Bilge Karasu, 1966 yılında kendisiyle yapılan bir söyleşide, yazdıklarının roman mı hikâye mi olduğunu ayırt etmediğini, bu soruyla ilgilenmediğini söyler. Ama okur ve yazarın, metin gibi bir “menteşe” ile birbirine tutturulduğu yazın kurumuna ait bazı hazır tanımların olduğunu da ekler. Ortaya çıkan eser eğer romana daha çok benziyorsa, kendisinin ona çaresiz roman dediğini söyler. Diğer yandan bu yazılanlar hikâye de olabilirler. Yazılanın hangi sınıftan olduğu çok önemli bir soru değildir ona göre. Çünkü kendisinden başka bir şeye benzemeyen bir metne dışarıdan yakıştırılmış bir tanımdır. Roman ile hikâye “arası” bir yerde yazılar ortaya çıkar ona göre; özünde ikisine de tam olarak benzemeyen.

Roman ve hikâye arasındaki farklar gibi, hikâye ve öykü arasında da benzer ayrımlar aranabilir. Öykülerin, içerisinde bazı hikâyeler barındıran anlatılar oldukları da söylenebilir. Roman da bu durumda içerisinde bazı öyküler olan uzun bir başka anlatı mıdır? Bu uzunluğun veya hacmin, bazı durumları daha ferah şekilde anlatmaya izin verdiği de söylenebilir. Böyle ifade edildiklerinde, bunlar arasında doğa farkından çok nicel ayrımlar işaretlenmiş olur. Tek farkları birisinin daha hacimli ve uzun olması mıdır? Diğeri daha kestirmeden mi gider? Benzer şekilde dizi film, olağan süresi iki saat civarında olan bir filmin sündürülmüş ya da film, dizinin büzülmüş bir hâli midir? Eğer temel farklar bunlarsa, ortada düşünceyi çok da celbeden bir ana fikir yok gibidir.

Hikâye ya da film üreticisi, eserin yapısı gereği, biraz kestirmeden olayları serimleyip, kişileri çok uzaklara ve geçmişe gitmeden tanıtmak zorundadır. Ama çoğu zaman okurun, izleyicinin duygu, imge ve bilgi birikimine güvenerek işini yapar. Kendisini, dar zamanlı insanların duygulanma veya temaşa ihtiyacına cevap vermekle yükümlü sayabilir. Ama modern edebiyatın, başı, sonu ve ortası olmayan dramatik yapısı içerisinde bu ayrım da basit bir nicel hesaba indirgenir. Yani içerisinde olayların cereyan etmediği bir film ya da hikâyenin uzaması, anlatılmayan olayların, betimlenmeyen tabiatın, ruhsal derinlikleri, büyüme öyküleri verilmeyen, eylemde bulunmayan kişilerin neden oldukları olaysızlığı sürdürmekten başka bir sonuca varmayabilir.

Örneğin bir Beckett veya Karasu anlatısının birkaç sayfa veya yüzlerce sayfa olması arasında belirgin bir nitelik farkı bulmak zordur. Bu durumda onların yapıtının önemli bir kısmının yazmadıkları, söylemedikleri hakkında olduğu düşünülebilir. Çünkü böyle metinlerde, roman yazma atölyelerinin gözde başlıkları olan, karakter, olay örgüsü, atmosfer, zaman ve mekânı kurmak gibi sabır isteyen girişimler neredeyse ortadan kalkar. Birçok modern romanda, sözgelimi bilinç akışına başvuranlarda, böyle başlıkların altını doldurmaya isteksiz metinler ortaya çıkar. Yani önemli çağdaş yazarlar, böyle atölyelerde anlatılan kurallarla pek ilgisi olmayan eserler kaleme alırlar.

Film ve dizi ayrımında ise, birisinin sinemada diğerinin televizyonda izlensin diye yapıldığı söylenebilir. Çünkü diziler, olağan gündelik yaşamları gereği belli saatlerde ekran başına geçenlerin takip edebileceği bir düzenle uyumlu şekilde üretilir. Oysa sinema seyircisi, içeri girip çıktığında, başını, ortasını ve sonunu öğrenebileceği bir yapımla karşılaşmak ister genellikle. Diğer yandan ev yaşamındaki olağan yaşam döngüsü bozuldukça, orta sınıf aile alışkanlıkları dağıldıkça, diziler de artık bu sürekliliği vermekten geri durmaya başlar. Onyıllar boyunca süren sabun köpüğü dizilerde ekran başında büyüyen, yaşlanan karakterlerin maceraları tahammül edilemez olur. Yerine zayıf ilintilerle birbirine bağlanmış diziler ayrıcalık kazanır. Netflix yapımları gibi, izleyicinin belirsizleşen gündelik alışkanlıklarına göre açılan, kapanan, durdurulan, ileri sarılan diziler ortaya çıkar. Hatta Black Mirror’ın son bölümlerinden birisinde denendiği gibi, macerasını izleyenin belirleyeceği etkileşimli, deneysel dizilere de yer açılabilir. Memleket saat ayarı şaştığından, diziler, haber ya da başkaca yayın kuşakları yapımcıların istedikleri zaman başlayamaz artık. Seyircinin son derece değişken keyfine boyun eğmek zorunda kalırlar. Roman yazarları da, benzeri bir yükümlülükle, okurun her geçen gün daralan ilgi aralığına sığmak üzere yazdıklarını kısa tutabilirler. Okuyanın ilgisini dağıtmamak ve metnin akıcılığını yitirmemek üzere türlü olaylar, dolambaçlar, ilginç hikâyeler anlatmayı zorunlu sayabilirler.

