Dil olgusunu irdelemek, dil düşününü, dilbilimini, dilbilgisini, eşdeyişle, dilin yapısını, özünü, derinliğini, içeriğini inceleyen düşün dalının içerdiği ‘anlam’ı, bir dilin söz, ses, tümce, biçim yapısını, birimlerini, bir dizge doğrultusunda dönüşümsel yaklaşımla incelemeyi, bir dilin özünde duran özellikleri, kurallar bütününce betimlemeyi sağlamak, salt bu bağlama dayanarak dili değerlemek, betimlemek anlamına gelmez. Dil düşünü, dil olgusunu incelerken, dilin yapısallığını derinlemesine ele alır, özünde gerçekleşen oluşumları düşünsel bir yaklaşımla değerler, böylece anlamın önemini ortaya çıkarır. Bir sözün, sözcüğün dile getirdiği anlattığı düşün olan anlam, doğrudan dil düşününün, dil felsefesinin içeriğidir. Dilin irdelenmesi söz edildiğinde dil düşünü, bu olguyu salt anlam bağlamında önemser, değerler, açımlar. Özünün oluşumunu, yapısının dizgeselliğini, çıkış imini ve dayanaklarını, anlam kavramı uzantısında usa vurur. Dil olgusunun temeline, köküne, kaynağına bu bağlamda uzanması, betimlemesi, kuşatıcı olarak gerçekleşmesi, alam kavramının dışında olası değildir. Ne var ki böylesi bir yaklaşım, eşdeyişle, dil düşünün anı, dil olgusunu derinlemesine irdelenmesinde yardımcılığını hiçlememiş, dışlamamıştır; çözümserliğin gerçekleşmemesine karşın.

Dilbilim bağlamında irdelenen dil olgusu, dilin tümel açılımını gerçeklemede yetkin, donanımlı sayılmaz. Bir dilin ses, söz, biçim ve tümce yapısını ele alıp incelemek, dil olgusunu derinlemesine açıklamaz. İşlevsel betimleme, kılgısal anlatı, köksel irdeleme değildir. Dilin kaynağı dile getirmede bu dört öğe, kavram, tümden bir somutlama sağlamaz. Üstelik, dilin bilimlerini bir dizgeye dayanarak, bir doğrultu çizerek ya da çizemsel, çizgesel, geleneksel dönüşümlerle incelemek, dilbilimsel bir yaklaşım olduğu denli, dil olgusunun temeline inilmeye yönelik olmaz. Dilin irdelenmesinde, dilbilimden yararlanmayı yadsımak da ussal sayılmaz.

Dil düşünü, dilbilim, dil olgusunun açıklanmasında dışlanmazken, bir başma bağlam olarak dilbilgisiyle karşılaşılmaktadır. Burada, kuralcı bir tutum, yaklaşım söz konusudur. Bir dilin kökünde, temelinde bulunan özellikler, kurallar bütününce betimlenmektedir. Ne var ki bu yaklaşım da, dilin irdelenmesine yetmez, öte yandan yoksanmaz.

İnsanın doğal yaratısı, bireysel değerlerin toplumsallaşması, özgüsel düşünü ve bilinci bağlamında dil, bir önkoşulu ya da sonereği açımlamada, köküne, kaynağına inilmesi bakımından bir güçlüğü, bir zorunlu zorluğu beraberinde taşır.

Yine de dil olgusunu irdeleme, açıklama uğraşı içinde olmz, bunu önemsemek, azımsanamaz bir işlevdir. Bu uğraş içinde yer alan bağlamları dilemek, açımlamak, yolculukta bir im de olsa değerli, anlamlı. Bağlamlara gelince: Dirimbilim, fiziksel insanbilim, özdekçilik-ülkücülük ya da evrim-devrim, töz, davranışbilim-dirimbilim etkileşim süreci olarak sıralanabilir.

1. Dirimbilim-Dil İlişkisi:

Bitki-İnsan-Hayvan. Dirimbilim dendiğinde, ilkin usa gelen bu üçlüdür. Dirimsellik, her üçü için geçerli olduğu denli, özellik bakımından aynılık göstermez. Dirim türleri bağlamında aynıyken, dirimsel işlevsellik bağlamında ayıdırlar.

Bulunduğu ortama, yere, kökleriyle tutunan, bağlanan ve gelişen, ardından döl veren ve kurumak koşuluyla dirimselliğini, yaşamsallığını sonlayan dirimlerin genel adıdır bitki.

İki elini kullanan, iki ayağı üzerinde durabilen ve devinen, dolaşan, sözle anlaşan, düşün yetisi, usa vurumu söz konusu olan, en gelişmiş dirim nitelemesi yapılan türün adıdır insan.

Bireysellikten öte türünün tüm bireylerinde ortaklaşalığı, eğitimsellikten öte kendiliğindenliği, tinsellikten öte tenselliği, düşünsellikten, denetimsellikten öte soyaçekimliliği, anlaksallıktan, toplumsallıktan töresellikten öte, çevreselliği içeren içüdüsel yapıya ise, Arapça ‘ölüm’e karşı ‘yaşam’ı dile getiren dirimin adıdır hayvan.

Tanımlamalara bakıldığında, üç dirim arasında bulunan öznel, özgün, özgür öğrenin ayırtına varılır: Us. Bireysellikten toplumsallığa, tüketkenlikten üretkenliğe, durağanlıktan devingenliğe uzanan bir düşünsellik. Değişimi, dönüşümü gerçekleyen bir düzendışı, konumöte aykırı duruş. Doğayı ve doğasını başkalaştırma erki, yetisi. Var olmanın dışında bir varoluş. Uygulayımsal yaratı.

Güdümbilimciler, bitki yaşamları devinimleri üzerine kuramsal yaklaşımlarda, anlatılarda bulunsalar da, hayvanbilimciler, hayvan türlerinin kökeni üzerine çıkarımlar oluştursalar da, insan ussallığının yaratıları denli somut örneklerle, ürünlerle, ‘us’ bağlamında doyuma ulaşabildikleri söylenemez.

Us, dirim türleri arasında bir somut ayırttır. Yapıp-etmelerin, dönüştürmelerin, biçimsel-biçemsel birlikteliklerin, ekinsel oluşturmaların, sanatsal yapıtlaştırmaların, bilimsel yaratıların, türetmelerin ve toplumsal devinimlerin ayırdında durur us. Bu anlamda, dil olgusunun betimselliğini sergiler. Dil, uzantısıdır usun: Anlıksallığı, anlaksallığı imler. İç-dış birlikteliğinin göstergeliğini sunar. Gizil-belirgin arasındaki eytişimi sergiler. Soyut-somut ilintisini anlatır. Usa övgünün sonlanması, usun bittiği yerde başlar.

İmdi, hayvandan insana uzanan bir izlemin izleksel anlatımından söz açmalı. Bir dirimi ötekinden ayırt eden dışsal ve içsel özyapılarını zamanla kesintisiz gelişimi yolunda geçirdiği bir dizi değişim olan ‘evrim’in, hızlı, geniş kapsamlı ve köklü olarak yerleşik düzeni niteliksel değiştirme yeniden biçimlendirme eylemi olan ‘devrim’le gerçekleşmeye ereklendiği, bu düzenekte uğraş verdiği bağlam, hayvandan insana bir izlemdir.

Doğanın evrimini açıklayan kuram, eşdeyişle Darwincilik, dirim doğanın evrimle oluşup, evrenin itici gücü olan yaşam kavgasının sonucunda bir doğal ayıklanma süreciyle, insanın, bir hayvan türünden oluştuğunu imler. Dünya üzerinde yaşama uygun alanın ve koşulların sınırlılığı, bu kavganın güçlü olan soyaçekimle yaşamını sürdürür ve yeni türlerin oluşumuna katkıda bulunur. Türlerin türemelerine Charles Robert Darwin (12 Şubat 1809, The Mount Strewsbury, Shropshire/ 19 Nisan 1882, Down House, Downe, İngiltere), doğal etkenlerin eytişimine, devinimine bağlar. Bu eytişimin ve devinimin sürekliliği, uzun bir süreç kapsamında gerçekleşir ve bugünkü biçimlere ulaşır düşününü taşır. Darwin’e göre, kimi yollar, yöntemler, açıklama çabaları yetersizdir. O, yaratımcılık, tinselcilik, ülkücülük ve fiziköte kuramların birer kısırdöngüden başka bir şey olmadığını vurgular.

