Can Yayınları’nca, kitabı geçtiğimiz aylarda okura sunulan yazarlardan Ezgi Polat; pek çok edebiyat mecrasında öyküleri yayımlanmış, genç öykücü kuşağına mensup bulunuyor. Susulacak Ne Çok Şey Aramızda gibi “şiirsel” bir ada sahip kitabı ile “edebiyat piyasası”nda yer edinmeye de hazır görünüyor. O yer de zaten yazara hazır, onu bekliyor. Kitapları matbaadan çıkar çıkmaz övgülerle karşılanan, “önemi haiz” kalem erbabının buluşma noktalarından biridir Can Sanat zira, biliniyor. Ana akım kültür sanat bülten, dergi, gazete ekleri; yayınevinin her yeni neşrini büyük bir hevesle karşılıyor. Bu yayınevinin kitapları, okunmadan övülmeye başlanıyor. Zaten okuyan birkaç “eleştirmen” de, bu aileye mensup yazarlarda, kritik edecek tek satır bulamıyor.

Bu çevrede, Ezgi Polat’ın eseri için yazılan, söylenen, konuşulanlara bakınca da bir değişiklik elbette görülmüyor. Aslında sırf bu yüzden bile Polat’a haksızlık ediliyor. Yazarın yirmi günde karalamadığı aşikâr on üç öykünün en azından birinin edebi ölçütlerle ele alınıp eleştirildiğini görmek neden mümkün olmuyor; zira bunun yapılması ne kitabın satışını ne de, varsa, değerini azaltıyor.

Hemen bir örnek vermek gerekiyor… Yazar, kitabının bir yerinde, “Masadaki fesleğen saksısının üzerinde ellerimi gezdirdim.” derken, iki sayfa sonra da “Ben de bazen böyle avutuyorum kendimi. Şişkin parmaklarımı fesleğen yapraklarına banarak.” diyor. Şu huysuz öykü karakterinin kırılası elleri, bir türlü fesleğeni okşayamıyor. Kadın, bu zarif bitkiye ya sucuklu yumurta ya da tahta masa muamelesi yapıyor.

Diyelim ki bu genç yazar; dilde devrim, reform, yenilik, farklı üslup yaratma amacı taşıyor; peki, “fesleğene parmak banmak” ibaresi ile mi olacak bu; her şey bu kadar mı basit kabul ediliyor?..

Kitaptaki hikâyelerde, daha doğrusu kitabın adına uygun içerik barındıran metinlerde, karakterler genelde susuyor; okur da bu suskunluğun altında olana merak unsuru ile yönlendiriliyor ve sonrasında yazarca, kişisel gibi görünen meselelere toplumsallık payesi biçiliyor; en azından okurda bu intiba uyandırılıyor.

Bu susma ve konuşma, konuşmama ve ifşa diyalektiği; az önce belirttiğim üzere, kitabın ana hattını oluşturan öykülerde temel izlek oluyor. Ancak bunun çok da derinlikli yapıldığı söylenemiyor. Polat’ın en iyi öyküsünde bile, nitelikli okuru rahatsız edecek ya da burada var eksik var, dedirtecek bir şeyler muhakkak bulunuyor.

Kitabın ilk öyküsü Encantado’da örneğin; sevdiği kadını aldatmış bir erkeğin umursamaz, alaycı, itici bir özgüvenle dolu eylemleri, ezik ve zavallı olduğunu düşündüğünüz kadının, son sayfadaki itirafı ile paramparça ediliyor; ama bu, kadının da erkeğin bir arkadaşı ile yattığını söylemesi ile yapılıyor. Ezgi Polat, aynı kurguyu kitaba adını veren hikâyesinde de kullanıyor. Kendini beğenmiş erkeğin, sevdiği kadına olan hoyrat davranışları, yine ortak bir arkadaşın dâhil olduğu sevişme ile cezalandırılıyor. Karakterler susuyor, susmadıkları zaman başka şeyler konuşuyor; ama son hep aynı basitlikle oluyor. Kadının kendini, bedenini kullanarak özgürleştirme şekli, artık günümüz edebiyat ve sinemasında bıkkınlık veren, bayağı bir yöntem oluyor.

Burada, pek çok kadın yazardaki, zaten baştan sakat olan, cinselliği özgürce yaşayan ve özne olan kadın, vurgusu da zarar görüyor. Cinselliğini yaşarken bile buna bir kılıf, bahane, mazeret uydurma; özne olma iddiasındaki bazı kadınların bilinçaltından fışkırıyor. Ayrıca, örneğimizde, kendine kötü davranan erkekle eşit konuma gelebilmek için bir başka erkek harcanıyor; böylece hem sahte bir güçlülük algısı içselleştiriliyor hem de bu “yasak eylem”in sorumlusunun yine başka bir erkek olduğu tezleri, istemsizce, ortalığa saçılıyor.

Bu cinsellikle intikam mevzuu, yani susulanın başka şekillerde konuşulması olayı, Geleceksen Gel Sen De adlı öyküde de tekrarlanıyor. Kadın karakterimiz; kendisini terk eden erkeğin arkasından; “Gitmek neymiş, göstereceğim ona. Bakkalın çırağıyla da yatacağım karşısında. Önüne gelenle yatıyor dedirteceğim kendime.” diye konuşuyor. Anlaşılacağı gibi, Ezgi Polat’ın kadın karakterleri hep aynı saplantıyla yaratılıyor. Erkekler, sadece cinsellik konusunda alt edilebilecek basit yaratıklar olduğundan(!) yazar buradan devam ediyor. Kadın karakterlerini basitleştirmesi kendisinin umurunda bile olmuyor.

