Devletin yurttaşlarına merhamet etmesi, başlarına bir şey gelmesin diye ihtimam göstermesinin ne tür bir mahsuru olabilir. Devletin vicdanına ve dolayısıyla insafına terk edilmiş bu yurttaşlar, karşılarında yasalarla güvenceye alınmış kurumların müesses uygulamaları, söylemi, bildirileri yerine, yüreği açık, duyguları serbest kalmış bir devlet gördüklerinde memnun mu olmalıdır? Yoksa kendilerine merhamet edenin aynı zamanda zulmedebileceğine dair bir sezgi ile mi davranmalıdır? Duyguların, iyi veya kötü olabileceğini ve duygulu davranarak bir tür ferdiyet edinmiş devletin, bu ikisini de hayata geçirebileceğine dair bir akıl yürütmeye mi ihtiyaç vardır?

Bu sorulara cevap ararken, devletin, insaflı, vicdanlı ya da zulmedici taraflarını ortaya koymasının, biyosiyasal ve dolayısıyla yurttaşların biyolojik varlığına, bedenlerine yönelik bir ilgiyi sakladığını hatırlamak gerekli olabilir. Biyosiyaset, yurttaşlarıyla duygu sahibi bir şahıs gibi konuşan devletin, iyi olanların yanında zulmedici tüm diğer insani duyguları da hayata geçirebileceğine dair bir mantığı içerisinde saklar.
Özellikle kamu spotu olarak adlandırılan medya türünde, bu şekilde yüreği açık, yurttaşların sağlıklı olmasını isteyen, sorumluluğu altındaki insanların muhtemel tehlikelerden sakınmalarını rica eden devlet kurumlarının duygusal üslubu fark edilebilir. Tüm yurttaşların yediğine içtiğine dikkat etmesini, balık yemesini, idmanlı olmasını telkin ederken, yola uykusuz çıkmaması, kadınlara el kaldırmaması, çocuklarıyla daha fazla zaman geçirmesi gerektiğini babalara hatırlatan söylemlerde herhangi bir ahlâki sorun bulmak zordur. Muhteva sorunsuz görünse de, bu cümlelerin çıkıp geldiği egemenlik biçimi sorgulanabilir. Devlet memuru, gerçekten de vatandaşın hâlini dert ediyor olabilir ama onun yurttaşla böyle bir münasebet içerisine girmesinin ne tür imalar içerdiğini anlamaya çalışmak gereklidir. Ardında hem seven hem de döven bir keyfiliğin yer tuttuğu şüphesi yaratan bu merhametli söylemden kuşkulanmak zorunludur.

Käthe Kollwitz

Biyosiyaset üzerine üretilmiş geniş kütüphanede, bu sinsi hükümranlık biçiminin genellikle kötü yüzü dile gelir. Bu çalışmaların birçoğu, toplama kamplarına, soykırımla son bulan hadiselere gelip dayanır. Oysa biyosiyasetin uygulayıcısı bir devlet yapısı, her kimi kendi yurttaşı ilan etmişse, ona dönük bir fayda arayışından, müspet bir kamusal ilgiden ayırt edilemez. Ama yine biyosiyaset metinlerinin bize öğrettiği gibi, aynı yapı, içeri aldıklarına merhamet ederken, dışarı çıkardıklarına zulmeder. Bu durumda kimin içeride olduğuna dönük bir karar belirleyicidir. Üstelik bu içeridekiler ve dışarıdakiler sürekli yer değiştirebilirler. İhtimam gören, çok geçmeden eziyet görenlerin tarafına geçebilir. İçeride kalanların kamu sağlığı, beden terbiyesi, eğlence ve zevk dünyası, arzuların denetimi tümüyle biyosiyasetin ilgi alanına girebilir. Dışarıdakilerse, çoğu zaman hayatta kalma sorunlarıyla baş başa kalır, işsizliğe, sefalete, ölüme terk edilirler. Tüm kaynaklar, içeridekilerin kullanımına ayrıldığı için, dışarıdakiler, sur içine giremeyenler, kendi halinde yok olmaya bırakılmış olurlar.