İnsanın, bir hayvan türünden oluştuğunu savunan Darwin, doğadaki ayıklanma sürecinin işlevini anlatırken, geri kalanların yeni oluşumlara uzandığını vurgular. Bu uzanım, türden türe bir geçişliliğin muştusudur. Yiten türler ve yenilerinin oluşumu bir devinimdir. Bu devinim, doğal etkenlerin yardımıyla gerçekleşir ve bir varoluş kavgasına yönelir. Hayvanın insana dönüşmesi de bunun sonucudur. İnsana dönüşümün en belirgin özellikleriyse, us ve dil olarak imlenir. Dirimbilimle dil ilişkisi, değişimle dönüşümün irdelenmesinde anlamlaşır. Yüzyıllara dayanan bu uzun süreçte, insan denli dilin de evrimi, yolculuğunu sürdürmektedir. Us-dil ilintisiyle, varolmadan varoluşa geçmekse, başlı başına bir dönüşümdür. Doğanın, insan doğasıyla savaşımı, güçlülük ilkesiyle ayakta kalan bir türün utkusuyla sonuçlanır; gelişimsel süreçse, devinimlerle yol alır.

2. Fiziksel İnsanbilim-Dil İlişkisi:

Kuramsal yaklaşımlar ve belgesel sunular, sonuçta insanı yakalama, köklerine inmeyi erekleme ülküsünü güder. Somut kanıtlarla soyut varsayımlar birbirinden ayrı durur gibi görünseler de, ortak uğraş doğrultusunda, bir ereğe yönelik çabalarda, aynı yolun yolculuğunda barışıklığı seçerler. Hayvanbilimle insanbilim arasındaki paylaşımsal gidişgeliş de böyledir. Hayvanı irdelemek, insanı irdelemeye koşut bir bilgilenimi gerekli kılıyorsa, uçlarından ortaya doğru bir çekilme, birleşim söz konusu edilir. Yaşamı, dünyayı, evreni açıklamanın belki de biricik yöntemi, her tür verinin ortaya çıkarılmasında tüm bilimlere düşen eli açıklıktır. Ussallık da bunu gerektirir. Davranış bilimden toplumbilime, hayvanbilimden insanbilime, eytişimsel özdekçilikten ülkücülüğe, usçuluktan kökenbilime dek insanı, doğayı, yaşamı açımlama çabalarına tüm dilbilim dalları ve yetkinleri katılmalıdır.

Fiziksel insanbilim, bu bağlamda hayvanbilimle yakın ilişki, bilgi alışverişi içindedir. İnsanlığın evrimi üzerinde, hayvandan insana geçiş birlikte irdeleme çabasını sürdürüyor.

Doğanın bölgelere göre konumu, yeryuvarın üst yerucundan alt yerucuna dek değişiklikler gösterir. Toprağın verimliliği, bölgesel koşulların yanı sıra, hayvanlara da bağlıdır. Doğal dengenin türler üzerindeki etkisiyle kaçınılmaz bir son, yadsınamaz bir gerçektir. Isı, ışık, yel, yağmur benzeri etkenler, doğadaki ayrımlara nedendir. Verimli – verimsiz, kurak, sulak bölgeler, sıcak-soğuk iklimler, çeşitli türlerin oluşumunu gerçekleşmiştir. Güçsel dengenin doğal dengeyle olan çatışkısı ve uyumu, çelişkisel bir konum doğurur; türlerin yapısallığıysa bu bağlamda oluşur. Güç koşullarda yaşam savaşımı veren türlerle kolay koşullarda barışık yaşayan türler arasındaki yapısal ayrım, bedensel görünüm, davranışsal karşıtlık, böylesi nedenlere dayanır.

Günümüzden yaklaşık yirmi beş milyon yıl önce, Doğu Afrika’nın doğal koşullarının olumsuzlaşması, ormanların kıraçlaşması, maymunsan ya da maymun-insan denen başmanı, bir başka ortam aramaya zorlamış, alıştığı ortamın dışına itilme konumunu yaşama zorunluluğu, ‘ön-ayaklı’ devinimden sıyrılıp ‘iki-ayaklı’ devinime ulaşmasını sağlamıştır. İki ayağı üzerinde devinmesi, ‘dik-yürüme’si gerçeğini beraberinde getirince de, ‘iki-ayaklı dik-yürüyen’ bir tür olarak önce ‘insanımsı’, ardından ‘insansı’ bir görünüme ulaşmıştır.

İlk-insan’ın oluşumu, günümüzden yaklaşık bir milyon öncesine dayandırılmakta, dik-yürüme olgusuyla da, başın üstündeki gözlerin daha aşağıya kayarak, yerini beyne bıraktığı varsayımı üzerinde durulmaktadır. Maymundan ‘maymunsan’a, ‘maymunsan’dan ‘insanımsı’ya, ‘insanımsı’dan ‘insansı’ya, sonunda da düşünen hayvandan öte ‘insan’a dönüşüm gerçekleşmiştir.

Bir solukta söylenen bu gerçek, uzunca bir süreçtir. Doğal koşulların dirimler üzerinde oluşturduğu değişim, dönüşümlere geçer, bu da bir türden bir başka türe geçişi sağlar. İnsanın günümüzdeki konumuna, biçimine ulaşması, bu sürecin azımsanamayacak denli uzun olduğunun, maymundan insana geçişin yüz yıllar aldığının göstergesidir.

Bu fiziksel insanbilim görüsü böyleyken, bir başkası ‘insansı’nın iki ayaklı dik-yürümesinin, zamanla tutunma konumundan sıyrılmasındaki önemi vurgular ve ‘el’in işlevi üzerinde yoğunlaşır. Yeme örgeni olan eldeki işlevsel atılım, değişim, ‘el’in özgürleşmesinin uzantısı olmuş, bağımsız devinen bu örgen, yeme örgenlerinde de değişimlere yol açmıştır. Diş, çene, ağızdaki yoğun ve kaba kullanım dilde de kendini göstermiş, gelişim sürecine dayalı ‘ses-çıkarma’ olgusu gerçeklenmiştir. ‘Ses’in dil’e dönüşümüyse, bir ‘erkek-süre’nin, eşdeyişle bir evrimsel sürecin vargısıdır. ‘El’in özgürleşmesinin ‘dil’e uzanımı, bu süreç sonunda gerçeklenmiş, büyük beyninin ‘anlak’a eşkoşulması, konuşma örgenlerindeki değişimle ‘ses’e erişmiştir.

İnsanın, başman ya da ilkel konumdan bugünlere ulaşmasına dek geçen süre, salt gün bilgisel bir zaman dilimi değil, bireysel, toplumsal ve ekinsel bağlamda, bir donanımlı üretim sürecidir de. İnsan, donanımsallığını, doğal ortamların koşullarını değiştirmekle gerçekleşmiş, elini özgürce kullanabilmesiyle de üretkenliğinin sınırlarını aşmasını bilmiştir. Üretkenliği, salt el bağlamından ötürü değildir. Anlaksal yanı, düşünsel etkinliği, ses-dil arasındaki ilintiyi doğurmuş, konuşma örgenlerinin anlağa koşut gelişimi ise dilsellik görüngesi doğrultusunda anlamlaşmıştır.

Ham-insanın, eşdeyişle ilkel insanın tam-insana, eşdeyişle bilge-insana dönüşümünde, dil olgusunda da dönüşüm gerçekleşmiş, sesten söze ulaşılmıştır. Fiziksel insanbilim, böylesi varsayımları dile getirirken taşılbilim kazıbilim benzeri bilimlerin bulgularından yararlanmıştır.