Öykülerin tümü aşağı yukarı bu minvalde seyrediyor. Ölen sevgilisinin, bir dönem yakınlaştığını düşündüğü bir kadına olan öfkesi hiç geçmeyen kadının anlatıldığı Parisienne ve felçli bir adamın eski eşi ile seks yapmaya çalışırkenki gülünesi-ağlanası durumun anlatıldığı Burada Tükeneceğim de benzer itkilerle yazılıyor. Ezgi Polat’ın kahramanları; hep zaaflı, konuşmaktan yorulmuş, kendine ve insanlara karşı susmak zorunda olan, kendini öyle hisseden edilgen özneler oluyor. Yazar; gülen, ümit eden ve gözlerini yatırıp ıraklara mektup bekleyen, yani yaşayan karakterlere sırtını dönüyor; hayatın girdabına kapılmayı reddeden gürül gürül insanları görmezden geliyor. Polat; Suriyeli mülteci meselesini bile bir aşk üçgenine hapsediyor ve bireysellikle kurulu; ama yukarıda da değindiğim gibi, okurun büyük uğraşlar verirse toplumsallık da görebileceği bir tarzdan fazlasına sahip olamıyor.

Bir dergide de, yazarın doğadan, doğa olaylarından, denizden, hayvanlardan çokça söz ettiği; bunun anlatıma zenginlik kattığı, söyleniyor. Yine buna dair de konuşmamak imkânsız, susulamıyor. Bir örnek vermek gerekirse, yazar, bir öyküde; “Gökyüzü demir bir elekten geçirilmişçesine griye çalan mavilikteydi. İçimde kalabalıklaşan ne varsa yukarıda dökülüvermesine ramak kalmıştı sanki.” diyor. Hemen bundan sonraki öyküde de; “Dışarıda yağmur çiseliyor. Gökyüzünde griler ve maviler iç içe geçmiş, bulanık.” cümlelerini kuruyor.

Birincisi; ilk alıntıda imge yaratırcasına sarf edilen özenin, ikincide basitçe tekrarlandığı görülüyor. Bu, öncelikle teknik bir hata oluyor. On üç öykünün tamamı ben anlatıcı ile yazıldığına göre tümünün yazarlarının üslubunun farklı olması gerekiyor. Sadece Ezgi Polat’a değil, tüm yazarlara bunları anlatmak, öğretmek şart oluyor. Mademki hep aynı üslupla yazılacak, o halde her zaman klasik üçüncü şahıs anlatıcı kullanılması lazım geliyor.

İkincisi; hık deyiciler her şeyde övecek bir yan buluyorlar istedikleri vakit; ama yine yanılıyorlar; çünkü yağmurun, gökyüzünün karakterlerde bu denli etkili olması mantık sınırlarına dâhil edilemiyor. Bütün öyküler neredeyse İstanbul’da geçiyor; Trabzon veya Londra mevzu bahis olursa şayet, ancak o zaman dediklerinin bir anlama kavuşması ihtimali doğuyor.

Polat’ın, bir tüplü dalış macerasını anlattığı ve sadece kendisinin böyle bir ilgisi olduğunu ima etmekten ve bu dalma işini iyi bildiğini hissettirmekten başka bir içeriği olmayan; ayrıca, babasız çocuk doğuran bir kadın ve onun kızının, bunların evine sığınan kedi ve yavrularının paralel kurguyla anlatıldığı öyküleri var ki bunlar da ne bir derinlik ne de çelişki, çatışma içeriyor. Yukarıda anlattığımız, zayıf da olsa, bazı öykülerde bulunan tez, bunlarda hepten yitip gidiyor.

Genel anlamda bakılınca, Polat’ın öykülerindeki tekrar ve benzerlik; farklı mekân ve karakterlerle peş peşe okura sunulunca, açıkçası biraz sıkıcı oluyor. Her yeni hikâyede beklediğimiz yenilik, bir türlü karşımıza çıkmıyor.

Hayata ilişkin, susulacaklar kadar bağırarak yazılacak o kadar çok öykü ve roman var ki; bilmek isteyen, bunu, yani kadınlarla erkeklerin hastalıklı ilişkilerinden daha fazlasının olduğunu elbette biliyor. Ezgi Polat ise; her ne kadar ot çöp tayfasıyla arasına mesafe koysa da, henüz bu basit gerçeği idrak etmekten ziyadesiyle uzak bulunuyor.

TEILEN
Önceki İçerikAZAT YEMAN | CUL-DE-SAC
Sonraki İçerikSigmund Freud: Bilinen Tek Ses Kaydı (1938) | Türkçe Altyazılı
Alper Erdik
1985, Beyoğlu doğumlu. Isparta Milli Piyango Anadolu Lisesi’nden 2003’te, KTÜ, Türkçe Öğretmenliği bölümünden 2008’de mezun oldu. AÜ, AÖF, Felsefe ve SDÜ, İF, Radyo Tv ve Sinema bölümlerinde öğrenmeye devam ediyor. 2006’dan bu yana, çeşitli gazete, dergi ve internet sitelerinde makaleler kaleme alıyor.