Yurttaş saydığına merhamet etmeye, dışarıda bıraktığına kayıtsız kalarak ya da doğrudan eziyet etmeye dönük bu beden politikaları, biçim olarak duygusuz bir devletin, kamu spotlarında olduğu gibi, hisli bir muhtevayla açığa çıkmasıyla anlaşılır olur. Biçim olarak buyurgan bir varlığın, içerik olarak duygulu olması, bir çeşit yönetim tekniği gibi anlaşılabilir. Kamu spotlarında, “Keşke şöyle davransan!” diyen bir kurum, aynı zamanda ikiyüzlü davranmış olur. Bu tür bildirilerde, görevi yasaları hatırlatmak olan ve yurttaşlara yasa diliyle, yapılaşmış resmi cümleler, satırlar içerisinden seslenmesi gereken bir yapı, duyarlı bir şahsiyet gibi konuşmaya başlayabilir. Kuşkusuz yurttaşların sağlıklı olması, sağlık hizmetlerinde tasarruf arayışı, zinde üretici güçlere yönelik bir beklenti, çalışanların zafiyet içine düşüp, erkenden emekliliği arzulamamalarına dönük bir çabayla ilgilidir. Ancak bu yakın zamanlı söylemlerde, basitçe beden politikalarına dair bir sinizmle açıklanamayacak farklı bir biçim dikkat çeker.

Kamuya seslenen devlet, bu spotlar, billboardlar ya da başka mecralar yardımıyla, düşünceli bir birey pozu verir. Bu işin arkasındaki memur belki gerçekten öyledir ama devletin dilinde bu tür bir çözülme, kestirmeden insani yarar arayışı gibi anlaşılmamalıdır. Devleti basitçe memurlar ve kurumlar toplamı saymak olanaklı değildir. Onların çok ötesinde bir Gestalt ile davranır. Hattâ böyle bir aygıtın içerisindeki memurlar, bürokratlar da kendilerini kukla, rehine veya köle gibi tasvir edebilecekleri bir başka bünyenin hareket halinde olduğunu fark edebilirler. Memurların iyi niyetlerinden öte, nereden kaynaklandığı belli olmayan, en gizli iç odalarda çalışanlar için bile belirsiz kalabilen bir işleyiş ortaya çıkabilir. Kafka romanlarının üzerinde şekil bulduğu bu zeminde, bireysel tasarrufları aşan belirlenimler gezinir; başka varlıkların keyifleri eylem halinde ortaya çıkar. Ama bunu tipik dış güçler, fesat odakları gibi anlatmamak gerekir.

Çok basit görünen mesajların verildiği bu kamu spotlarından birinde, çöp atmamaya dönük bir çağrı şöyle dillendirilir: “çevreye çöp atmak ayıptır, yazıktır, günahtır, yasaktır”. Yasa, son virgülden sonra dile gelirken, yurttaşlarla belirli bir töre içerisinden konuşulur; ayıplayan, yazıklayan, günah sayan. Bu türden telkinler, ya bir merhamet duygusuyla dile gelir ya da yasaların son sıraya yerleştiği bir başka yapısız çağrı içerisine yerleştirilir. Bir tebaaya, kula seslenir gibi töreleri hatırlatmak, devlet ve yurttaş arasındaki tabiiyetin farklı bir şekil almakta olduğunu işaret eder. Yasayı törenin kenarına, dışına almak, yurttaşla devletin doğrudan birbiriyle bu tabiiyet içinden konuşması, sayısız sözleşmenin görünmez kıldığı iyi veya kötü duyguları da serbest bırakmak anlamını taşır.
Bu durumda, sözgelimi devletin başı ile muhtarlar, yasaların kenara alındığı böyle bir tertibat içerisinde karşılıklı konuşabilir olurlar. Yasa ve onun icracısı kurumlar, biraz da yurttaş devlete, devlet de yurttaşa maruz kalmasın, arada akılcı duvarlar, sınırlar olsun diye yerleştirilir. Her iki taraf da diğerinin keyfine terk edilmemiş olur böylece. Yasa aradan çekildikçe, onun başını bekleyen bir kurum da gereksiz hale gelir. Klasik Osmanlı geleneğinde divanlarda olduğu gibi, padişah ve alelâde kul sözde birbirine erişebilir olur böylece. Sarayın sakinleri ve kulları aynı odada buluşurlar. Her ne kadar Halil İnalcık farklı düşünse de, orada cereyan eden yasanın icrası değil, bir şahsın keyfi kararıdır. Weber’in yasaları askıya alan karizmatik otoritesi ya da Schmitt’in, Agamben’in karar verici egemenidir.

