Öyleyse hayatından bir sebeple bıkmış, acı ve sefaletini sürdürmek gücü kalmamış, o kadar ki ¨ölüm korkusunu cesaretle yenmiş, bu acımasız dekordan firar eden o adamı¨ suçlamak haksızlıktır. O evrenin ulu düzenini bozmuyor, belki de buna yardımcı dahi oluyordur.

İntiharın insana ait en karmaşık ruh hâli olduğu apaçıktır.
Kim bilir müntehirin gönlünde ne fırtınalar kopmuştur, hangi dağlar yıkılmış, yer yerinden oynamış olmalıdır ki, dünyada verilebilecek en zor kararı bir kurtuluş çaresi, vaz geçilemez bir reçete gibi kabul etmiştir.
İnsanın kendi canisi olduğu intihar ânında bir son dakika pişmanlığı duyup duymadığı ise hiçbir zaman anlaşılamaz olan şeylerin en başında geliyor.
Kadim medeniyetlerden bu yana, intihara karşı duran bugünün kitabî dinleri başta gelmek üzere, intihar denilen bu bireysel vaz geçme hâlini toplum dışına sürmek, kabul edilemez göstermek insanî bir niyet ifade ediyorsa da yararsız ve geçersiz kalıyor.
Gün geçmiyor ki, dünyanın bir yerlerinde birileri sanki olağan ölümler gibi, kendisini yok ediyor.
Şu satırı okuduğunuz an, diyemezsiniz ki, bir kişi daha ya bileklerini kesmiş yahut bir yükseklikten kendisini boşluğa bırakmış olmasın. David Hume

İngilizlere mahsus kılı kırk yaran, doluya koyup boşa alan bir hassasiyetle, kökleri Pyrron’a kadar uzanmış kuşkuculuğu ancak deney yaparak ortadan kaldırmak temeline dayalı İngiliz Amprisizm ekolünün iki önemli insanından birisi Ulusların Zenginliği yazarı Adam Smith ise ötekisi hiç kuşkusuz David Hume’dur.
İkisi de İskoç, ikisi de İskoç Kilwinning Mason Locasına üye, ikisi de Aydınlanmacı filozof, tarihçi, iktisatçıdır; yaşamları boyu iyi dostturlar.
Hume, ziyadesiyle insan ruhu üzerine hümanizm öğretilerine çatı ve dayanak oluşturacak bir felsefe bina etmiştir. Sarakaya alındığı gibi onun adını bir köşeye paçavra misali atmaya gerek yok, okumak, anlamak çabası gösterilmeli. Gâlat-ı meşhur yaparak, kulaktan duyma sözleri ithama çevirip Hume’un, eğer dışarıdan gelen bilgileri akıl kendi içinde fikir haline çevirmiyorsa dışarıda, dış dünyada bir şey yoktur, sözünü ¨poposundan¨ anlamamalı. Bugün fenomenoloji diye yırtınan Foucault düşkünlerinin bundan farklı konuşmadığını da söylememiz gerekiyor.
David Hume, akademiye özgü bir kesinlik içinde söyleyemiyoruz ama 1980’li yıllara kadar Türkçede bağımsız bir yazar olarak, ne yazık ki okunamadı; eserlerini parça parça başka metinler içinde bulabildik.
Dünyanın hazırlopçu Solu gibi Türkiye’dekiler de Amprisizm’den dolaylı bir okumayla, Lenin’in Materyalizm ve Ampriokritisizm başlıklı eseri üzerinden haberdar oldu; gerisi yerinde olmayan bir dişin verdiği boşluk gibi asılı kaldı.

