Yaz gelince sanki Okur’un hâletiruhiyesi değişiyor zannedersiniz.

Bütün yayınevleri ¨yaz okumaları¨ için kitap listeleri hazırlar ve siz sanırsınız ki, bütün kış okumak fırsatını bulamayan bu insanlar bir anda vitrinlere, raflara hücum edecek çantaları doldurmakla yetinmeyip koltuk altlarına sıkıştırdıkları kitapların sayfalarını daha kaldırıma adım atar atmaz yalayıp yutarak ne yazılmışsa hepsini hatmedecektir.

Heyhat!

Boşa yanılgı…

Eski köye yeni âdet çıkartmayın lütfen; zira eski hamam eski tas vaziyetindeyiz.

Okuyacak olanın yazı kışı mı olur, âllasen

Ama bana sorarsanız, yazın hikâyeler en iyisidir; yoksa siz ¨öykü¨ mü diyorsunuz.

O da olur, niye olmasın!

Siz yeter ki ¨öykü¨ okuyun…

Şimdi yapıyorlar mı bilemem ama benim elli yıl evvelki ilkokul maceralarımda öğretmenlerimiz yaz okuması için liste çıkarır, bunlar okunacak diye elimize sınıfın son günü tutuşturuverirdi.

Allahım, ne kâbus!

Tatil Kitabı başlığıyla hazırlanmış derleme bir yaz müfredat kitabı ilk kırtasiyeciden alınır ve öğrenci fazla rehavete kapılmasın diye âdeta mecburi bir dadı gibi yanımızdan ayrılmazdı.

Ben, öteden beri, yaz döneminde yayınevlerinin okura sunduğu kitap listelerini biraz böyle vazifeye dair bir şeymiş gibi görürüm, ciddiye almam; pek rahatsız bulur, bundan sıkılırım.

O yüzden alır başımı gider, yere göğe koymadığım kendi aklımın peşine takılır, birçok hikâyeyle düşer kalkarım.

Hikâyelerin güzel yanı, tekrar tekrar okunabilmesinde bulunur; roman öyle mi ya!

Dur, şu Savaş ve Barış’ı, tabii daha evvel okunduysa, bir daha okusam diyeni pek çıkmaz.

Ne ki, Amerikan kısa hikâyecisi O. Henry dahil ve onun tadında yazan kim varsa, diyelim ki Maupassant gibisi eliniz altında bulunsun; çevir çevir oku, dedikleri işte budur.

Mesela, Nahid Sırrı Örik, kısa hikâyede sizi memnun edecektir; romanlarıyla zaten kalbinizde yer etmiş olmalıdır.

Nahid Sırrı bugünün ölçütlerine göre epeyi erken, altmış beş yaşındayken 1960’ı tamamlayamadan yaşamdan ayrıldı.

Eserlerinde kadın-erkek arasındaki zâfiyetleri, çekişmeleri öne çıkaran, özellikle kıskançlık, aldatma, ihanet gibi konulara yer veren edebiyatçılar arasında bilinir.

Pek çokları, hele realist-toplumcu edebiyat yanlısı olanlar, Nahid Sırrı’yı neredeyse görmezden gelmek ister. Bana göre incelikli sözcükleri, edebiyatın tadını veren cümleleriyle okunası bir yazarımızdır.

Bakın şuna, mesela, Kırmızı ve Siyah başlıklı hikâyesinde metresine gitmiş kocasını evinde sadakatle bekleyen Nedime’yi anlatıyor:

¨Ağlamak isteyerek ve ağlamayarak, gittikçe gece olan karanlıkta kocasını bekledi.¨

Gittikçe karanlık olan gecede niye demedi, işte ben buna takılır, biraz bu cümle üzerinde oyalanıp dururum; garip bir okuma hazzı alırım.

Sanırım ki, edebiyattan tat almak işte budur!

Nahid Bey, rahmetli, galiba biraz da misojeniktir; kadınlara karşı sanki saklı bir kızgınlığı var:

O hikâyenin kahramanı maden mühendisi Cemil’e, Zonguldak’taki işletmede baş mühendisin Fransız karısı Madam Harden baltayı asmıştır; uğraşmasına gerek kalmadan ¨avını ağına düşürür¨; Nahid Bey işte yazıyor:

¨Ve birden sükût edip eserini muayene eden bir sanatkâr gibi Cemil’i tetkik etti. Onu istediğini yaptırabilecek kadar mağlup etmişti! ¨

Dikkat: Kadın, Âdem’den bu yana bir kez daha zaferini ilân etmiş bulunuyor.

