Amerika’daki ırkçı, cinsiyetçi ve sınıfsal sömürülere dair çalışmaları ile tanınan akademisyen ve aktivist Bell Hooks’un değerlendirmesini yapacağımız kitabı giriş bölümünü dâhil edersek, 20 kısa bölümden oluşmaktadır. Ancak her bölümü ayrı değil de tüm kitabı bir çatı altında değerlendirmeyi uygun gördük.

Yazar giriş bölümünde kitabı yazma motivasyonunun feminizmin yanlış anlaşılmasından kaynaklanması ile ilgili olduğunu ayrıca bildirmektedir. Bu sebepten dolayı herkesin öğrenmesi ve okuması adına arı bir dille kitabı yazdığını aktaran Hooks, bizlerle mevcut eseri buluşturmuştur. Yazarın sonraki sayfalarda da sıklıkla belirteceği üzere feminizm cinsiyetçiliği, cinsiyete dayalı sömürü ve baskıyı sona erdirmeyi hedefleyen bir harekettir. Bu bağlamda Biyolojik temelli cinsiyet fark etmeksizin cinsiyetçi düşüncelerin taşıyıcısı bir toplumda cinsiyetçi düşünce, doğan her fert için kaçınılmaz vaziyet almaktadır. Unutmamalıdır ki bu düşünceleri hiçbir neden meşru kılmamaktadır. Bu hususta belirtecek olursak cinsiyetçi düşünce taşıyıcısı her iki cinste olabilmektedir. Mevcut durumda feminizm erkek düşmanlığı değil, cinsiyetçi düşünce karşıtı bir fikirdir.

Feminist politikaya değinecek olursak, her türlü cinsiyetçi eylemi sona erdirmeyi amaçlayan bir harekettir. Yazara göre sorunun hareket noktası cinsiyetçiliktir, dolayısıyla feminizmin anlaşılmasının yegâne yolu da cinsiyetçiliği anlamaktan geçmektedir. Feminizm, ataerkil medyanın çarpıtılmış tanımının çok ilerisinde olduğu dipnotunu düşen Hooks’a göre feminizmin yanlış anlaşılmasının salt nedeni asla medya değildir. Medya harici “ABD toplumu esasen “Hıristiyan” kültürü olmaya devam ettiği için çoğu kişi hala Tanrı’nın, ev yaşamında kadının erkeğe tabi olmasını buyurduğuna inanıyor. (s.13)” Örnek olarak alıntıladığımız pasaj din ve kültür faktörünün oluşturduğu tahakkümün göstergelerinden sadece biridir. Nitekim var oluşumuz itibari ile ev içi yaşamımızda başlayan erkek egemen düşünce her alana sirayet etmektedir.

Erkeklerin kadın mücadelelerinde yer aldığını ifade eden yazar, erkeklerin kendi iktidarını yitirmemek adına gerektiği noktada kadınları ezebildiğini örneklerle sunmaktadır. Ancak günümüz feminizminin gelişmesi şunu açık biçimde göstermiştir; toplum içerisinde cinsiyetçi düşünce ve davranışların taşıyıcısı sadece erkeklerin olmadığı bunun yanı sıra kadınların da erkekler kadar cinsiyetçi olduğudur. Feminizmin ileriye taşınmasının önemli aşamalarından biri de kadınların cinsiyetçi düşüncelerle yüzleşmesinde gizlidir.

Yazar, bilinç yükseltme gruplarına ayrıca önem vermektedir. Bunun temel nedeni erkek egemen düşüncenin tahakküm sürdüğü bir düzende var olmamızla ilintilidir. Toplumsal cinsiyetin tahakkümü altında doğan her birey taşıdığı eril düşünceleri gereği erkek egemen düşünceye imtiyaz sağlamakta olup, kadınların alanını daraltmaktadır. Yazar bu durumun kadını değersiz kılan bir husus olduğunu vurgular. Mevcut fikirler bağlamında bilinç yükseltme grupları ayrı önem taşımaktadır. Gündelik yaşam dâhil olmak üzere birçok alanda kadınların yaşadığı olumsuzluklar bilinç yükseltme gruplarının motivasyonu olmuş ve bir mücadele alanı oluşturma imkânı sunmuştur. Yazar, tamamen kendi koşulları ile oluşmuş bu grupların akademik alana kaymasını ve kadın araştırmaları olarak kurumsallaşmasını bu mücadeleyi pasivize eden önemli faktörler arasında değerlendirir. Tabii bu kurumsallaşma aynı zamanda yeni bir iş alanı yaratmaktadır. Bu kariyer temelli değişimler beraberinde oportünist biçimli değişimlere neden olmaktadır. Önceki sayfada da belirttiğimiz üzere feminist mücadelenin yegâne yolu cinsiyetçilikle yüzleşmekten geçmektedir. Ancak kurumsal çalışmalar bunu unutturan başat aktörler arasında olup, mücadeleyi farklı bir zemine taşımaktadır.