Hume’un birçok kısa makalesi, deneme yazıları türlü eserleri içinde yer aldı, elbette…
Bunları dağınık olarak, bir izlek kurmadan okuması mümkün görünüyor. Fakat bir makalenin çarpıcı gelen adını, örneğin İntihar başlıklı yazısını öne çıkarıp kitap kapağında vermek, yayıncının tercihi olmakla beraber ardı sıra gelen makalelerden okuyucuyu habersiz bırakmak pek doğru görünmüyor gözümüze… Kitabı düzgün bir çalışmayla, çevirmen Önder Karaçanak Türkçeye kazandırmış, Tefrika Yayıncılık tertemiz iş çıkartıp basmış. İçinde Hume’un ahlak felsefesi kapsamında ele aldığı dokuz yazı var.
Öteki sekizini bir kenarda boynu bükük bırakıp ilk yazıyla haşır neşir olması, bu durumda kitabın bir bütün olarak eleştirisini değil, salt bir yazının ele alınması sonucuna yol açıyor. Olsun, biz yine de işimizi tam yaparız, intiharı anlatır, müntehir olmanın bir suç, en azından kabahat olmayacağına dair Hume’cu fikirlere katılırız.
İntiharın Tanrıya karşı işlenmiş bir suç olduğu düşüncesiyle, bu en sonun da sonu sayılabilecek kararı veren insanı ölümden döndürmeye çalışmak beyhudedir diye düşünür Hume… Madem ki evrendeki her şeyin var olması ve devamından tanrısal irade sorumludur, o hâlde intihar kararını veren insanın da bu kararı tanrısal takdir-i ilahiden gizli, saklı kalamaz. En azından, diyor Hume, Tanrı intihar edecek kişinin orada, dünyanın bir yerinde var olduğunu bilmektedir; o yüzden intihar eden tanrısal suç veya taksirat (kusur) işlemiş olamaz. Zira bu eylem de Tanrının eylemidir, tıpkı suyun akması, yağmurun yağması, insanın hastalanıp ölmesi gibi; farklı değildir.


Öyleyse hayatından bir sebeple bıkmış, acı ve sefaletini sürdürmek gücü kalmamış, o kadar ki ¨ölüm korkusunu cesaretle yenmiş, bu acımasız dekordan firar eden o adamı¨ suçlamak haksızlıktır. O evrenin ulu düzenini bozmuyor, belki de buna yardımcı dahi oluyordur.
Her şeye gücü yetenin sahip olduğu insan hayatını yok etme hakkını onun elinden almak, tanrısal hakkın gaspı mıdır? Yüzyıllara ait bir tartışma bu; uzlaşılamayan bir şey… Hume burada intiharın ¨kutsalın sorumluluğuna bir tecavüz ve genel yasalarına bir müdahale¨ olmadığı sonucuna varır; o müntehir’den yanadır.
Zira evrenin, siz kendinizi öldürmüşsünüz yahut bunu doğal sonuçlanacağı zamana kadar acı çekmek pahasına ertelemişsiniz, umrunda mıdır?
¨Evren için bir insanın hayatı, bir istiridyeninkinden daha büyük bir öneme sahip değildir.¨
Hume’un kurduğu mantık yabana atılır gibi değil:
¨Eğer kafama düşmekte olan bir taşı yolundan saptırırsam, doğanın gidişatını bozmuş ve kendi hayatımı, onun bağlı kıldığı madde ve devinim yasalarıyla belirlenmiş zamanın ötesine uzatarak, -asıl o zaman- Tanrının sorumluluk alanına saldırmış olurum.¨
Hume aydınlanmacı isyankârlığıyla devam ediyor:
¨İşte bu yüzden, kılıcımın üstüne kapandığımda, ölümüme Tanrının da ellerinden kavuşmuş olurum, tıpkı bir aslandan, uçurumdan veya hummadan geldiğinde olduğu gibi. Hayatım bana ait olmasaydı onu tehlikeye atmak veya onu yok etmek suç olurdu.¨

Burada bir durmak lazım herhalde; kitabî dinlere göre insan yaşamı sadece kendine ait değil, aynı zamanda Tanrıya kulluğu nedeniyle aşkın bir güce aittir. Hume, bu köktenci anlayışı değiştiren sözler etmektedir. Bu durumda müntehirin cenaze namazını kılmak, tören yapmak teolojik yorumlara bağlanır; karar hoca efendilerin, papazların, hahamlarındır…
Dünyadan elini eteğini kendi rızasıyla çeken insanın bu anlamıyla âsi olmadığını ısrarla tekrarlayan İskoç Masonu Aydınlanmacımız, intiharla insanın aslında geride kalanlara bir fayda verdiğini söylemesi ise başlı başına üzerinde durulması, tekrar tekrar okunması gereken bir iddiadır. Hume, hayattan böylesi bir durumda vaz geçmenin aynı zamanda övgüye değer olduğunu söylemesi intihar saplantısındakileri yüreklendirmeye yarar mı, bunu kestirmesi zor.
Ancak edebiyatın dört büyük roman kahramanının intiharı Hume’un anlattıklarıyla ne kadar örtüşüyor diye düşünmemek de elde değil.