Nahid Beyin nâzarında Madam Harden gibi Paris kokotu olmak gerekmiyor, bir ¨sıradan hizmetçi parçası¨ bile erkeği tuş eder; kündeye getirebilir.

O.Henry hikâyesi okuduğunuza, eğer kahramanların adını değiştirip İstanbul’un sosyete semtini de mesela Manhattan’a çevirirseniz inanabileceğiniz bir başkasında, Gözüm Görmesin başlıklı kısacık hikâyesinde zengin tüccar Raif Bey’in başına gelen pişmiş tavuk misalidir.

Raif Bey metresine döşediği Vuslat Apartmanındaki muhteşem dairesinde, dostu Vuslat Hanımın hizmetçisine takmıştır; gözüm görmesin, kov şunu diye apartmanı bağışladığı kadına üstten söyler.

İkbal kovulur ama sanmayın ki, burada bitecektir.

Bir sayfa sonrasındayız, bu kez Raif Bey ¨namuslu ve nikâhlı eşi¨ Belkıs Hanımla oturduğu apartman dairesindedir ve yeni işe alınmış hizmetçi bir kız içeri girer; Belkıs’ın gözü bu kızı çok tutmuştur.

Kız, metresin evinden kovulan kızdır, Raif Bey saçını başını yolacaktır.

¨Kız sana çok para versem kendiliğinden buradan çekip gider misin? ¨ diye sorar, ¨Hayır beyefendi, burası hoşuma gitti, şuradan şuraya adım atacaklardan değilim. Eğer beyefendi beni kovacak olursa, o zaman…¨

Erkek bir kez daha yenilmiştir.

Kadının fendi erkeği yendi dedikleri yoksa bu mudur, işte bunu düşünüp hikâyeden tatlı, hüzünlü, biraz içiniz ezilmiş olarak ayrılırsınız.

Raif Beye kızmalı mı, o ilk günâhı işleyen Âdem Babamızdan beri bunların tekrarını yapmıyor mu diye aldı mı sizi bir düşünce…

Yakın zamanlarda yayımlanmış, Yeniçağın Kötü Çocukları başlıklı kitabın ilk günâha ait çok sözü var, şimdi Nahid Beyi bir yana koydunuz, Peter Sloterdijk’in eserine göz atmanız şart görünüyor; iddialı ve pek cafcaflı sözler:

¨İlk ana babamız rahatlarını [Cennet’te, elbette, nerede olacak?] kaybettiğinde altsoyları töreselliğin ve daima çalışıp çabalamanın faillerine dönüşmüştür. Burjuva varoluşu, cennetteki tembelliğin bittiği noktada başlar. ¨

Bu kovuluşun nedeni Havva’nın uzattığı elmayı ısırmaktır ama Havva bunu kabullenmez ve rahatını kaçıran Âdem’i ömrü hayatında affetmez.

O ilk kavga hâlen sürüyor, galiba…
Kavganın alt-öznesi cinselliktir ve
¨Cinsel doruk en şeytani kibrin izidir çünkü yaratılan ilk meskenine kendi başına sığmak için kendi kökenine sırt çevirir. İnsanlar duygusal heyecanının hazzını almadan üreme yetisini koruyabilselerdi kurtuluşa daha yakın olurlardı.¨

Sloterdijk’in tartıştığı kurtuluş nedir sorusuna aradığı cevaplardan anlaşıldığınca, Âdem’in soyunda insanların tek tek aşk-düzeni temelden çarpık olarak yer eder ve bu yer ediş sırasında, ilk günâhı işleyip Tanrı’yı kızdıran erkek soyu hep ceza görür.

Cezayı onlara layık gören Tanrısal varlık, dişidir; kadındır.

