Uzun zamandır ütopyalarla düşünmenin nahif ve biraz derinliksiz sayılan bir tarafı var. Distopyalar içerisinden akıl yürütmek daha çekici gibi. Çok kökensel bir dürtü de buna neden oluyor olabilir. Kaza sahnelerini yol kenarında seyretmek, bir doğal felaketin kayıtlarını heyecanla izlemek, bir deprem anına, tsunamiye ekran başından tanıklığın cazibesi, suç dizilerine ilgi ve hatta iş makinelerinin toprağı altüst eden hareketlerine dikkat kesilmek, böyle bir güdüden besleniyor olabilir. Tertip içinde olandan sıkılan, klasik oranları seyretmekten usananlar, yerinde duramayanı, değişmekte olanı izleme arzusuyla davranıyor olabilirler. Kız çocuklarının Barbie’lerinin yakın zamanda Monster High gibi türlü demonik şekiller almaları da bununla alâkalı olabilir. Yine çocukların izlediği çizgi filmlerin iyiyi ve güzeli değil de, şekilsizi, karmaşayı tembihleyen hâlleri de benzer bir yere çıkıyordur belki de.

Distopik sahnenin okuru, izleyicisi, dinleyicisi, yeniden toparlanmasına katkıda bulunabileceği bir dağınıklık bulur karşısında. Bu değişken yer ve zamanda serbest kalan malzemeler arasında kendi ifadesini geliştirmesi daha kolay olur. Etrafa daha serbestçe yayılmış şeyler, yorumunu, eleştirisini celbeder, kahramanlık imkânlarını daha fazla vaat eder. Oysa içtihat, tefsir, ifade kapılarını kapandığı ütopyalar, artık yorumun ötesine geçmiş bir klasik ölçü gibi, kendinden menkul bir ilkeyi vaz’ eder. Bu durumda ütopik düzen, distopik ilkeyi karartmak adına despotik bir nitelik de edinebilir.

Ütopyalara dönük bu kuşkunun, haklı gerekçeleri de olan yakın zamanlı bu mesafenin, kuşkusuz ütopyaya benzeyen bazı girişimlerin kötü tecrübeler şeklinde hafızalarda yer tutmasından da ileri geliyor olabilir. Ama bir yandan da, ütopyalardaki asude hayat, çekişmelerden uzak manzara, ölçülü dünya tahayyülünün ima ettiği tarihin sonu tezleri de alıcısına katlanılmaz geliyor olabilir. Değişimin nihayetine erdiği bir dünya resmi, içerikleri bozmaya, biçimleri dağıtmaya, karıştırmaya açık geç-kapitalist, modern-sonrası eğilime ve onun ifadeci zihniyetine yer bırakmaz.

İfade, Spinoza’daki manasıyla expression, özünü gerçekleştiren, mizacıyla uyumlu olma gayretindeki, kendi olmak isteyen herhangi bir varlığın en temel eylemidir (2018). İfadeci felsefe, Spinoza ve Leibniz ile yerini bulsa da, özellikle Fransız düşüncesinde, Sartre, Merleau-Ponty, Levinas, Foucault ve Deleuze’de (2013) ifadenin kurucu, yaratıcı değeri önem kazanır. Orta Çağ Avrupa felsefesinde, Duns Scotus’la başlayan ve beşeri, tekil varlıkların doğasını sorun edinen bir gelenek içerisinden Spinoza ve Leibniz’e uzanan fikriyatta önemli bir kavram olan ifade, dünya işlerine fazla karışmayan bir cevherin veya Tanrı’nın kendisini türlü yüklemler, isimler, sıfatlar hâlinde dile getirmesidir. Bu cevheri bireyler edimleştirirler. Böyle bir Tanrı, Platon veya Descartes’in yeryüzünü yaratıp arkaya yaslanan Deist nitelikteki yaratıcısından farklıdır.

