Damdalama sergisinin beni heyecanlandırma sebebini kafamda oturtabiliyorum. Sergi alanlarının o ağır ve steril, çok tertipli ortamı sanatın kural tanımazlığına o kadar ters ki izleyicinin farkında olmadan mış gibi davranmasına neden oluyor.

Bugünlerde hiç alışık olmadığımız bir mekanda Mehmet Çevik “Damdalama”isimli solo sergisini düzenliyor. Atölyesinin bulunduğu apartmanın damını alternatif bir sergi alanına dönüştürerek, izleyicileri galeri ve müze mekanlarının steril ve sınırlı alanından çıkarıp, gökyüzünün sınırsızlığı ile buluşturuyor. Akrilik ile tuval ve karton üzerine yaptığı resimlerinde kullandığı parlak renkler ile bir kimliğe ya da hikayeye sıkıştırmadan, kendiliğinden ortaya çıkan karakterleri ile damda izleyicilerini bekliyor.

Kalıplaşmış sergi mekanlarının dışına çıkarak, kendi imkanları ile yarattığı bu alternatif mekan izleyiciye sergi alanlarının üzerinde yarattığı kalıplardan sıyrılarak kendisi olabilme fırsatı tanıyor. Ressamın kullandığı renkler de parlaklığı ve canlılığı hatta zaman zaman rahatsız ediciliği ile insana bu resimlerin dört duvar arasına sığamayacağını düşündürtüyor. Eserler damda, özgür alanında tam da ait oldukları yerde öylece yaşamın içinde varlığını devam ettiriyor. Bu sergi nasıl ki alışılmışın dışında ve bir o kadar samimi bir ortamda yapılmışsa Çevik’in resimleri ve bu resimlerde gördüğünüz figürler de alışılmışın dışında aslında. İş benim kontrolümden çıktı diyor Mehmet Çevik, sınırları olmadan, kalıba koymadan yaptığı resimlerini yine uçsuz bucaksız ama çevresi ile de etkileşimi kopartmayan bir alanda, misafirperverce resimleri gibi kendisi de insanın içini ısıtıyor. Mesela damda sergiyi izlerken komşu damların sakinleri ile iletişime geçebiliyorsunuz. Sergi salt bir entelektüel ve elitist bir alan olmaktan çıkıp yaşamın içerisinde var olan bir alana dönüşüyor. Sanatçının derdi de biraz bu aslında. Bir aradalık, bir aradayken yaşanabilen mutluluk ve paylaşılabilen anlar ve bunun sanatı ile yaşamın bir parçası gibi bir arada olabilmesi. Biraz saçmalama, biraz sanatlama, eğlenme ve Damdalama. Gökyüzündeki kuş da nasipleniyor bundan, yan apartmandaki komşu da, sergi izleyicisi de. Tam da bu sebepten bienalin devam ettiği şu günlerde bu serginin amacı hiç o olmasa da “iyi bir komşu” temasına bir çok bienal işinden daha çok uygun düşüyor. Çünkü damda sanat da var, sohbet muhabbet de, komşuluk da var.

Yaşamın insana çeşitli kimlikler ile yeterince duvar ve sınırlar ördüğü bu ortamda sanat için çizilmiş çizgilerin yıkılması gibi bu sergi benim için. Sergi izleyicisinin resimle ilgileniyor olmak zorundalığı, izlediği resimden anlamlar çıkarması zorundalığı olmadan biraz gözleri biraz ruhu şenlendirmek, dinlendirmek gibi Çevik’in yaptığı bu sergi. Bu yüzden çok anlamlı, çok samimi. Sanat piyasası hareketleri düşünüldüğünde alternatif bir sergi alanı olarak damın sıradışılığı Mehmet’in resimlerinin sıradışılığı ile uyum içinde duruyor. Çünkü Çevik ne dekoratif ne de akademik bir çizgide duruyor. Sürrealist değil ama belki absürt denilebilir. Aslında Çevik’in yaptığı resimleri terimlerle sınırlandırmak doğru değil. Zaten kendisi de belirli, güçlü sıfatlarla anılsın istemediğini konuşurken belirtiyor. Onun derdi daha çok samimi olmak ile, insanların kendisi olabilmesi ile. Resimlerinin insanlara bunu hissettirmesi çok da şaşırtmıyor o yüzden. Resimlerin açık alanda doğa ile, canlı ile bir aradalığı onları daha doğasında kılıyor. Arada bir kuş geliyor, sonra yağmur çiseliyor ama o damı bırakıp gitmek insanın içinden gelmiyor. Damdalama sergisinin beni heyecanlandırma sebebini kafamda oturtabiliyorum. Sergi alanlarının o ağır ve steril, çok tertipli ortamı sanatın kural tanımazlığına o kadar ters ki izleyicinin farkında olmadan mış gibi davranmasına neden oluyor.

İzleyici sanattan anlıyormuş gibi, çok entelektüelmiş gibi, birisiymiş gibi maskeler takınıyor. Bu sergi tüm bu kalıpları alıp damdan aşağıya atıyor geriye resimlerin ve yaratılan ortamın samimiyeti ve dinginliği, insanın kendisi olabilecek rahatlığı hissetmesi kalıyor. Bu nedenle “Damdalama” “iyi bir komşu” temasına bir çok bienal işinden daha yakın geliyor. Bir evin damında güzel şeyler oluyor. Bu güzel şeylerin devamının gelmesi ise sanatsever desteğine kalıyor. Çevik’in figüratifliğinin kurgulanmış değil tesadüfi oluşu, izleyiciyi bazen içine çeken bazen de irrite eden renkleri ile umutlu ve mutlu hissettiren bir yerde ilerliyor. Camus’nun değindiği gibi Sisifos’un kayayı her seferinde o tepeye en baştan çıkaracağını biliyor olması ama buna rağmen mutlu olabilmesi mi mesele? Sanırım bu. Hayatın yeterince güç olması, müdahale edilemez oluşu ancak yine de yaşama dair mutlu olabilecek bir neden bulmak mı önemli olan? Çare belki de zaten fazla düzenli ve steril olan hayatlarımızı bir anlığına dama çıkarak geride bırakmaktır.Belki de Mehmet Çevik’in paletini ve fırçasını akışına bırakarak ortaya çıkardığı resimler gibi yaşamı bir anlık akışına bırakıp, birisiymiş gibi olmamak gerekiyordur. Kendin olabilmek gerekiyordur.

Damdalama bir sanatçının sergileme ve alternatif mekan yaratma konusunda ne kadar başarılı olabileceğinin güzel ve somut bir kanıtıdır. Mesele sanat yapmak ise bunun her yerde yapılabileceğinin hatta bu sergide olduğu gibi daha ünik fikirler ile beslendiğinde sıradan olandan ayrışabileceğinin çok naif bir örneğidir. Damdalama 13 Kasım’a kadar devam ediyor.

Adres: Tatar beyi Sok. 34/11 (Yüksel Han) Galata/Beyoğlu

TEILEN
Önceki İçerikMUKADDİMELERİN YAZIMI ÜZERİNE*
Sonraki İçerikManifesto, Manifestolanmak, Manifestolamak
Meltem Tüzün
1988 yılında İstanbul’da doğdu. Anadolu Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Sanat Tarihi Bölümü’nden 2013 yılında mezun oldu. 2014 yılında EVS projesi ile 8 ay İtalya’nın Palermo kentinde yaşadı. Çeşitli Sanat Galerileri’nde galeri asistanlığı ve yöneticiliği yaptı. Online platformlarda Güncel Sanat yazılarını yayınlamaya devam ediyor.