(YA DA BİR ŞİİRİN HARABELERİNDE MİRACA ÇIKMAK)1

Şimdi, Aşağısı, Yukarısı neresidir bilir misin? (Ece Ayhan)

Alain Badiou Yüzyıl adlı (1998-2001 yıllarında verdiği derslerinden tertiplenmiş) kitabında, kitap boyunca muhtelif niteliklerini tespit ettiği XX. yüzyılın şiirsel unsurunu Anabasis’te bulur:

İşte, gerçekten de, yüzyılın sert çekirdeğinin yani 30’lu 40’lı yıllarının etrafında dolanan iki şair, kırk yıl arayla bu aynı imleyen altında yazmışlardır: “Anabasis”. Önce, 20’li yıllarda Alexis Leger, nam-ı diğer Saint-John Perse. Ardından, 60’lı yılların başında Paul Ancell ya da Antschel, nam-ı diğer Paul Celan. Yüzyılın kendi hareketi karşısındaki bilincini, tamamen insani bir “kendi evine” doğru çıkış olması gereken geçici inancı, yüksek anlamlı anabasis’i, bu iki anabasis’in zıtlığından çıkarmaya çalışacağız. Bu iki şair elden geldiğince farklıdır. Bu farklılığı belirtmeme izin verin; çünkü, varlık biçimleri son derece tezat gösteren aynı “Anabasis” altında şiirsel olarak toplanmış olmak yüzyıl için anlamlıdır. (Alain Badiou, Yüzyıl, çev.: Işık Ergüden, İstanbul: Sel, 2011, s.93.)

Saint-John Perse nam şairin Badiou’ya göre yüzyılın şiarı sayılabilecek Anabasis başlıklı şiiri, çok eski adıyla, yani aynı başlıkla, Xenophon’un kaleminden çıktığı haliyle M.Ö. X. yüzyılda gerçekleştiği rivayet edilen Yunan-Pers muharebesinin hikâyesine ve anlatısına matuftur. Badiou’nun da kısaca özetlediği bu hikâyenin ayrıntılarına göre, Yunanlı paralı askerlerin Pers topraklarından mağlup bir şekilde dönüşüne verilen isimdir Anabasis. Kelime, lafzi anlamı itibariyle yukarı yürümek demektir [ana-banein]. Hem harekât için gemiye binmek, hem de tıpkı Xenophon’un hikâyesinde karşılaştığımız gibi, sahil şeridini izleyerek yurda-vatana dönmek (elimizdeki örneğe bakacak olursak da Garp’a, gurbette kalan vatana dönmek) demektir. Askerlerin gerçekleştirdiği zorlu yolculuk itibariyle, çetin şartlarda tepeler çıkılarak yapılan bu geri dönüş, kelimenin başka bir mecradaki kullanımına da vesile olacaktır: ruhun yukarı doğru yolculuğu. Çeşitli kaynaklara göre, bu türden bir yukarı yürüyüşü vecd ile – o ekstatik hâl ile – karıştırmamak gerekir – çünkü bazen ölümden sonra aşağıya, Hades’e, bedensel bir cezayı çekmeye gitmek gerekebilir, ve bu da anabasis olarak kabul edilir –. Yine bazı kaynaklar, Muhammed peygamberin Miraç’ına da karşılık olarak bu terimi önerirler.

Paul Celan’ın şiirine gelince, daha doğrusu ona gelmeden önce, yani o bize varmadan önce, birkaç soru:]

Şiir, muharebeye dair olabilir mi?

Şiir muharebenin şiiri olabilir mi?

Şiir muharebe alanına girer mi?

Şiir muharebe eder mi?

Sorular çoğaltılabilir, tıpkı şiir(ler) gibi. Ve sorular asli bir soruya bağlanabilir, tıpkı şiir gibi. Ancak bu sorular, aralarındaki farkların gözetilmesinden vazgeçilmeksizin, birbirlerinden ayrılmaz oldukları ölçüde, beraberce sorulabilirler. Cevap ararcasına değil, galibiyete dair hükmü sunmaya davranırcasına değil, bir davanın sonucunu veya misafirperverane de olsa bir davet için gerekli icabeti beklercesine değil, girilen bir iddianın talihlisini tahmin edercesine de değil; ama olsa olsa, bir duanın belli belirsiz bekleyişine tanıklık eder gibi: tanınmasından emin olamayacağımız, tanımlanması için dilin sınırlarına emanet ettiğimiz, iman etsek de ifasına teminat veremeyeceğimiz bir dua.