Nesne-temelli yazılım” yapanlar bu ilişkiyi daha rahat anlayabilirler. Çünkü yazılım “nesne”leri, kendi “sınıf”larını hayata geçirirler. Sınıf, nesnelerin adlarının ne olabileceği, onların ne tür işlevlere, sıfatlara sahip olduklarıyla ilgili genetik bir kod parçası gibidir. Ama Spinoza’nın cevherinde bu adlar, sıfatlar, yüklemlerden sonsuz tane vardır. Fikir dünyasında kestirmeden panteizm kapsamında özetlenen bu kavrayışın Tasavvuf geleneğinde de izlerine rastlanabilir. Ama Spinoza’nın nesneleri matematik bir hakikati giyinirken, mistikler cezbe ve vecd yardımıyla Tanrı’nın yerine göz dikerler. Spinoza’nın Doğulu âlimler ve mistiklerden çok şey öğrendiği bellidir ama yapıtı onların öğretisiyle karşılaştırılamaz. Açık farklarına rağmen, müspet edimleri, görünür fiilleri olmayan, ama ifadeci öznelere varlık imkânları sunan tözel bir varlık tasarımı, mistik geleneklerin de genel bir temasıdır. Ferdin, böyle tarif edilen bir Tanrı’nın yarattığı imkânlar içerisinde kendisini ifade etmesi, bir çeşit hakikat yaratma eylemidir. Yeryüzünün hakikati, her bir ifade edimiyle daha da genişler veya daralır. İfade parçaları, kendi varlığı hakkında düşünen bir cevherin izleri, işaretleridir. Ama bunların büyük bir kısmının hakikati kuşkuludur.

İfade etme yüklemi, ancak distopik bir yeryüzü sahnesi içerisinde serbest kalır. Oysa ütopyalarda, kendi mevcut hakikatiyle, ayarlarıyla oynamaya hevesli olmayan, muayyen ifade biçimlerine sahip, daha az meraklı bireyler topluluğuna dönük bir arzu hâkimdir. Ütopyalar içerisinde, tanımı gereği karizmatik otorite sönümlenir, hamleli, devrimci özneler geri çekilir, hakikat yaratıcı güç istenci kaybolur. Çünkü ifadeci eylem, mevcut olana türlü adlar, sıfatlar, yüklemler, iyelikler eklemeye çıkarmaya dönük bir meyil taşır. Ütopya sahnesi, doğru şekilde inşa edilen her ifade yardımıyla farklılaşır; tekrar kararsız, istisnai, distopik bir karışıklık içerisine girer. İfadeci eylem, basit bir jest ve mimikten, büyük ve savaşçı fiillere kadar genişleyebilir. Tümünde, romantik mizaçla davranan bireyin kendini gerçekleştirme kararı, hamlesi, ısrarı vardır.

Ütopyalar, distopyalar içerisinde sınırları çizilen, ifade edilen, beklenen, aranan yer ve zamanın gelmiş olduğuna dair bir müjdeyi taşır. Bu sırada Mesih’in geldiğine, zamanın kapılarının kapandığına dair bir bildiri mutlaka dile gelir. Distopik engebeleri yok edilmiş ütopik düzlükte, insanın zihni ve bedeniyle nüfuz edeceği, çekip çevireceği, çekişeceği boşluklar kapanmaya başlar. Saf bir ütopya, aynılığın hükmü altında bir yer tasavvurunu da beraberinde getirir. Tanımı gereği böyle kusursuz bir terkibe ekleyip çıkarmaya uygun eksiklikler, fazlalıklar kalmamıştır. Her şey ölçüsünü bulmuş, varlıklar arası silsile-i merâtib yerine oturmuş sayılır. Distopik kaos dinginleşip, ütopik kozmosa yerini terk ettiğinde, orada ifadeyi tahrik edecek bir eksiklik, aşırılık, boşluk, keyfîlik kalmaz.

Ütopik zaman ve yerde, yapılaşmış, ölçülü, dengeli bir yaşam alanı ortaya çıkar. Bu nihai düzlükte tarihin sonu ilan edilir. Kendi zamanı olmayan ütopik arazide, değişimin gereksizdir artık. Muayyen zaman ve yeri değiştirecek türde ifade, irade, hamle, kararlılık, ısrar eylemlerine fırsat kalmamıştır. Distopyayı çağıran düzen bozucu, keyfine düşkün Dionysos yenik düşünce, ütopik ölçülerin yaratıcısı Apollon, ütopik zeminde bir çeşit kamu vicdanı yaratır, tüm herkesin rızasını alır. Tarihin sonu geldiğinde toplumsal ve bireysel bilinçdışı da boşalır. Şuurun arkasında yerleşmiş sayılan ve bilinçdışı fiillere malzeme sağlayan tinsel kalıntılar, ütopyanın mantığı gereği temizlenmiş olmalıdır.