Biz yine Nahid Beyin bir başka hikâyesinde kıskanılan kadın Münevver Hanımı dinleyelim, kocası Hayrettin Beye göz dağı veriyor, ne olmuştur, bir gece evvelki salon davetinde karısı bir başka ¨herifle¨ sıkı fıkı oturmuş, baş başa bir köşedeki fiskos koltuğunda sohbet etmiştir ve Hayrettin Bey, ateş almış vaziyettedir:

¨Dün gece yaptığın taşkınlıkları, manasızlıkları görüyorum. Lakin dikkat et, her tahammülün bir haddi vardır!¨

Kadın bunu duydu, altta kalır mı dersiniz!

E, o zaman okuyalım da görelim, bakalım Münevver ne der?

¨Ama bu bana emniyetsizlik gibi bir şey! Dikkat et, Hayrettin… Dikkat et!¨

Erkeğin meydan okuyacağı tutar:

¨Ya etmezsem!¨

¨Etmezsen… sonra…¨

Kadının göğsü seri bir nefes alma içinde inip çıkıyordu, kapıya doğru yürüdü ve tam kapının önünde, ¨Etmezsen şimdi hayalinde icat ettiğin şeyler, sonra birer hakikat olabilir!¨ dedi ve hızla dışarı çıktı.

Hayrettin’i aldı mı bir telaş; dil belâsı…

Şimdi dünyası kararan, tehdidi görmüş bulunan Hayrettin’dir.

Erkek bir kez daha ikâz edilmiş bulunuyor.

İşte bu hikâyelerde yaşanan çekişmeleri, huzursuzluk ve sabun köpüğü gibi bugün var yarın yok sayılan mutlulukları yaşamak için en güzel yer, suya sabuna dokunmadan, kıyısında durup insanın anlatıldığı edebiyat metinlerin okunduğu sayfalardır.

Fransız romancılardan Catherine Arley’in 1960’larda avant-garde dönemin tarzında yazdığı gerilim ve romans romanlarından birisindeyiz şimdi; Ready Revenge’i olan başlığı İntikama Hazır diye Türkçeleştirelim mi?

İflasa sürüklenen kocasının yerine koymak üzere bir milyarder bekâr iş adamını gözüne kestiren Daphne adlı kadın, evvela ¨perfect crime¨, kusursuz bir cinayet işliyor; kocası bir ördek avı partisindeyken gölün dibini boyluyor.

Şimdi sıra Daphne’nin yeni kocasına kavuşup o güne kadar yaşadığı servete ait rahatı sürdürmesindedir. Cennet Daphne’nin ayakları altına serilecektir, Havva gibi oraya geri dönecektir; eğer adamı razı edip bir evlenirse…

En masum hâliyle görünür, şimdi, son derece çaresizdir Daphne!

Bu garip ölümden sonra yanından ayrılmayıp yardımcı olan aile dostları mülti-milyarder Marcel’e, müstakbel eşine cenazeden döndükleri sırada soruyor:

¨Peki bundan sonra bana ne olacak?¨

Böyle bir soruya hangi erkek omuz silkebilir ki!

Marcel cevap verecektir:

¨Ben buradayım ya!¨

Aferin, erkek dediğin böyle olmalıdır! Kükre, aslan gibi…

Gerisini Daphne’den dinleyelim:

¨Bu basit cevabı, cümleyi duyunca onun ne kadar sıradan ve çirkin olduğunu bir anda unuttum. O bir erkekti, hep olduğu gibi ve ben de bir kadındım. Yani her şey tekrar yoluna girmişti.¨

Kaostan, karmaşadan çıkılmıştır bir kez daha ve dünya olması gerektiği gibi yeniden kurulacaktır; kadın kadınlığını bilmeli ve erkek de erkekliğine avdet etmelidir.

Herkes vazifesine…

Bir şeylerin yoluna girmesi için hikâyelere şiddetle ihtiyacımız vardır, onlarsız hayatı anlaması zorlaşır.

Yaz çabuk biter, Allahtan ki hikâyeler hiç bitmez ama…

O hâlde yaz gibi yaz okumaları da pek çabuk biter, sonra kış gelir, arkası yine bahardır, hayat deverân eder, biz öyle böyle derken hikâyelerimizde yaşar gideriz.