Savaştan geriye dönüldüğünde geriye ne kalır? Ne arta kalır kefensiz yatanların derinliklerde nedenlere dönüşür gibi yaptığı tanımalardan geriye? Xenophon neyi anlatmıştı, Akif neyi? Sahi Homeros’tan beri neyi bekliyordu destanlar (ya da kimisinin şiir dediği milli marşlar)? Artık şiirin değil, epik şiirin, yani aslında şiir bile diyemeyeceğimiz destanların mümkün olmadığını bize hatırlatacak o vakayı mı? Destan vakanüvislik yaparken, şiir neyin hatırasını tutacaktı? Destan vakaların (yani düşüşlerin) destanıyken, şiir, bir tek şiir olaya dair ve bir tek o olay değil midir?

Peki ya Anabasis olay mıdır? Muharebeye dair bir şiir, muharebenin şiiri, muharebe alanına giren şiir olduğu sürece, hayır. Tüm bunları yapmakla beraber, Anabasis muharebe etmiyor, muharebe etmeyi tercih etmiyor, denilebilir. Ama şiir, muharebe etmese de, muharebe alanının harabelerinin izini taşıdığı ölçüde, muharebeyle muharebe ettiği ölçüde, şiirliğini (ortadan) kaldırır. Meydandan silinen şiir, meydanlardan silinen askerlerin izini taşıdığı takdirde, en iyi ihtimalle, şiire doğru bir miraç gerçekleştiriyor olur: Aktarılırken anlatılamaz ya da anlatılırken aktarılamaz olmayı göze almış şiiri silen destan, şiirin harabelerinden harbin şiirine doğru şaha kalkmayı dener ve anabasis, yıkıntılardan ve kalıntılardan kendini var etmeye kalkan şiirin kendine dönüşü olmaya kalkışırsa, daha baştan kaybetmeye mahkûm şiirin kendi kendine galip olması, yani kendiyle bir olması, yani, şu toprakta hakikatini bulacak dil gibi kendi sözünü tutması, yani şiirin kendini aslında ve zatında asla ve zata dönüşerek iptal etmesi kaçınılmaz olur.

Xenophon

O halde Anabasis, bir şiir olarak, bir şiir başlığı olarak, alınlık olmayı göze alamayacak derece, yukarı kaçan çocuk yüzlerinden uzak, şiiri iptal eder. Anabasis, muharebeye dair olduğu, muharebenin olduğu, muharebe alanına giren başlığın şiiri olduğu sürece; yani anabasis, askerler muharebeden dönmezden önce bile, vatanlarının yolunu tutmazdan önce bile, mağlup ve meyus olmayı göze almış bir başlık olarak, çoktan dilin kendi imkânsız imkânı olan evini, şiiri harabeye çevirmiş olduğu sürece; şiire, yani dilin muzaffer olduğunu düşünmeye belki en son başlayacağımız o yere, yine de en sonunda dönmeye başlarken, dilin patikalarını tırmanarak ulaşır ve şiiri iptal eder. Anabasis dilin yokuşlu patikalarını aşıp hikâyelerin sahillerini kat ederken, ulaşmak istediği yere, şiire varıyorsa, dil, mağlubiyeti de anlatsa, muzafferane kendine dönüp kendini şiirde gösterirken vatanını kuruyorsa, şiir iptal olur.

O halde Anabasis, şiirin kendini iptal etmesidir. Dilin askerleri sefere yollandığında, yaraları sarmak için dönecekleri anavatanda, yani dilde, artık hiçbir şey eskisi gibi olmayacaktır, muzaffer olsalar bile. Herşeyden önce, yaralar sarılmayacaktır. Yara yarayı nasıl sarsın? Dil yaresi, zaten dildir.

Yunanlı paralı askerlerin Pers topraklarından mağlup bir şekilde dönüşüne verilen isimdir Anabasis. Kelime, lafzi anlamı itibariyle yukarı yürümek demektir [ana-banein].

O halde olsa olsa, hep yaralı olduğumuzu, hep zevalli ve zavallı olduğumuzu, hep sakat olduğumuzu, sükûtla ve sukut-u hayalle dile getirmekten başka bir şey yapmayacaktır şiir.

O halde Anabasis, olsa olsa, hamasi olandan en uzak olacak şekilde, her husumete rağmen, her harbe rağmen, hâlâ şiirin iptali olarak, nasıl olacak da bir şiirin başlığı olacak? Nasıl olacak da Paul Celan’ın Anabasis’i hâlâ bir şiire işaret edecek? Vatan toprağında dalgalanan son sancağın bekçisi olmaya – hep nafile de olsa – namzet olan bir başlığın verdiği imkânla: İstiklal ile.