İlk-neden (arkhè) salt insan, dil için değil, evrenin oluşumu içinde daha kapsamlı olarak geçerlidir. Dirimin itici gücü nedir? Evren bir gereksinim midir, koşul mudur, zorunluluk mudur, rastlantı mıdır?

3. Özdekçilik-Ülküselcilik ya da Evrim-Devrim-Dil İlişkisi:

Çeşitli düşünler, felsefeler, insanın varolmasındaki gizemi dillerken, yorumlarken, bilimsel verilerden yararlanırken, kimi dizgeler inaksal düşünlerin ardına gömülür. İnan iyesi kişilerin anlatısı, imgesel düşünürlerin yaklaşımları, düşükle yazıncılarının ürünleri, ayrımlar yaratır. İnsanı ve yaşamı algılama, çözümleme yöntemleri başkalık gösterir, belli düşüngülere dayanabilir. Gerçeğin aranışı yanlı, tutarsız ve vurgusal olduğu sürece, çeşitli sonuçların çıkarımları inandırıcı, güvenli olamaz. Somut verilerle yola çıkan bir söylem, bir düşün, ayakları yere basan bir anlatı, insanı, yaşamı ve dili açımlamada daha doğru, daha sağlıklı bilgiler verir. Belli bir düşüngünün buyruğu altında olmak, onun dayatmasına göre yön değiştirmek, somut bilgilenimleri hiçlemek, bilimsellik ve insanlık adına kötülükten, satkınlıktan başka bir şey değildir. Ne var ki doğru bilinen, ayrıntılı ve açımlı bilgilere dayalı, bilimsellikten ödün vermeyen, ussal ve yüreksel verilerle donatılmış bir görüşün etkinliği de yadsınmaz bir gerçektir. Bu bağlamda iki uç imde devinen, duran özdekçilikle ülküselciliğin dil olgusuna yaklaşımını betimlemek gerekir. Eytişimsel düşüne, felsefeye göre ‘evrim’ terimi, niceliksel değişmelerin sıçramayla niteliksel değişmeleri gerçeklediğini, gelişme sürecini irdeler. ‘Evrim’in ‘devrim’e dönüşmesi, nicelikten niteliğe uzanan ‘sarmal gelişimsel değişim’in doğasal, bilinçsel süreci olarak ile getirilir. Bu süreçte her iki olgunun birbirine içsel-zorunlu bağımlılığı söz konusu edilir.

Doğal ayıklanma sürecinin işleyişi, niceliksel bir zaman dilimi bağlamında evrimselliği betimlerken, niteliksel işlevsellikteki devinim devrimselliği imler. Bir dönüşüm sürecidir bu: evrimden devrime uzanan. Eşdeyişle, nicelikten niteliğe varan bir dönüşüm süreci. Ne var ki bu süreç bir başka olguyu yine beraberinde getirir: bağımlılık. Eşdeyişle, etkileşimdir bu olgu ve evrim-devrim arasındaki koşut gelişimi anlatır, sürdürür. Karşılıklı etkileşimde bağımlılık, ilinti zorunludur ve dayatmacı bir yana iye değildir. Yapay baskı, dış etmenlerin zorlamsı yerine, içsel bir zorunluluk oluşur. Evrim-devrim arasındaki bağ, hem dönüşümsel hem de bu anlamda zorunludur. İçinde gelişimselliği, devinimselliği, başkalaşımsallığı da taşır üstelik.

İçgüdüselliği, ussallığıyla aşıp hayvansal ‘var-olma’dan, insansal ‘varoluş’a ulaşmanın evrimselliği ‘iki-ayak üzerinde yürüme’ olgusuyla da, eşdeyişle dik yürüme konumuyla, dönüşümün başlangıcını oluşturur. Bu geçiş süresi, bu sıçrayış sürecinin sonrasında, ‘özgür-el’in artan bir yoğunlukla işlevsel kılındığı, buna koşut, ‘soluklanma’nın dik-yürümeyle, dil-durmayla da ya da gırtlağın duruş biçimiyle ‘ilkel ses’in ‘söz’e dönüşümünün sağladığı düşünü üzerinde yoğunlaşmak olasıdır. ‘Dil’in, ‘us’ den ‘anlam’la ilintisi burada anılmalı, ‘vurgulanmalıdır’. ‘Ses’in, evrimsel bir süreçten geçip ‘söz’e varmasıysa ‘devrim’dir. İletişimsel-uzlaşımsal bir ‘anlam’a ulaşmadan kendiliğinden iye olması düşünüsüyse, evrimsel sürecin devinimsel sonucuna aykırı bir görüşü imeler.

Özdekçilerle ülküselciler arasındaki görüş ayrılığı dil olgusunun evrimsel süreçten devrimsel sürece dönüşmesiyle oluştuğu düşünüyle, insanın yapısında var-olan bir olgunun dışa açılımı düşünü arasındadır. Devinimsellikle önsellik arasında gelişen bu çatışkı, ülküselliğin daha da ileti boyutundaki tanrıbilimselliğe dek uzanır. Dil olgusunu ‘kendiliğindenlik” ilkesine bağlayan bu görüş, gelişimselliği ve dönüşümselliği hiçleyip, doğal var-olma düşününü benimser ve bunu savunur. Evrimsel süreçteki ayıklanmanın devinimiyle devrimsel sürece ulaşan insanın, dilsel yapılanmasını oluşturmasına karşı çıkan bu tutum, bir inan ve inanç anlatısını pekiştirir. Özdekçilik, dil olgusunu irdelerken tanrıtanımaz bir tutumu üstlenmezken, ülküsellikte bir tanrıbilimsellik, erekbilimsellik söz konusudur. Bu yaklaşımda, bir yanlılık, bir ereksellik ve zorlama görülür. Oysa özdekçilikte, insanın doğa içinde ve doğalığından kaynaklanan var-olma sürecine ulaşması gözlenir.

Ülküsel düşün, dil’in Tanrı’ca insanda var kılındığını, bunun doğasında var-olduğunu, insanın özünde, öz-yapısında konuşlandığını imlerken, ne doğa oluşumlarını, ne evrimsel-devrimsel süreci, ne özdeksel devinimi onar. Varoluşsa insana özdü, ussal, dilsel de devinimsel bir süreçtir. Evrensel değişimin, dönüşümün, insanın gerçek anlamda ‘insan’ kıldığı bir kendi olma savaşımıdır. Hem doğanın, hem de doğasını değiştiren insanın zorlu utkusudur. El, dil, us ve üretimsel anlağın vargısıdır. İçgüdüselliğin ussallıkla aşıldığı, hayvansallıktan insanlığa ulaşılan bu bağlamda, özdekçilik, evrim-devrim birlikteliğinin savunuculuğunu betiklerle, deneyimlerle, yaşamlarla ve belgelerle, bilimsel bir tabana oturtarak irdeler. Dil’i özdekçilik ve ülküselcilik görüngesinde açıklama uğraşı bundan böyle de sürecektir.

Ülküselcilik düşününü, Tanrı kavramına dayandıran görüş, ilk-neden, ana-neden, ilk-devingen benzeri çıkış imlerini de aynı kavram üzerinde yoğunlaştırır. Yaşam, tanrının yaratısıdır; insan da öyle. Öyleyse, tüm yapıp-etmeler, yazgıdan başka bir şey değildir. Tanrı-kul ilintisi, doğadaki ve evrendeki tüm yaratılar içinde geçerlidir. İnan ve inanç, Tanrı’yı yaşam boyu algılamaktır. “Her şey Tanrı’dan gelir ve Tanrı’ya döner,” söyleminin özdeğindedir ülkücülük düşünü.

Oysa özdekçilik, doğadaki ve insanın doğasındaki tüm olguları özdeğe bağlar. Yaşam, özdeklerin devinimidir. Karşılıklı devinimler, dirimselliği oluşturur. İnsan da devinen bir irim olarak önce var-olur, sonra ussal, dilsel, devinimsel oluşumlarıyla varoluşuna varır. Doğasını ve doğayı değiştirme erkine, yetisine iyedir. Bireysellikten toplumsallığa, oradan evrenselliğe ulaşma özgür-istenciyle donanımını geliştirir, değiştirir ve dönüştürür. Üretken varlıktır. “İnsan dünyayı güzelleştirme bilgisi ve becerisine iye bir dirimdir,” söylemini sürdürür özdekçilik. Evrim-devrim birlikteliği ve dönüşümüyse, gelişimselliğinin sınırlarını aşmayı erekler ve bunu betimsiz bir devinimle yeniler.