  • Kırmızı ve Siyah,, Nahid Sırrı Örik, Hikâyeler,, Oğlak Yayınları, 2.baskı, 2009
  • Ready Revenge, Catherine Arley, Random House, 1960
  • Yeni Çağın Kötü Çocukları, Peter Sloterdijk, Edebi Şeyler Yayınevi, 2018, Almanca aslından çeviri Şeyda Öztürk
TEILEN
Önceki İçerikONA BİR KANAT VER UÇACAK BAŞKA YERİ YOK!
Sonraki İçerikARETHA FRANKLIN’e Sevgiyle
Mahmut Şenol
1958 yılında, İstanbul'da doğdu; şimdiye kadarki ömrünün üçte ikisini bu şehirde geçirdi. 1997'de ABD'ye, daha sonra Kanada'ya göç etmesiyle yaşamının bugüne değin olan kısmını Kuzey Amerika'da sürdürüyor. Gazi Üniversitesi Ekonomi Fakültesi'nden lisans, İstanbul Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi'nden (SBF) Yüksek Lisans derecelerine sahiptir. Ayrıca Indiana Eyaleti Purdue Üniversitesi ve yine İstanbul SBF'den misafir öğrenci olarak doktora dersleri almış olup, hâlen tez aşamalarını beklemektedir. Türkiye'de ulusal basının en eski gazetelerinden Cumhuriyet'te 1977 yılından itibaren muhabir gazeteci olarak çalışmaya başlayan Şenol, 1987'den sonra bir müddet serbest ticarî faaliyet göstermiş, daha sonra TV yapımcılığına yönelmiştir. Kanal D, TGRT, ATV gibi kanallara seri-dizi programlar üreten yapım şirketlerinde bulunmuştur. [Selim İleri ile Nostalji, Şenola Düğün, Leyla Tekül Şov gibi programlar, sıralanabilir.] 2000 yılında edebiyata yönelip roman yazmaya başlayan Şenol'un ilk eseri Phaselis Adağı'dır. Bu eserle birlikte yine Cumhuriyet gazetesinin dışhaberler servisi sayfalarına ABD, Kanada yazılarıyla haftalık yazılarıyla katılmış; tekrar gazeteciliğe adım atmıştır. Ayrıca o tarihlerden başlayarak web portalları imkânı doğduğundan Açık Gazete, Arkitera Mimarlık Dergisi, Mesele Kitap, Bodrum Baskısı, Kent TV gibi hem basılı hem de online kanallarda yazılarına bolca rast gelinmiş, yine bu meyanda Varlık edebiyat dergisi, Roman Kahramanları, Edebiyatist, Papirüs gibi pek çok dergide denemeleri, küçük hikâyeleri yer almıştır. Eserleri arasında Bay Konsolos adlı romanı hem müzikal hem de tiyatro eseri olarak, ayrıca sinema senaryosuna çevrilip Devlet Tiyatroları ve İstanbul Şehir Tiyatrolarında ayrı ayrı repertuara alınmış; oyun sırasını beklemektedir. Yine Akhisar Düşerken adlı romanı, hâlen üzerinde sinema film yapılmak üzere yapımcı firmaların elinde bulunmaktadır. Yazarın sırasıyla yayınlanmış eserleri şöyledir: 1. Phaselis Adağı, Altın Kitaplar 2. Bay Konsolos, Altın Kitaplar 3. Çerkes Âdil Paşa'nın Tahsildarlık Günleri, Papirüs Yayınları ve 2.Baskı Alfa Yayınları 4. Kayısı Topuklu Kadınlar, Papirüs Yayıncılık 5. Keşfini Bekleyen İnsan, Kadim Yayıncılık 6. Akhisar Düşerken, Ayrıntı Yayınları 7. Capon Çayevi, Ayrıntı Yayınları ve 2.Baskı Alfa Yayınları 8. Geçiyordum Uğradım, İskenderiye Yayınevi 9. Dalkavuk Hanım, Alfa Yayınları 10. Altıncı Hasta, kendi yayını-e/book, tiyatro eseri Yazarın, bugün itibariyle, yayın aşamasında bulunan ¨Aklı Kızda Kaldı¨ başlıklı yirmi hikâyeden oluşan bir kitabı da bu listeye eklenmesi mümkün görünmektedir.