 

Buradaki şikâyetimiz, yasa ve kurumlar, egemen ve kullar arasında sağlam bir şekilde dursun ya da bunlar daha akılcı bir şekilde irtibatlı olsunlar gibi bir soruna işaret etmek için değildir. Temel meselelerinden birisi bu olan, liberal, sivil toplumcu, toplulukçu kütüphane, bu farkı zaten detaylı şekilde araştırmaktadır. Ama devletten aşiret benzeri zümrelere, yasadan töreye doğru geçişi bu basit konuşma, sesleniş biçimleri içinden belirlemek önemlidir. Yasa ve töre, kendi tabiiyeti altında yaşam sürenlere farklı şekilde eziyet eder ve yine farklı serbestlik alanları açar. Aşiret, kendi töresi altında yaşayana acıyabilir veya eziyet edebilir. Oysa akılcı devlet, tanımı gereği yurttaşa acımaz veya ondan nefret edemez. Çünkü onun için yurttaş soyut bir varlıktır. Yasalar, mevzuatlar veya kurumsal icraatların bir nesnesidir. Yurttaşlar da yasalara, devlet ve kurumlar gibi, duygusuz varlıklar olarak dâhil olurlar. Akılcı bir devlet, onlarla irtibat kurarken onlara acımaz, merhamet etmez, korkutmaz, tehdit etmez, ödül vaat etmez, ayıplamaz. Sadece görevlerini ve haklarını dile getirir. Üstelik bu bildiriyi görünür bir yere yerleştirir, gizlemez. Yurttaşı doğduğunda kayıt altına alır, öldüğünde başka bir deftere kaydeder, defin işlemlerindeki sorumluluğunu bildirir. Doğduğuna sevinmez, öldüğüne üzülmez, daha geç ölsün diye uyarılarda bulunmaz. Ama yasaya, siyasete, kurumlara karışan beden politikaları ya da biyosiyaset, devletin bu şekilde davranmasını engeller. Onunla aşiret yapısı arasındaki sınırın sürekli ihlâl edilmesine neden olur. Devlet biyosiyasetin ikiyüzlü esnekliği sayesinde, yurttaşları türlü adalet süreçlerinden uzak tutmak, onları doğrudan cezalandırmak için başıbozuk bir zümre olmayı tercih edebilir.

TEILEN
Önceki İçerikJOHN HEARTFIELD ÜZERİNE MERAL BOSTANCI İLE BİR SÖYLEŞİ
Sonraki İçerikHemen Anlayabiliyorsanız, Kesinlikle Çağdaş Sanat Değildir!
Özgür Taburoğlu
1973 Kırşehir doğumlu ve bilgisayar mühendisi olarak hayatını kazanan Özgür Taburoğlu’nun, Bejan ve Baran adında iki çocuğu var. Dünyevi ve Kutsal: Modernlerin Maneviyat Arayışları (Metis, 2008), Kent Efsaneleri: Zamanımızın Batıl İnançları ve Takıntıları (Doğu Batı, 2011) ve Resim, Söz ve Yazı: İmge Yaratmanın ve Bozmanın Yolları (Doğu Batı, 2013), Boşluk, Aşırılık ve Keyfilik (Doğu Batı, 2016) ve Nazar: Başkası Nasıl Görür ( Doğu Batı, 2017) adlı çalışmaları yayımlandı.