İnsanın ussallığı ve dilselliği, ülkücülükte Tanrısalken, özdekçilikte bir süreci vurgular. Ussal dirim olan insanın, dil olgusuyla kendini anlatma sürecini uzun bir zaman dilimine dayansa da bu bir devrimdir özdekçiliğe göre. Sesin söze dönüşümünde de bu ussal sürecin doğal katkısı söz konusudur. Üretken-tüketken ve devinen dirim olan insan, evrimsel atılımlarıyla, sıçramalarıyla söze ulaşmıştır. Yaşam koşulları, doğal etkenler, yerleşim bölgeleri benzeri olgular, dilin günümüzdeki konumuna yol açıcı olmuşlardır. Özdekçiliğe göre dil, Tanrıca insanda var-olan bir töz değil, evrimsel-devrimsel sürecin sonucunda insanın kendinde varoluşturduğu bir olgudur.

İki düşünün görüngesi, hem soyut hem somut verileri, düşleri, düşünleri içerir; olanla olasıyı dışlamadan, düşüngüsel açıklamalar ve açılımlar ortaya koyabilir.

4.Töz-Dil İlişkisi:

Bir önceki alt başlığı açımlarken özdekçilikle Tanrı kavramı arasındaki bağdaşmazlığı, ülküselcilik-özdekçilik düşünü ilişkisini irdelerken işlemiştik. Ne var ki Tanrı kavramını ana-ilke edinen ülküsel düşün, dil olgusu söz konusunda olduğunda değil, genelde olguların tümünü Tanrısallığa dayandırır. Bu dayandırmanın içine öz, töz benzeri kavramlar da girer. Tanrısallığın kuşatıcılığında içsel değerler olarak yerini alır.

Yine de düşünürlerin, bilim adamlarının çıkmazdaki, açmazdaki sorunu olan töz, dil olgusu söz konusu olduğunda da karşımıza çıkar. “Dil bir töz müdür?” sorusuyla yeni bir yanıt arayışına yönelir.

Dilin töz olup olmadığı sorusu, var-oluşu kendi bulup bulmadığı sorusunu diller. Kendi için varlık, eşdeyişle bir kendiliğindenlik midir dil? Dış etmenlerin, oluşumların ve olguların yaratısı olmaksızın, kendini var kılan, kendini yaratan, kendinden olan mıdır? Dil, saltık bir değer midir? Ne önsel ne de sonsal olan bir içsel-erek midir?

Bu ime dek dilin töz olup olmadığına değgin sorular dizisiyle karşılaşılır. Var-olma olgusuyla varoluş kaygısını önümüze seren dilin, tözselliği üzerine kuşkular uyanır. Töz bağlamında bir Tanrısallık söz konusu olduğunda, inan ve inançtan öte söylenecek söz kalmaz; bir boyun eğme, bir katlanma, bir onama dizgesi içinde tüm olanı ve olacağı önceden ya da şimdiden benimseme biçemine dönük bir yaşam sürdürülür. Algı, yaklaşım ve tutum böyle olduğunda, ilk-neden, ana-neden benzeri tüm ilkelerin yanıtsal dayanağı yine Tanrı olur. Devingenliğin karşısına dikilen olgu ise yazgı söylemine dönüşür. Az-istenç, sınırlı anlak olur insana kalan: Buyrukları yerine getirme, kayıtsız-koşulsuz inan ve bu yoldaki inanç. Bu düşün doğrultusunda dil’e gelince, o da bir Tanrı-sözü, Tanrı söylemi olur, kul-Tanrı ilintisinde bir araç konumunda kalır, Tanrı’ya varma ereğinde görev ve ödev öğesi olup çıkar.

Bir başka soruysa “rastlantısallık olgusunu özünde gizleyen içkin-gizilgüç müdür dil?” biçimde yanıt arar. Bu bağlamdaki bu soru, hem erekbilimsel, hem de Tanrıbilimsel öğretileri dışlar. Fizikötesi, ülkücülük ve özdekçilik öğretilerine de, ilk örnek bağlamında yaslanmaksızın bir sorunsalı belirtir. Burada betimlenmesi gereken olguysa, rastlantıdır. Dış etkenlerle iç etkenleri tam anlamıyla hiçlemeyen, ne var ki herhangi bir düşüngüye ödün vermeyi de onamayan bir yaklaşım vurgulanır burada. Öte yandan, Tanrısallığın içinde yer alan, ereksel anlatıların uzantısı olan bir yaklaşımı da dışlar bu rastlantısallık olgusu. İçkinliğini kendinde bulan, kendiyle bulan bir gizligüç konumunu sürdüren bu olgu, yazgısallığa, erekbilimselliğe de karşı durur. Tüm düşünsel söylemlere, anlatılara ve dizgelere katılmayan, salt kendiyle var-olan ve varoluşan bir rastlantısallığın ürünü müdür dil? Tanrısal dayanakları, düşüngüsel işlevleri, görüngeleri onamayan bir güç müdür.

Kavramsal çıkarımlara, neden-sonuç ilintilerine, bilimsel verilere dayanamadığımız öte yandan salt, tek başına olarak da çözümleyemediğimiz, kavrayamadığımız dil, kendinden başka bir şeye gereksinim duymayan bir öz müdür yoksa? Devinen, değişen ve dönüşen olguları içeren, kapsayan oluşumların özü müdür?

Aristoteles (İ.Ö. 384, Stagiros, Makedonya/İ.Ö. 322, Euripos Boğazı yakınları, Khalkis), ‘öz’ kavramına ‘onsia’ der ve ‘altta bulunan’ı, ‘subtantia’yı imler. Bu bağlamda, temelde, kökte duran bir ana-ilke de olabilir dil ve özelliğini beraberinde taşır.

Eytişimsellik düşünü doğrultusundaki öz olguysa, bir özdek (materia, hyle) olup devinir, değişir ve dönüşür. Çağdaş fizik tanımınca öz, durağan kütleli, yığınlı, atomlar moleküller ve bileşimlerinden oluşan kesikli yapıları içeren bir nitelik midir? Görüldüğü gibi öz-töz arasındaki ilişki dil olgusu bakımından da soruları çoğaltır; birden çok açımlama, irdeleme uğraşına karşın, tam anlamınca bir yer oturtulamaz; somut verilerce töz bağlamııdaki konumu inandırıcı olamaz.

Eytişimsel görüş, tüm olguları, özdeklerin devinimine dayandırır; evrimsellik içinden geçip devrimselliğe ulaşan insanın doğasında gelişen ve dönüşen dil olgusunu, ussal bir sürecin uzantısına oturtur. Bu bağlamda dil, bir töz değil, somut bir özdektir eytişimsel düşüne göre. Bireysellik, toplumsallık, evrensellik kavramları ve olguları da dilin dönüşümsel gelişimine katkıda bulunur. Doğanın insan üzerindeki özdeksel etkilerine, insanın doğasındaki gelişimsel oluşumları da ekleten eytişimsel düşün, dili ne öz ne de bir töz olarak algılar. Aristoteles’in özden anlatığı altta bulunan düşününü de hiçler. Çünkü altta, temelde duran Tanrı ve ereksel hiçbir şey, insanın devingen doğasıyla uyuşamaz. Önceden var-olan ve sunulan her şey insanın üretken yapısına aykırıdır. Doğal dönüşümler, evrensel dengeler, devrimsel işlevler, insanın katılımları ve devinimleriyle oluşur. Özdekselliğinde önemli olan öz, töz benzeri kavramları değil, özdeğin eytişimselliğidir. Eytişimsel özdekçilik de, devinimi savunur ve somutlaştırır. Ussallığını işlevselleştiren, anlaksallığını yaşama geçiren insanın bir özdek olarak dilin, günümüzdeki konumuna ulaşması doğaldır. Dil olgusu, el denli özgürlüğüne kavuştuğu sürece daha üretken daha yapıcı ve insanı, doğayı, evreni geliştirici bir kuşatıcılığa da iye olacaktır. Ne var ki düşünürler, bilimciler yine de dil olgusunun salt bir özdek olduğunda birleşmemişler, özdekçiliğin anlatısını somut veriler doğrultusunda irdeleyememişlerdir.