İstiklal, ekalliyetlerin yani azınlıkların azdığı, azımsanamayacak bir küçümsemenin zuhur ettiği bir olaydır. İstiklal demek, küçümsemek demektir, azımsamak demektir. İstiklal sulta ve saltanatı küçümsemek, istihfaf edip istikrarını bozmak demektir. İstikrar bozulduğunda egemenlik bozulur: Çünkü egemen, istisnaya karar verendir. Kararsızlık, istikrarsızlık, istiklal ile olur. Şiirin karar verilemezlik eşiğinde, bir nefes almaya yeltendiğimiz o unde suspirat’ında, hürleşmiş çadır-söz [frei-werdende Zeltwort] olur istiklal. İstiklal harbi olamaz. İstiklal varsa, dilin az ile yetindiği, kendi ekonomisinde kendine yetmediğini farkederek iktisadi kasıtlar silsilesini zelzeleye uğrattığı yerde, yani dilin sonsuz ironisindeki küçümsemede vardır. Dil küçümserken kendi kendini küçükser: tutamayacağı vaatler için dile gelmez sözleri taçlandırdığını görüp de, kurtarılmış, fidyesi-ödenmiş, bizim, [gelöst, ein-gelöst]… beraber [Mitsammen] sözler(imiz)i, kendi kendiliği, dilin kendiliğini, kendinden eminliğini, kendini sıka sıka kendi varlığına yemin eden o biricik şehadetini, kendi yeminine olan sarsılmaz imanını kırar.

Dil, istiklal ile, hece-kıran olur. Ve Anabasis artık hâlâ şiirse, istiklal destan olmadığı ve hiçbir zaman olamayacağı içindir. Dil, olamadığından, dil kendine varamadığından, sonra: Şamandıra-, keder şamandıra dizileri olduğundan, yani şu çapa atamayan ve kıyıya yanaşamayan ve tek dişi kalmış geminin huzursuz soluğunu ensesinde hissettiğinden, bir de saniye güzelliğinde seken nefes yansıları duyduğundan, yani Un-Behagen olduğundan, Anabasis’in askerleri, kıyıya varıp da gemiye bindiklerini zannettiklerinde, o çapası kopmuş gemiden hiç inmediklerini fark etmiş olacaklardır. Gemideki huzursuzluk, geminin hali-hazırda kendi çapasına sahip olamamasındandır. Anabasis artık Un-be-hagen’dır.

Bu huzursuzlukta, şiir, deniz renkleri

O halde, bu huzursuzlukta [Ungehaben], uzak gidilmemişliğe doğru [Unbefahrne]

O halde, orada

O halde, Fener çanı sesleri (dum-, dun-,un-, unde suspirat)

Ve de artık, o kesif vakadan sonra, epik şiir olmaz ama – zaten şiir epik olmaz ama –

O halde, yani tam da bu halde, yani bir muharebenin olduğu şu yerde, olsa olsa, şiir olur.

Ve bu da, her şeye rağmen yine de şiir (ile) olur:

Dieses

Schmal zwischen Mauern geschriebne

unwegsam-wahre

Hinauf und Zurück

in die herzhelle Zukunft.

Dort.

Silben-

mole, meer-

farben, weit

ins Unbefahrne hinaus.

Dann:

Bojen-,

Kummerbojen-Spalier

mit den

sekundenschön hüpfenden

Atemreflexen —: Leucht-

glockentöne (dum-,

dun-, un-,

unde suspirat

cor),

aus-

gelöst, ein-

gelöst, unser.

Sichtbares, Hörbares, das

frei-

werdende Zeltwort:

Mitsammen.

Bu

duvarlar arasına incecik yazılmış

yolagelmez doğruluklu

yukarı ve geriye

yürek aydınlığı geleceğe.

Orada.

Hece-

kıran, deniz-

renkleri, uzak

gidilmemişliğe doğru.

Sonra:

Şamandıra-,

keder şamandıra dizileri

bir de

saniye güzelliğinde seken

nefes yansıları-: Fener-

çanı sesleri (dum-,

dun-, un-,

unde suspirat

cor)

kurtarıl-

mış, fidyesi öden-

miş, bizim.

Görülebilir, işitilebilir, o

özgür-

leşmiş çadır söz:

Beraber.

2

1 Enis Memişoğlu

2 Şiirin Türkçesi Oruç Aruoba’ya aittir.