bulabilirsiniz. Mesela gökdelen filminde itfaiyeci Steve McQueen yetkilileri bu kadar yüksek bina yapılmaması konusunda pek çok kez uyarmıştır ama onlara rüşvet veren zenginler o binayı yine de yapmıştır ve sonuçta yangın çıkar ve felaket olur. Aklıma gelen ilk film bu oldu ama doğruyu savunan bireylerle hastalığın devamına neden olan burjuvazi/devlet çatışmasının kurulduğu bir çok film bulabilirsiniz. Köstebek, Çin Sendromu, Fast Food Nation ilk anda aklıma gelenler oldu.

Dizinin sanat yönetmenliği çok ince işlenmiş. Şimdi “bu kadar bütçe olsa ben de yaparım” diye bir şey yok. Bu iyi bir ekibin titiz bir çalışmasıyla yapılmış iş. Gerçekten tebrik etmek lazım. O ayrıntılarla birlikte görüntü yönetmeninin yumuşak kamera hareketleri, karanlık, gri-yeşil-mavi tondaki buz gibi iç mekanlar yaşanan gerilimin doğru yansıtılmasına hizmet etmiş. Burada soğuk savaş estetiğiyle yanı sıra anlatılan öyküye nasıl bir ışık hizmet edecek ona da bakmak gerekir. Dönemin SSCB filmleriyle, İngiliz işçi sınıfı filmleri arasında bir plastik çıkmış ortaya. Müzik için ağır bir iki çello kullanıp korku salınabilirdi daha klasik olurdu ve çalışırdı muhtemelen. Ama Legasov’un “daha önce hiç olmamış bir şeyle uğraşıyoruz” demesinden yola çıkarak, nereden geldiği, ne getireceği belli olmayan ama karanlık olduğu besbelli endişe verici düşük frekans tonlar kullanılmış. Pek de güzel olmuş.

Oyunculardan Jared Harris daha önce Mad Men dizisinden aşina olduğumuz bir çizgide devam ediyor. Dizinin 5. Sezonunda intihar ettiği bölümdeki o ‘kimse beni anlamıyor’ ve ‘şimdi konuşacağım yine olay çıkacak’ arası bir duyguda gidip geliyor ki kendisine pek yakışıyor bu duygu. Stelan Skarsgard yine başka bir milletten biri olmuş ve yine olmuş. Ben uzun yıllar dikkat etmemiş kendisini, Danimarkalı sanmıştım. İsveçliymiş. Herhalde İsveç’in Max Von Sydow’dan sonra çıkardığı en kıymetli oyuncu olsa gerek. O’nun Scherbina karakteri filmde değişim gösteren, dramatik ölçülere göre en başarılı yazılmış karakter. Legasov ve Ulana başta ne diyorlarsa sonda da onu diyorlar.

Ben dizide patlama sonrası gösterilen seferberlikle ilgili herhangi bir sorun görmedim. Tehlikenin gerçek boyutunun fark edilmesinden sonra yapılan müdahalelerde devletin tam desteğinin olduğunu ben yeteri kadar gördüm. 1970lerde SSCB’nin aya indirdiği Lunokhod aracından, ülkedeki tüm nitrojenin soğutma için oraya aktarılmasına, 600.000 kişinin çalışmalara katılmasından derhal bir şehrin boşaltılmasına kadar tıkır tıkır çalışan bir organizasyon gördük. Dizi ABD de geçseydi görevliler yaşlı birini evden çıkartırken gösterilir ve ağlayan çocuğa bir itfaiyeci illa ki bir oyuncak uzatırdı. Gerçek olay ABD’de geçtiği zaman ise bakınız Katrina kasırgası sonrasında New Orleans’ta yaşanan dev rezalet. Yine dediğim gibi siz kendi eleştirinizi yapmazsanız el oğlu gelir böyle yapar. Kaza olduğu sırada SSCB Afganistan’daydı, kazayla mı uğraşsınlar yoksa ülkedeki çalkantılarla mı diye de düşünebiliriz. Kaza 1986’da oldu SSCB 1991 yılında dağıldı. Arada kahramanlarınızın öyküsünü HBO dizisindeki gibi anlatabileceğiniz 5 yıl var. O arada ne yapım sayısında kayda değer bir düşme var, ne de kalitesinde.

Şimdi Ruslar bir cevap filmi yapacaklar deniyor. Onlar cevap filmi yapadursun. Kursk denizaltısını hatırlarsınız. SSCB döneminde projesi yapılıp Rusya döneminde denize indirilen nükleer denizaltı. Onun da içinde 118 denizci ölmüştü. Bu felaketin sebeplerinin de benzer olduğu söyleniyor: yeterli güvenlik önleminin alınmamış olması, kötü yönetim vs… Neyse şimdi sorun bu değil, sorun yine dediğim yerde. Bunun da filmini Fransa, Belçika ve Lüksemburg yaptı. Böyle bir yarış varken, “siz pencereler tam öyle değildi o yüzden çöp” itirazı yapasıya kadar, bu işleri çok daha güçlü dağıtım ağı olan diğer ülkeler yapınca başka türlü sorunlara yol açıyor. Kendi ülkenizin tarihi dramaları başka ülkelerin yapımlarında görüyorsunuz, üstelik de epey inandırıcı biçimde. Rusların da şu an gururlarına en çok dokunanın bu olduğunu başka bir yorumcu, Moscow Times’tan Ilya Shepelin söylemiş.

Yine bu bir Amerikan filmi olduğu için devlete karşı canını ortaya koyanların son bir söz hakkı var elbette. Legasov’un reaktörün nasıl patladığını anlattığı mahkeme sahnesinde reaksiyon, aşırı ısınma, biriken buhar ve patlamadan söz etti. Senarist içinde yeteri kadar eleştiri barındırmayan bir düzenin de sonunda patlayacağına dair bir gönderme mi yaptı tam emin değilim. Filmde sözü edilen yazı 1988’de öldükten iki hafta sonra basılmış. Legasov o yazıyı 1987de yazmış. 1996’da da dizide sözü edilen kahramanlık madalyasını almış.

Sovyetler Birliği başka türlü bir insanlık için bir deneydi. Bizim o döneme ilişkin eleştirilerimiz kapitalizme hizmet olsun diye değil, daha iyisinin mümkün olduğunu düşündüğümüz içindir. Sovyetler Birliği hakkında benden çok daha fazla bilgi sahibi olanlar daha detaylı yazılar yazacaklardır. Onları da okur, bilgileniriz.

Dizinin günümüzü ilgilendiren bir başka tarafıyla bitirelim. Belki de dizi Rusya’nın dünya pazarında epey yeri olan Rosatom şirketinin önünü kesmek için diğer nükleer lobicileri (NEI gibi) tarafından desteklendi. Buna kesin bir cevap verebilmem için daha derin araştırma yapmak lazım. Ama nükleer santrallerde kaza olmasa bile ortaya çıkan atık doğada binlerce yıl kalıyor. Teknolojinin bu kadar ilerlediği bir dönemde temiz enerjiye sahip olabilecekken ben nükleer seçeneğinin karbon salınımına karşı bir alternatif olarak görmüyorum. Şunu da eklemek isterim yeni tür enerji üretimleri yeni mülkiyetler doğuracaktır. Bizim istediğimiz ise enerji üretiminin ve dağıtımının hem temiz hem de kamuya ait olmasıdır.

Bir not: Dizide en sevdiğim an, Legasov mahkemede konuşma yaparken sanki kameraya görünmeden Legasov’un mikrofonunu düzeltmek isteyen asker oldu. En sevmediğim an ise Mickey Mouse heykeli.