Sorular, dil sorunsalında bir başka soruda düğümlenir: Dil, bir töz de değilse nedir?

5. Davranışbilim-Dirimbilim Etkileşim Süreci-Dil İlişkisi:

Ruhbilim, tinbilim benzeri yaklaşımlarla anılan psikoloji, tinselliği davranışsallığa dönüştürdükten bu yana, davranışbilim olarak işlevselleşiyor, özellikle ve yoğunlukla insan davranışlarını çözümleme yollarını arıyor.

Davranışbilim, tarihsel görüngüde insanı açıklama uğraşına yöneldiğinde, uslu insan kavramıyla karşılaşır. Homosapiens, eşdeyişle uslu-inan kavramının açılımıysa; homo, primates ağaçsivrifareleri, maymunları ve insanları içeren memeliler) takımının hominidae, eşdeyişle insangiller familyasından günümüz insanını da içeren tür; sapiens ussal, evrimsel sürecinde varışlı, anlaklı davranışlarının dilsel iletişim yetisinin, beynin örgütsel değişiminin, ölçülerindeki artışın (bunu fiziksel insanbilimde doğruluyor) sonucu olduğunun ortaya konuşu biçimindedir. Evrimsel süreç sonucunda anlaksal, ussal evrim olan insan, devrimselliğiyle dile varmıştır. Dilsel iletişim yetisini kullanan, elin özgürleşmesiyle dik yürümesiyle bu olguya katkıda bulunan, gözlerin öne, beynin yukarıya duruşuyla uğrayan insandaki bu dönüşümselliği, davranışbilim kılar. Dirimbilimsellikle davranışbilimsellik arasındaki bu koşut ilinti evrimsel süreçten geçip günümüzdeki konumuna ulaşan, düşünsel dilsel donanımını işlevselleştiren insanı açıklamada bir birlikteliği sergiler. Bu birliktelik, ham-insandan tam-insana dönüşümün betimlemesidir.

Konuşma ve anlama olguları, dil yetisi işlevselliği beynin sol yarım yuvarında yer alan dil özekinde sağlanır. Bu olguyu, yalnızca kalıtımbilimsel değişimle açımlamak olası değildir. Dirimbilimsel anlatı, söylem, dil olgusun açıklarken, evrimselliğin kalıtımsallığı da katar. Ne var ki kalıtımsal etkenlerin yanı sıra, evrimsel değişimleri, gelişimleri ve dönüşümleri de derinlemesine vurgulamak gerekir. Türler arasındaki geçişlilik, ayıklanma süreçleri sonucunda, doğaya ve doğasına uyum içinde uyan insani kendini var – olmaktan kurtarıp varoluşuma erişmek için uzunca bir süre uğraş vermiş, ussallığıyla dil olgusuna ulaşmış, kalıtımsallığın ötesinde, evrimselliğin devrimselliğe dönüşümünü gerçekleştirmiştir. Dirimbilimsel söylemle, davranışbilimsel söylemin ayırdı burada yatar. Salt kalıtım değil, davranış biçimleri de önemlidir bu bağlamda. Davranışların değişiminde ise, ussal, anlıksal süreçleri içeren bir eytişim, devinim yatar. Devinim de buradadır; dönüştürmekte. İlkel, ham konumunda doğanın bir parçası olarak varlık süren, yaşamaya çabalayan, ölüm kalım savaşı veren, doğasında bulunan güçlü dirimlere karşı duran insan erk olmayı usuyla kazanmıştır. Us, el, dil birlikteliğiyle, insanın bugünkü konumuna ulaşmasında en önemli üç öğedir. İçgüdüsellikten, usu ve eli yardımıyla sıyrılan insan, bir düşün varlığı olabilmek için yüzyıllar boyu çabalamış, ürünler vermiş ve doğayı değiştirme yetisini göstermiştir. Beynini geliştiren, konuşma ve anlama olgularını devindiren insan, sonunda, sesten söze, özce dile ulaşmıştır davranışbilim-dirimbilim etkileşim sürecinde.

Dirimbilim bir yandan insan yaşamının özerkliği ilkesinin ne denli önemli olduğunu vurgularken, öte yandan deneysel yöntemlerle gelişen bir doğa bilimi olma konumunun savunuculuğunu da üstelik bu doğrultuda çabalar. Yaşamın her yerde yetkin olduğunu irdeler, her öngen-yapının, örgenbilimsel konumunca alıcı ve etkileyici türlerini betimlerken, insanda bir üçüncü dizgeyle karşılaşıyoruz: simge.

Din ve sanat dizgelerini içeren söylencede, dil de konumuna oturur, yerini alır. Fiziksel eşdeyişle doğasal evrenin simgesel evrenle buluştuğu imde buluşur insan. Düşünsel-ussal hayvan görünümüne geçişin ana öğesi, ilkin insanın duygularını ve duyumlarını, ardından da düşünlerini dışlaştıran dil olgusudur. Simgesel düşün, davranış, duyguların dilinden, önerme diline dek uzanır. İnsan ve hayvan ayrımının sınır imi de burasıdır. Hayvandaki kılgısal imgelem ve anlak, insandaki simgesel imgelem ve anlağa dönüşememiştir. Bu bağlamda, insan anlağının, usun üstünlüğünden çıkma bir işlev olarak doğaüstü bir olgu değil, bilinç içerikli bir süreçtir dil.

Davranışbilimin, insanı tavırlar, tutumlar ve davranışlar doğrultusunda çözümleme ereği, yaşamsal gereksinimlerini, uğraşlarını, üretkenliklerini sağlıklı bir konuma oturtabilen bireyler oluşturmaktadır. Bunu gerçeklerken, sayrılık konumundaki bireyleri sağaltarak, yaşamla barışık kılmayı da ilke edinir. Çağdaş davranışbilim birden çok yola, yönteme ve öğretiye dayanarak insan davranışlarını çözümler, temel sorunlarla kuşatılmış bireylerin sağlığına kavuşmasını diler. Hayvan davranışlarından yola çıkarak insanın davranışlarına ulaşan, bunu temellendiren, doğru ve genel-geçer ilkelere, kurallara dayandıran, aktöreliği önemseyip bundan ödün vermeksizin insanı yaşama katmayı, insan-yaşam arasındaki ilişkinin sürekliliğini sağlamaya çaba gösterir. Bu ilişkinin sürekliliğini sağlamaya çaba gösterir. Bu ilişkinin en işlevsel iki öğesiyse us ve dildir. Us-dil birlikteliği ne denli sağlıklı bir çizenek oluşturursa, insan için yaşam o denli üretken, yapıcı ve yaşantısı olur. Bireysel, toplumsal kaygıları taşıyan, bu kaygılardan savunma düzenekleriyle sıyrılamayan, çözümserliği yoğunlaşan bireylerin bireyselliklerindeki karmaşa, kopukluk, sayrılıklara, us sayrılıklarına neden olur. İnsandaki karmaşık yapı, ondaki duyu, algı, us dizgelerindeki devinimden olduğu denli, dirimbilimsel yapısındaki devinimden olduğu denli, dirimbilimsel yapısındaki örgen örgütlenmesinden de ileri gelir. Örgensellikle tinsellik arasındaki uzlaşım, ussal ve dilsel bir dirim olarak insanı varoluşturur; insan, üretken, simgeleştiren sanat ve yazına yönelen bir ekin-yaratığı biçiminde-biçeminde gelişimini sürdürür.