Ütopya hâli içerisinde, Spinozaca söylenirse, her varlık kendi özünden gelen hareket ve sükûn oranlarına kavuşmuş halde var olurlar. Ütopik yerleşke sakinlerinin oranlarındaki muhtemel değişimler distopik bir içeriğin, biçimin belirtisidir. Bazı doğa belgesellerinde olduğu gibi, besin zincirinin değişmediği imkânsız yeryüzü temsilleri de bir çeşit ütopya gibi anlaşılabilir. Sözgelimi Yuval Noah Harari’nin Sapiens (2015) metnine göz gezdirirsek, belirli türde bir insanın yeryüzü sahnesine çıkması, kendisinden başlayarak tüm diğer canlıların hareket ve sükûn oranlarını değişmeye zorladığını yazarın niyeti dışında bir tema olarak fark edebiliriz. Bu hıza tahammül edemeyen birçok başka canlı gibi Neanderthal veya başka türden çevre-dostu insanlar yok olurlar; sonradan sayısız canlının azalıp, bazılarının çoğalması, ama tümünün habitus’larının değişmeye zorlanması gibi. Yani Sapiens’le tanışan yeryüzü ve üzerindeki diğer canlılar, bir distopyanın da hız kazanmasına tanık olurlar. Çünkü bu canlı türü, tüm başka var olanları kendi tasarımına uygun bir yavaşlığa veya sürate zorlar.

Aynı süreç binyıllardır sürüyor olsa da, yakın zamanlarda yeryüzünün en temel oranlarındaki hızlı değişimler, eli kulağında bir çevresel felaket beklentisi yaratır; distopik bir manzaranın habercisi olur. Distopya, bu varsayımlarda, nihai bir felaket gibi anlaşılsa da, entropi ilkeleri gereği yeryüzüne içkin bir durum sayılmalıdır. Ama farklı olan, zekâsını kullanarak diğer yeryüzü canlılarının veya cansızların ilk günden hareket ve sükûn oranlarını değiştiren bir türün yaptıkları artık ölçülebilir, günden güne gözlemlenebilir olur. Bir günde yaşanan iki üç mevsimlik iklim değişimleri, ortalamanın çok altına ve üstüne çıkabilen sıcaklıklar, azalan ya da çoğalan yağış oranları, bu distopik okuma biçimine dolaysız veri sağlar.

Entropi yasalarında, yeryüzünü temellendiren distopik irtifa kaybı kaçınılmazdır. Ama istisnai ve biraz da tesadüfen ortaya çıkmış Sapiens türü bir canlı, yaşadığı yerde hareket ve sükûn oranlarında ani değişimlere neden olur. Onun sayesinde önceden irtibatlı olmayan, birbirlerinin oranlarına müdahale edemeyen varlıklar da karşılaşmaya, birbirini değiştirmeye başlarlar. Tuhaf bir biyoloji âlimi olan Uexküll’ün “kontrpuan ilişkisi” ya da “işlevsel işbölümü” olarak tarif ettiği, örneğin önceden hiç karşılaşmamış iki farklı hayvanın veya bitkinin ortamları arasında türlü görüngü alışverişleri bu sayede mümkün olur. Bu kadar çok varlık karşılaşıp, sayısız şekillerde çaprazlandıklarında distopik yönelim açıkça görünür olur. Örneğin çaprazlanıp çoğaltılan, büyütülüp küçültülen, tüyleri uzatılıp kısaltılan ve sonra sokağa terk edilen köpeklerin varlığı da bir distopya belirtisidir.

Entropi ilkeleri dâhilinde bakıldığında, eşyanın doğası zaten distopik bir ilkeye yakındır. Yani Sapiens’ten önce de sonra da var olan distopik vektörde zaman içinde sadece nicel bir artış olur. Hiperbolik bir değişimin sonucunda bu vektörün boyu özellikle yakın zamanlarda hızla uzar. Böylece felaket öngörüleri de daha erkene çekilmiş olur. Bu ani değişimlere engel olmaya dönük, iyi ya da kötü niyetli ütopik girişimler, her canlının özündeki hareket ve sükûn, hız ve yavaşlık oranlarını sabitleyerek, yeryüzüne ve canlılara uygulanan bir başka çeşit cebir gibi de anlaşılabilir. Gündelik yeryüzü sahnesi, özü gereği, küçük ya da büyük çapta bir distopya içerir. Ütopyacılar bu tabiatı bozup, onu bir tertibatın, sistemin, devletin yasasına tâbi kılmak isterler.