Bu durumda, film ve dizi ile roman ve hikâye üreticileri, kendi aralarındaki geleneksel ayrımları ve alışkanlıkları, biraz da huyuna uymak zorunda kaldıkları bir medya alıcısına göre bozmak zorunda kalabilirler. Okurun ya da izleyicinin beklentilerine göre kendisini ayarlayan herhangi bir işin, bir yandan da doğal olarak klasik ayrımlara dönmesi beklenebilir; biçim olarak klasik ama muhteva bakımından deneysel. Olay örgüsü, seyirciyi, okurun ilgisini ayakta tutacak ilginçlikler taşısa da, şekil tümüyle geleneksel olabilir; başlar, gelişir ve sonuçlanır; mutsuz da olsa mutlu son buyruğunu yerine getirir. Ortalama medya alıcısı için fark, muhtevalar düzeyinde ortaya çıkar. Yani nitelik, filmin, romanın, dizinin veya hikâyenin ne anlattığına göre belirlenir. Bu sırada neyin anlatıldığı, nasıl anlatıldığını önceler.

Bir romanda ya da dizi filmdeki uzunluk ve hacim, eğer keyfi ya da saf ticari nitelikte değilse, gösteri amacı taşımıyorsa, ancak o zaman bir hikâye ya da filme göre nasıl bir nitelik farkına sahip olduğu üzerine düşünebiliriz. Nehir romanlar sözgelimi, bir çeşit yazılı dizi gibi anlaşılabilir. Proust veya Tanpınar romanlarında, kendi içinde özerk ama aynı zamanda bir romanı diğerine bağlayan çizgiler fark edilebilir. Bu çizgiler, bazen alınyazısı gibi, bir insan topluluğunun geçmiş ve şimdilerini birbirine bağlar. Talihin oyunları denilen saklı ve gizemli olaylar, ancak bu alâkalar anlatıldıkça inandırıcı şekillerde verilebilir. Sadece farklı insanların değil, bir roman kişisinin de çocukluğundan şimdisine uzanan, onu türlü hâl ve hareketler icra etmeye iten bir talihin serimlenmesi, inandırıcı bir büyüme öyküsü anlatılabilir. Ciddiye alınabilecek herhangi bir eserden beklenecek türde üç nitelik, yani tutarlılık, nedensellik ve nesnellik, yazı veya dizi film hacmi içerisinde geniş bir çalışma alanına kavuşur. Oysa hikâye ya da filmde, bir kadro ve dekor yaratma derdinden uzak, bazı temel izler, izlekler işlenerek, mütevazı bir dram dile getirmek olanaklıdır. Yani hikâye ve film, daha tutumlu ve bir o kadar da verimli bir dil kullanımını gereksinir.

Roman ve dizilerde aranan uzun erimli yaşamların ve olayların anlatımı, sadece yüksek sanat işlerinden beklenmemelidir. Gündelik bir dizi izleyicisi de benzer bir beklenti içinde olabilir. Örneğin bir karakterin büyümesine tanık olmak ister; iyi ya da kötü huylarındaki tutarlılığa imrenir veya tutarsızlığı kınar; iyiliğinde veya kötülüğünde kararlı olsun ister. Hatta dizi niteliksiz olsa da, belli bir mizacın kendisini ısrarla ifşa etmesi, izleyicide devamlılık duygusu yaratabilir. Dizinin niteliğinden bağımsız olarak bu kişiler, gündelik hayata karışıp, habis mizaçlara sahip olsalar da birer neşe kaynağı olabilirler. Ev işlerine, meslek hayatına gün içerisinde hayaletler gibi katılabilirler. Hayatın kesintili, tekinsiz, bol beklentili doğasını, gündelik diziler ve romanlar daha katlanılır kılabilirler. Bu gibi faydaların arayışındaki izleyici veya okur, böyle yapımların, Bertold Brecht’in bir sanat eserinden beklediği “epik” etkiden uzak olmasında sakınca görmez. Çoğu zaman çekilmez saydığı hayatını kendine yabancılaştırsın, ne biçim ne de muhteva olarak yaşadıklarına benzemesin isteyebilir.

TEILEN
Önceki İçerikTHE IMMIGRANT AND THE MELANCHOLIC: PABLO PICASSO’S BLUE PERIOD
Sonraki İçerikMerve Dündar: Hangisi Ağır Hangisi Gerçek?
Özgür Taburoğlu
1973 Kırşehir doğumlu ve bilgisayar mühendisi olarak hayatını kazanan Özgür Taburoğlu’nun, Bejan ve Baran adında iki çocuğu var. Dünyevi ve Kutsal: Modernlerin Maneviyat Arayışları (Metis, 2008), Kent Efsaneleri: Zamanımızın Batıl İnançları ve Takıntıları (Doğu Batı, 2011) ve Resim, Söz ve Yazı: İmge Yaratmanın ve Bozmanın Yolları (Doğu Batı, 2013), Boşluk, Aşırılık ve Keyfilik (Doğu Batı, 2016) ve Nazar: Başkası Nasıl Görür ( Doğu Batı, 2017) adlı çalışmaları yayımlandı.