İnan ve inanç gereksinimlerini karşılayan ve Tanrı-sözleri doğrultusunda, yalvacın elçiliğini içeren dil olgusu, yüzyıllar boyu insan yaşamını belirlemede etkin, işlevsel olmuştur; bu uğurda savaşımlar ve savaşlar verilmiştir; kimi zaman insanların bölünmesi, kimi zaman da birleşmesi söz konusu olmuştur. Dinsel yapıtlar, betikler, hem o dine iye olan insanların Tanrı’ya ve yalvaçlarına karşı gönül borçlarını, bağlılıklarını yerine getirmelerine, hem de sanatsal ürünler oluşturmalarına yaramıştır. Yontuculuk, ressamlık, mimarlık benzeri uğraşlar, dinsel ürünler oluşturma yolunda nice sanatsal yapıtların sergilenmesine neden olmuş, insanın üretken yanının dışa vurulmasını sağlamıştır. İnsanlar, bağlı bulundukları din doğrultusunda, o dinin ilkelerine, yaptırımlarına, yasaklarına ya da kurallar dizgesine dönük duygu ve düşüncelerini sanat göstericiliğiyle yapıtlaştırma olanağını yakalamışlardır. Bu bağlamda, müziğin işlevini de anmak gerekir. Her sanat türünü kendine özgü sesi ve sözü olduğu gibi müziğin de kendine özgü bir anlatı biçimi vardır. Seslerin, renklerin ya da susların anlattığı duygulara, dinsel bağlamda oluşturulan ezgilerin katkıları da yadsınamaz bir gerçektir. Kuttörenlerindeki müzikler, sözlerin etkileriyle daha da anlam kazanır, dinsel boyun borçları, ödevleri böylelikle yerine getirilir.

Dinsel sanat ürünlerinin yanı sıra hiçbir dinin etkisinde kalmaksızın, salt insanın içindeki dünyayı yansıtan sanat ürünleri de oluşturulmuş, sanatçının içselliğinde gizlenen öğeler, renkler, sesler, yontular dizgesinde yapıtlaştırılmıştır. Kimi ürünler somut verilere dayandırılırken, kimi ürünler de soyutluğu işlemiştir. Yüzyıllar boyu insanlığın beraberinde taşıdığı yaşamsal değerler, olgular, deneyimler, bilgiler ve görgüler, yapıtlarla günümüze dek uzanabilmiş; geçmiş yılların ve yerleşim bölgelerinin, toplumların ve yaşam biçimlerinin ayırtına varılabilinmiştir. Bir sanat yapıtı, salt sanatçını içselliğini, düşsel ve düşünsel yanını ortaya koyabildiği gibi, bilgisel donanımları da açımlayabilme özelliğine iyedir. Bir yapıttaki öykü, bize hangi yüzyıla ilişkin bir yaşamı dilediğinin göstergesi olabilir. Bir ezgideki sesler, titremler yine hangi çağa iye olduklarının tanıtlarını, imlerini bizlere sunabilir. Bir sanat ürünü bize açlık, savaş, ölüm, sevi, mut, erinç benzeri izlemleri verebilmektedir. Sanatçı olmak denli sanatsever olmak da önemlidir bu bağlamda. Paylaşım, o ürünü anlamada, çözümlemede ve betimlemede gösterir kendini. Bireysel ve toplumsal her ürün, sonunda insanlara ulaştığı sürece, bir veriş alış, bir paylaşım ve bir gelişim, değişim, dönüşüm söz konusudur. Sanatın bir işlevi de budur.

Öte yandan, sanat deli yazını önemini, işlevini irdelemeden geçmek olmaz. Sözlü ve yazılı yazın, insanlık tarihi denli eski ve insanı kuşatıcı, allatıcı, algılayıcıdır. İnsanlık tarihi ilk insandan, başmandan günümüze dek betimlendiğinde, biçimsiz ürünler denli yazılı ürünlere de denk düşülür. Sesin söze dönüşümü, sanatsal, yaratıcı örgenlerin dışlaşması, insandaki yazınsallığın imleri olarak saptanmıştır. Hayvandan insan, eşdeyişle, maymundan maymunsan, insanımsı, insansı ve insana dönüşmenin tarihinde de bu ussallığın ve dilselliğin göstergeleri olarak sanat ve yazın belirir. Yazılı yazın betikleri tam olarak bulunmasa da, sözlü yazın söylemleri, söylenceleri, öyküleri kuşaktan kuşağa aktarılarak geçebilme olasılığını yakalamıştır. Her iki yazın türünün ürünleri tam olarak elde edilmiş ve günümüze aktarılamamıştır. Uygulayımbilimin günümüzdeki kalıcı ürünleri koruncaklaşması yapıtların, verilerin silinip gitmesi sorunsalını ortadan kaldırmıştır. Ne var ki yine de tarihin sanatsal ve yazınsal ürünlerine ulaşma olanakları, bilim sallarınca zorlanmakta, insanın geçmişi üzerine bilgilenim uğraşları sürdürülmektedir. Bu bağlamda ussal, elsel ve dilsel yapıp-etmelerin, ürün vermelerin, yapıt sunmaların tarihinin yüzyıllar öncesine dayandığının, bunların ortaya çıkmasında verilen uğraşların azımsanacak ve küçümsenecek olmadığının vurgulanması gerekir. Dil olgusu denli insanlığın oluşumu, ilk-neden, ana-ilke benzeri sorunsallar, sıcaklığını korumakta, irdelenmesi, açımlanması, betimlenmesi gereken kalıtlar kuşaktan kuşağa aktarılmaktadır.

Bu aktarılış içinde dinselliği, özellikle de dinsel sanatın insanlık tarihi içindeki yerini, oradan da dilin, insan-sanat ilintisinde sağladığı yerin önemini vurgulamaya çabaladık. Sanat denli, din denli bir başka olgu da söylencedir. İçinde yaşam biçimlerini, aktöre, töre, sanat, yazın, savaş benzeri olguları da taşıyan şiir, öykü birlikteliğiyle donanmış, dilsel ve düşünsel, düşsel dizgesi kapsamlı olan söylence tanrılar arasındaki savaşımı, barışımı ve bunun etkileşim süreçlerini, sevi, tiksinti, doğurganlık, kal benzeri temaları da barındıran bir söylemdir söylence ve yüzyıllar boyu süren bir aktarımla günümüze dek ulaşmayı başarmış bir insan-yapıtıdır.

İnsanın, ussal-hayvandan simgeleştiren-hayvan daha da ötesi, simgeleştiren-dirim olmasında önemli etken dil olmuştur. Ussallığın dışa aktarımı, alıntısı olan dil, düşünsel donanımları dışa vurup gesel düşüne ulaşmıştır. Düşünsel anlatılar, duygusal ve davranışsal anlatılarla pekişmiş, içsel dışa açımlanıp gelişimini sürdürmüştür. Dilsel sürecin günümüzdeki uzantısı ise önerme dilidir. Varsayımlar, bireşimler ve kuramsal derlemeler, dilsel gelişimin ürünleri, ussal devingenliğin verileridir. Kılgısal imgelemden simgesel simgeleme ve anlağa dönüşüm, bilinç olgusunun işlevselleşmesidir. Duygusal söylemden düşünsel söyleme geçiş, belli bir zaman dilimi aşımından sonra simgesel söyleme, anlaksal anlatıya, kuramsal belemeye ve önerme diline ulaşmıştır.

6. Usçuluk, Olguculuk, Deneycilik, Tanrıbilimcilik, İnsanbilimcilik-Dil İlişkisi:

Dilin özünü, kökünü, kökenini, çıkış imini irdelemek, insanın ana-nedenini irdelemek, aramak denli kir. Varlık ve dil başlangıçtan bu yana ayrılmaz ikilidir. Söylencebilim de, din de, düşün de bu görüşe yatkındır. Söylencebilimde adlarının egemenliği, Tanrısal özün belirleyiciliği, düşünlerde, -dil ilintisi vurgulanır. Adlara egemen olanlar, özdeklere de egemendir söylencebilime göre. Sözün gücü, Tanrı’nın gücüne yakındır. Söz (logos), düzenin (kosmos) güdüşüdür ilk düşünürlere göre.