Anna Karenina’nın mutsuz aşklarından sonra kendisini karlı bir Petersburg gecesinde demiryolunda trenin önüne atışı; Madam Bovary’nin düşsel aşkları için kucaktan kucağa dolaştığı gecelerin ardından siyanür içerek intiharı; Bihter’in Aşk-ı Memnû’da kalbine bir kurşun yerleştirerek o güzel, dipdiri göğsünü kanlar içinde bırakması unutulur şey midir?
Hele Jack London’ın kendi intiharını evvelden beyan etmesi gibi görünen, roman kahramanı Martin Eden’in denizde balıklar arasındaki soluksuzluğu hiç unutulmaz.
Karenina, Bovary, Bihter ve Martin tanrısal suç işlemişse de, romancıların o romanları yaza yaza geldiği satırda başlarını alıp çekerek gitmeleri mümkün olmadığından – Hume’a göre-– iyi etmişlerdir.

 

TEILEN
Önceki İçerikAndy Warhol ya da Mükemmelleşmiş Makine
Sonraki İçerikHASANIM ALİ
Mahmut Şenol
1958 yılında, İstanbul'da doğdu; şimdiye kadarki ömrünün üçte ikisini bu şehirde geçirdi. 1997'de ABD'ye, daha sonra Kanada'ya göç etmesiyle yaşamının bugüne değin olan kısmını Kuzey Amerika'da sürdürüyor. Gazi Üniversitesi Ekonomi Fakültesi'nden lisans, İstanbul Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi'nden (SBF) Yüksek Lisans derecelerine sahiptir. Ayrıca Indiana Eyaleti Purdue Üniversitesi ve yine İstanbul SBF'den misafir öğrenci olarak doktora dersleri almış olup, hâlen tez aşamalarını beklemektedir. Türkiye'de ulusal basının en eski gazetelerinden Cumhuriyet'te 1977 yılından itibaren muhabir gazeteci olarak çalışmaya başlayan Şenol, 1987'den sonra bir müddet serbest ticarî faaliyet göstermiş, daha sonra TV yapımcılığına yönelmiştir. Kanal D, TGRT, ATV gibi kanallara seri-dizi programlar üreten yapım şirketlerinde bulunmuştur. [Selim İleri ile Nostalji, Şenola Düğün, Leyla Tekül Şov gibi programlar, sıralanabilir.] 2000 yılında edebiyata yönelip roman yazmaya başlayan Şenol'un ilk eseri Phaselis Adağı'dır. Bu eserle birlikte yine Cumhuriyet gazetesinin dışhaberler servisi sayfalarına ABD, Kanada yazılarıyla haftalık yazılarıyla katılmış; tekrar gazeteciliğe adım atmıştır. Ayrıca o tarihlerden başlayarak web portalları imkânı doğduğundan Açık Gazete, Arkitera Mimarlık Dergisi, Mesele Kitap, Bodrum Baskısı, Kent TV gibi hem basılı hem de online kanallarda yazılarına bolca rast gelinmiş, yine bu meyanda Varlık edebiyat dergisi, Roman Kahramanları, Edebiyatist, Papirüs gibi pek çok dergide denemeleri, küçük hikâyeleri yer almıştır. Eserleri arasında Bay Konsolos adlı romanı hem müzikal hem de tiyatro eseri olarak, ayrıca sinema senaryosuna çevrilip Devlet Tiyatroları ve İstanbul Şehir Tiyatrolarında ayrı ayrı repertuara alınmış; oyun sırasını beklemektedir. Yine Akhisar Düşerken adlı romanı, hâlen üzerinde sinema film yapılmak üzere yapımcı firmaların elinde bulunmaktadır. Yazarın sırasıyla yayınlanmış eserleri şöyledir: 1. Phaselis Adağı, Altın Kitaplar 2. Bay Konsolos, Altın Kitaplar 3. Çerkes Âdil Paşa'nın Tahsildarlık Günleri, Papirüs Yayınları ve 2.Baskı Alfa Yayınları 4. Kayısı Topuklu Kadınlar, Papirüs Yayıncılık 5. Keşfini Bekleyen İnsan, Kadim Yayıncılık 6. Akhisar Düşerken, Ayrıntı Yayınları 7. Capon Çayevi, Ayrıntı Yayınları ve 2.Baskı Alfa Yayınları 8. Geçiyordum Uğradım, İskenderiye Yayınevi 9. Dalkavuk Hanım, Alfa Yayınları 10. Altıncı Hasta, kendi yayını-e/book, tiyatro eseri Yazarın, bugün itibariyle, yayın aşamasında bulunan ¨Aklı Kızda Kaldı¨ başlıklı yirmi hikâyeden oluşan bir kitabı da bu listeye eklenmesi mümkün görünmektedir.