Bu nedenle tüm ütopyaların uyrukları kendi farklarından, arzularından, tutkularından veya özgür eylemlerinden ödün verirler; ifade biçimleriyle birbirlerine daha çok benzemeye başlarlar. Bu durumda ferdi ya da içtimai dünyada ifadeci davranışın sonuçları, Güney ve Kuzey Kore kadar farklı ülke manzarasına neden olur. Çünkü ifadeci davranışın öznesi, kendisi ve etrafındakilerle farkını ilan etmek isterken, kontrpuan ilişkisi içerisine girmeye aday başkalarını sürekli içeri çağırır. Oysa sınırlarını kapatan, dışarıdakinin içeri, içeridekinin dışarıya kaçmasına izin vermeyen daha ütopik bir düzen, Spinoza’nın sonsuz sayıda olduğunu söylediği bu muhtemel ifade biçimlerini kısıtlamak zorundadır. Tabiiyeti içerisindeki tüm canlıların değişmeyen mesafelerde durması, kimsenin diğeriyle gayritabii bir bağlantı içerisine girerek, hareket ve sükûn oranlarında sapmaya neden olmaması beklenir.

Ütopyalarla beraber tarih son bulurken, zaman ve mekân da kendi üzerine kapanır. Böyle bir muhitte, aynı ile başka karşılaşamadığında, bir çeşit üretimsizlik, katatoni de kaçınılmaz bir olgu olur. Yani distopik içeriğin bastırıldığı, iyi çalışan, gösterişli bir yapı bu durumda kendi hilafına işlemeye başlar. Hamlesini yitirmiş, muayyen eylemler içerisindeki bir düzenin sakinleri, aynılığa mahkûm kalırlar. Bu durumda ütopya, aksini amaçlasa da, entropiyi hızlandırmış olur. Distopik sahnede faillerin serbestlikleri nedeniyle artırdıkları felaket olasılığı, ütopik düzenlemelerde yapının despotluğu nedeniyle artar. Bu durumda Kuzey Kore veya Güney Kore’den hangisinin muhtemel bir çevresel felakete daha uzak olduğunu kestirmek zorlaşır. Birisi yakın zamanların ifadesi en bastırılmış, diğeri en fazla tahrik edilmiş ve aynı yarımadayı paylaşan bu akraba millet olsa da, her ikisi de Taocuların Yin ve Yang, Helenlerin Dionysos ile Apollon arasında aradıkları uyum, denge, mutlu rastlaşmalardan uzak dururlar. Bu denge hâli, ütopya ile distopya arasında bir ara yer ve zamanı korumakla mümkün olabilir; ne ifadeye karşı ne de onu yersiz kışkırtan.

 

Kaynakça

Deleuze, Gilles (2013). Spinoza ve İfade Problemi, çev. Alber Nahum, Norgunk: İstanbul.

Harari, Yuval Noah (2015). Hayvanlardan Tanrılara Sapiens, çev. Ertuğrul Genç, Kolektif: İstanbul.

Spinoza, Baruch (2018). Politik İnceleme, çev. Murat Erşen, Doğu Batı: Ankara.

TEILEN
Önceki İçerikGöstergelerle Tasavvur Edilen Bir Dünya
Sonraki İçerikNIETZSCHE: “GEZGİN VE GÖLGESİ” VE “İNSANCA PEK İNSANCA” ÜZERİNE
Özgür Taburoğlu
1973 Kırşehir doğumlu ve bilgisayar mühendisi olarak hayatını kazanan Özgür Taburoğlu’nun, Bejan ve Baran adında iki çocuğu var. Dünyevi ve Kutsal: Modernlerin Maneviyat Arayışları (Metis, 2008), Kent Efsaneleri: Zamanımızın Batıl İnançları ve Takıntıları (Doğu Batı, 2011) ve Resim, Söz ve Yazı: İmge Yaratmanın ve Bozmanın Yolları (Doğu Batı, 2013), Boşluk, Aşırılık ve Keyfilik (Doğu Batı, 2016) ve Nazar: Başkası Nasıl Görür ( Doğu Batı, 2017) adlı çalışmaları yayımlandı.