Bir yandan Tanrı’nı insana armağanı, öte yandan insanın bulgusu diye ortaya atılır dil. Dili açıklarken denecilerin dayanağı, davranışbilim, usçuların dayanağı doğru-düşün, mantıktır. Karşıt görüşte olan bu iki düşün, dili usa ya da öznel tasarımlara dayatsalar da, kuramsal bağlamda, bilginin ütünü içindeki yerini irdelerken ir uzlaşıma varırlar. İkisi de dili usun göstergesi olarak benimser.

Yukarıdaki bölümce, İlkçağ Yunan düşününe yedir. Yeni çağ düşünü, dilin ilk başlangıcına varıldığında, duyu itimlerinin duygusal göstergeleriyle oluştuğunu imler. İlkçağda vurgulanan temek görüş,dili duyular denli doğal ve zorunlu kılar.

Doğaötesi bir görüş içinde dil, doğal sesin yinelenmesidir. Bu bağlamda ilk özdeksel ve sözcük kapsanır, Tanrıbilimsel bir yaklaşım, dilin ana kaynağı arayışına yönelir.

Dili öne çıkaran bir başka görüş de, “Us dildir,” der. Usun varlığını dile bağlamayı koşul kılar. Varlık, us olurken, dil de bu konumu ortaya çıkaran olur. Eşdeyişle, düşünle dil aynıdır. Bu Tanrıbilimsel yaklaşım, dili Tanrısal yaşamın simgesi ve yankısı olarak benimser. Özce dil, Tanrı’nın insana bir bağışıdır.

Dili, insanın düşünmesiyle yaratılmış bir şey olarak onamayan bir görüş, onu insanın iç doğasından fırlamış, yaşama atılmış, insan tininin bir ana-gücünün etkisiyle oluşmuş diye açımlar. Us olmadan, bilinçli insan dili olamaz der. Dili, tinsel bir eylem ve örgüsel bir ses olarak benimser.

Usçular, dili insan usunun ürünü, olgucular, doğa seslerinin öykünmesi, deneyciler, duyguların açılımı, tanrıbilimciler de, insanlara Tanrı’ca verilmiş bir armağan olarak imler.

İnsanbilimcilik bağlamına dile ilişkin görüşlerde, insan-dil koşutluğu vardır. Dilin, insanlın bir iç gereksiniminden doğduğu, insanın doğasında bulunduğu, insan usunun doğasından çıktığı, insanın özü olduğu, zorunlu olarak insanın kendisinden oluştuğu düşünleri yer alır. İnsanbilimsel yaklaşım, dilin örgenselliğini yine insana dayandırır ve insanda genel bir dil yetisi bulunduğunu vurgular. İnsanın içinde, söyleme gereksinimini zorunlu kılan bir itici güç vardır. Konuşma ve anlamada bu itici gücün, eşdeyişle, dil gücünün eylemleridir. İnsan, eytişimsel bir dil yetisi ve gücüne iyedir. İnsanın insanla, insanlarla konuşması, bireysellik-toplumsallık ilintisi doğrultusunda çeşitlilik gösterse de, insanın doğasında bir birliktelik bulunur.

İnsan soyunun başı-sonu olmayan gidişi dil için geçerlidir. Dil, gelip-geçici olduğu denli süreklidir de. Tarihsel yöntemle tanımlanan dil olgusunun bir etkinlik olduğu vargısına dayanmak, doğru çıkarımdır. Dil, tarih içinde gelişmiş, insan tininin us-dil eyitişiminden oluşmuştur, imine varılması da, insanbilimci dil görüşünün bir başka varsayımıdır.

Dil üstüne düşünler, görüşler, vargılar, varsayımlar bize dil üzre, dil içre görüngeler sunsa da, usumuzu kemiren sorudan, sorunsaldan kaçmamız olası değildir. Eşdeyişle, dilin kökünü, kökenini bulma özgür-istencimizi bastırmak, ne ussallığımıza, ne de aktöreliğimize uygun düşer.

7. Sorular, Sorunlar ve Düşün-Dil İlişkisi:

İnsan olmanın yadsınmaz ve ayrılmaz parçası olan dilin kaynağı, kökeni sorulduğunda, bu sorunsala koşut olarak insanın kaynağı, kökeni usa gelir. Eşdeyişle, insan denli dilin de doğuşuna, var-olmasına değgin sorular, bir birliktelik sunar. Her birinin var-olarak olmasının eksikliğine ilişkin oran aynıdır: İnsan denli dil, dil denli insan eskidir.

Var-olmadan varoluşa sıçrayan dirim olarak insan, ham dilden tam dile uzanan sürecin de bir belirleyicisidir. Usun dille, dilin usla gelişimi, insanı da hamlıktan tamlığa sürüklemiş, var-olma, insan için varoluşa dönüşmüştür.

Görüşler, anlatılar, veriler ve kuramlar arasındaki karşıtlık, çelişki, insanın ve dilin kökeni üstüne ortaya konan öğretiler, düşüngüler arasındaki yanlı tutum, arayışların, biçimlendirmelerin daha uzun yıllar süreceğinin imleri ve izleridir. Her şeye karşın, ilk-nedene ilişkin soruların sorulma gerçeği, araştırma, irdeleme emeği, uğraşı, us tutsaklaşmadığı sürece, özgür-istenç ve bilme, öğrenme tasası doğrultusunda sürecektir.

Bu bağlamda, dil üstüne sorular yöneltmek, bunları çoğaltmak, açımlamak gerekli ve en ussal tutumdur. Dil olgusu üzerine oluşan sorunsalı yok saymak, anlaşılmaz, algılanmaz bir kaçış, bir arıklıktır. Bilinmeze yönelmenin gizinde yatar erdem, utku. Bilinene yönelmek denli, bilinmezin sınırlarını zorlamak da yadsınamaz bir gerçeklik olmalıdır. Düşünsellik, bilimsellik, bunu böyle kılar. İnsanın kökeni, dilin kökeni sorusu ya da sorunsalı bir kez gündeme getirilip üzerinde düşünüldükten sonra, bir yana itilecek türden olgular değildir. Us gücü, dil yetisi, anlak doğrultusu ve aktörel yaşam biçimi, bu arayışın izlemcisidir: İnsanlık var-olduğu, varoluşunu yitirmediği sürece.

İmdi, insana ilişkin sorular ve sorunlarla dile ilişkin sorular ve sorunlar arasında bir koşutluktan söz etmiştik. İlk-insan kim, nasıl ve nerede oluştu, hangi koşulda ve ne erekle var-oldu sorunlarını, dil üstüne de çevirmek olasıdır. İlk-neden (arkhè) salt insan, dil için değil, evrenin oluşumu içinde daha kapsamlı olarak geçerlidir. Dirimin itici gücü nedir? Evren bir gereksinim midir, koşul mudur, zorunluluk mudur, rastlantı mıdır? Özdek-tin arasında var-olmaya dayalı karşılıklı bir ilinti mi söz konusudur?, tüm oluşumun nedeni evrensel-us mudur? Benzeri sorular, kuşatıcı bir evrensellik bağlamına dayalı ilk-neden soruları ya da sorunları, düşünleri olarak, dil-us birlikteliğimizin sınırlarını zorlar; tüm ussal ve bilimsel gelişimlere, uygulayabilimsel atılımlara karşın yanıtını bulma uğraşını sürdürür.

Düşünsellikten, bilimsellikten cayıp yılıp, evren, doğa, insan, dil, dünya, dirim, var-olma benzeri olguların kökenine inme istencinden sıyrılıp, tüm bu olguları bilinemez, açıklanamaz, kavranamaz imleyip, fizikötesi bir kavramlar dizgesiyle insanları karşı karşıya bırakmak, Tanrıbilimsel, ülkücü tinselcilik benzeri öğretilerin söylemlerine sığınmak düşünselliğin, ussallığın yenilgisiyle sonuçlanabilir. İnsanların ve inançların, üstelik yoz-inançların insansal söylemlerine boyun eğmek, insana sınırlı-us olarak çevrelemek ve durağan bir yazgısallığın itmek, bu yoldaki erekli-düşüngülerin yengi sağlamak, insanlığın, geleceğin ve geçmişin yeni, bugünün onursuzluğu, erdemsizliği olur. Çözümleme, insanı anlama, algılama, evreni araştırma, doğayı tanıma, yaşama, değiştirme ve dönüştürme edimleri insansaldır. Diliyle yaşayan, diliyle belirlenen, dışa-açılan insan için dilin kökeni üzerine düşünmek, araştırmak da en doğal tüzedir. Bir olgu, düşüngü, öğreti, insanın bu özgür-istencini baskı altına alamaz, sınırlandıramaz, yok edemez. Usun, bilimin, düşünün olanakları, gücü tam anlamıyla dilin kökenini çözümleyemediyse şimdiye dek, bundan sonra da böyle olacağı anlamına gelmez. İnsan, usuyla, diliyle ve özgürlüğüyle insandır. Baskı altında, dayatmacı, zorlayıcı tutumların sınırlılığında, tutsaklığında insan olunmaz. Var-olmak, varoluş demek değildir. Kendi-olmak ise kendi sınırlarını, yapabilirliklerini, yetilerini, özelliklerini, örgenlerini açımlayabilen insan için geçerli bir söylem, bir yaşama biçimidir. Sınırlı-us söylemlerine yenik düşen insan ne insanlık tarihini, ne bilimselliği, ne de düşünselliği genişletebilir, derinleştirebilir. İnsanın insanı sınırlamasından daha us-dışı, daha erdemsiz ne olabilir?

Paris Dilbilim Kurumu 1866’da, bilinmeze yönelmenin yersizliği, zaman yitimi, us kargaşası benzeri düşünleri öne sürmek koşuluyla, dil üstüne ve insan üstüne yargıda bulunup tüzüğünde şu dayamacı tümceye yer vermiş: “Dilin kökeni üstüne hiçbir bildiriye, çalışmalarda yer verilmeyecektir. Usun gücünü hiçlemek, sınırlamak, küçümsemek adına insanın araştırmacı, irdeleyici bilme-tutkusu adına, gizleri, sırları çözüp aşma adına ne onanmaz bir dayatma? Üstelik bu yargıyı, dünyanın sayılı kentlerinden birinde, bilimsel bir kurum veriyor. Dilse, insanın belirleyicisi… Bilimsellik adına böylesi bir tavrın bile sergilenebildiği bir aymazlık söz konusuyken, inaksallık, tutuculuk, gericilik bağlamında, günümüzdeki yüzyılımızda da böylesi tavırların olması, insanın bilimselliği, düşünselliği doğrultusunda şaşkınlık uyandırıyor. Ne var ki –öğretileri, tinsel değerleri öne sürme doğrultusunda benimseyenler ussallığın düşünselliğin, biçimselliğin en insansal uğraşlarının arkasında kalırlar. Devinen, araştıran, irdeleyen kuşaklar, insanlık tarihinin en aydınlık betiklerini yazmayı umutla, utkuyla sürdürüyorlar. Erkek, insanın bilinmezliklerini, insan-doğa-evren üçlüsündeki gizleri, anlaşılmazlıkları çözümlemek, ussallığın sınırlarını aşmak koşuluyla, tam-insan olmanın anlamını sürdürmektedir. Hayvanı insandan ayıran da budur: us ve dil birlikteliği. Dilin gelişmesi sürecine uzandığımızda, nesnelere ad vermek, aralarında bağlantılar kurmak, soyutlama ve kavramlar oluşturmak, usun ve dilin emeğidir, uğraşıdır. Bu da insanın tarihselliğini imler. Hayvan ne kendi değişir, ne de çevresini değiştirir. Sınırlı çevreyi aşamaz, dışına uzanamaz, çıkamaz. Daha da önemlisi, kendinin, doğanın bilincine varamaz. Ve ekinsel değildir. Oysa insan bu yetilerin hepsine iye bir dirimdir. Dilselliği ve ussallığı arasındaki eytişimle kendini değiştirir, doğayı düzenler, evrene açılır. Sonlu ve sonsuz doğa arasında, dili ve usuyla bir aracı konumunu sürdürür. Özce, dilsel bir dirimdir insan.

Dil insan bir buluş, örgensel bir ses, tinsel bir eylemdir. Bir iç gereksinim, iç bireşim, iç ilkedir. Yapıcı düşün örgeni, yaratıcı yaşam ilkesi, Tinsel gücün devinimidir. Yaşamsal türeme, yaşamı türetmedir. Tarihsel-toplumsal varlık insan –yeryuvar ileticisi, sonlu-sonsuz doğa arabulucusudur. Derinlik, doğa, ses, ışık, ırmak, ısı, duyu, duygu, düşün, dışlama, yaratma, devinme, dirim, özgürlük, betikleme, gerçek, yankı, yeti, örgen öke, erktir dil. Tarihten önce-tarihdışı, örgensel doğal varlık, tinin kökü, ekinin koşuludur. Bir bilinçsiz zorunluluk ürünü, bir bireşimsel güç, bir alışkı dizgesi, bir kurum, süreklilik ve sevi…

Dil böyleyken onu iyesiz, yalnız bırakmak olası değildir. Hem bilimsellik, hem düşünsellik bağlamında kökenine inme edimleri sürdürülecektir: usun tutsaklığı söz konusu olmadığı sürece. Dirimbilimsel, davranışbilimsel, ülküsel, özdeksel ve benzeri düşünler doğrultusunda arayışlar, irdelemeler çoğalacaktır. Belki bir gün, insanlık tarihi betiğinde bu sayfalara, ‘ussallık utkusu’ adı altında yer verilecektir…

Sözlükçe

anlak: zeka

anlık: anlama yetisi

arık: zayıf

az-istenç: cüzi irade

başman: primat

betik: kitap

bölümce: paragraf

çizelgesel: cetvelel

çizenek: grafik

çizeneksel: grafiksel

çizemsel: şematik

çizit: dizayn

dirim:canlı

dirimbilim: biyoloji

düşülke: ütopya

düşüngü: ideoloji

eytişim: diyalektik

erekbilim: teleoloji

düzenek: mekanizma

güdümbilim: sibernetik

günbilgisi: takvim

görünge: perspektif

göstericiliğiyle: sayesinde

hayvanbilim: zooloji

havayuvarı: atmosfer

iletici: mesajcı

inan: iman

inanç: tarikat

izlek: tema

izlem: takip

kalıt: miras

kazıbilim: arkeoloji

koruncak: depo

kökenbilim: etimoloji

kuttören: ayin

öke: dahi; deha

örgen: uzuv

örgenbilimsel: anatomik

özdekçilik: maddecilik

özdek: merkez

özyapı: karakter

sağaltım: tedavi

satkın: hain

sayrı: hasta

tanrıbilim: teoloji

taşılbilim: paleontoloji

titrem: ton

töz: cevher

tüze: hak

uygulayım: teknik

uygulayımsal: tekniksel

vurgusal: spekülatif

yalvaç: peygamber

yeğin: şiddetli

yerucu: kutup

yeryuvar: dünya

****************

TEILEN
Önceki İçerikVb. Yayın Dünyasına “Merhaba” Dedi
Sonraki İçerik‘Kendini Bil!’ Neşet Ertaş, Rousseau ve Felsefi Bir Emrin Anlam ve İçermeleri Üzerine
Tan Doğan
17 Ocak 1961 yılında İstanbul'da doğdu. Göztepe Pansiyonlu İlkokulu'nda, Haydarpaşa Lisesi'nde, Kâzım İşmen Lisesi'nde ve İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Felsefe Bölümü'nde (Sistematik Felsefe ve Mantık) ve Beykent Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü’nde (İşletme Yönetimi Anabilim Dalı, Eğitim Yönetimi ve Denetimi Bilim Dalı) öğrenim aldı-öğrenim verdi.