Feminist hareket için önemli bir diğer husus “beden” dir. Ataerkil düşüncenin kadın bedenine yüklemiş olduğu anlamın mevcudiyetinden söz edersek, feministler kendi bedenleri hakkında söz söyleme hakkına sahip olduklarını ifade etmektedir. Yazarın belirttiği üzere her türlü ideoloji, devrim fark etmeksizin kadın bedeni hakkında söz söyleme yetkisini kendinde bulmakta ve paradigması doğrultusunda söz konusu bedeni biçimlendirmektedir. Bu değerlendirmeler bağlamında kadın bedeni üzerinde bir sömürü söz konusu olmaktadır. Ancak, ABD medyasınca bu tartışmalar pek hoş karşılanmamakla birlikte feminist teoriye karşı propaganda yürütülmekte, teorinin içini boşaltmak adına yoğun çaba harcanmaktadır. Beden konusunun içerisinde önemli tartışma meselesi olan bir diğer konu cinsellik ve kürtajdır. Kürtaj hakkını savunan kadınlar yoğun bir yankı uyandırmış ve dikkatleri üzerine çekmiştir. Bu durum ataerkil düzene bir tür meydan okuma olarak değerlendirilmektedir. Özellikle Hıristiyanlığın köktenci düşüncelerine karşı bir meydan okumadır. Bu gelişmeler sonucunda kürtaj karşıtı gruplar devlete yoğun baskı uygulamışlar ve devlet tarafından karşılanan kürtaj masraflarını hedef almışlardır. Sözünü ettiğimiz gelişmeler dezavantajlı grupları olumsuz etkilemiştir. Mevcut durum her ne kadar sınıfsal gücü gereği belirli grupları etkilememiş olsa da toplumun çoğunluğunu oluşturan yoksul-işçi sınıfını önemli ölçüde etkilemiştir. Bu durumun sonucunda kadınlar bedenleri üzerindeki bir takım denetimi kaybetme yoluna girmişlerdir.

Yazara göre, kadın bedenine dair dış etkiler, kadının özgürleşmesi önünde bir engeldir. Kadınların erkek egemen düşünce ile toplumsallaşmasının sonucu dış görünüşüne indirgenen kadın imgesini doğurmaktadır. Kadının şahsi estetik algısının dışındaki algıları dikkate alarak hareket ediyor olması, kendilerine olan güveni olumsuz etkilemektedir. Bunların sonucunda kadının özgürleşmediğini belirten yazar, kadınların kendilerini sevme biçimi geliştirmeleri gerektiğini önermektedir. Bu önerilerin olumlu sonuç vermesi beraberinde kadınların giyim ve tercih konusundaki değişimlerini beraberinde getirmiştir. Mevcut değişimler söz konusu endüstriyi de olumsuz etkilemiştir. Yazar, moda ve kozmetik endüstrisi başta olmak üzere kapitalist yatırımcıların korkuları gereği feminist teoriyi destekleyen kadınları görsel olarak güzellik endüstrisinin yaratmış olduğu “ideal güzel” tipinin çok dışında gösteren medya akımına desteklerde bulunmasının sebebini endüstriyel kaygılardan kaynakladığını bildirir. Tüm bu gelişmeler kadınların kendilerini tüketici olarak tanımasına neden olmuş ve bunu olumlu anlamda kullanmışlardır. Ayrıca moda endüstrisinin cinsiyetçi yüzü de görünür kılınmıştır.

Yazara göre sınıf perspektifinin hâkim olduğu anlayış kadınları bölmektedir. Çünkü sınıf farklılıkları hareket içerisinde hiyerarşiye neden olmaktadır. Mevcut sınıf farklılıkları çatışmayı doğuran faktörler arasında kabul edilmektedir. Sınıfsal gücünü kuvvetlendiren kadınlar feminist mücadeleyi eskisi kadar önemsemediği tespitini yapan yazar, lezbiyen feminist düşünürlerin ilk olarak sınıf meselesini gündeme getirip tartıştığını belirtmektedir. Bu bağlamda sınıfın salt para kazanmanın ötesinde olduğunu vurgulayan düşünürlerin şu pasajı önemlidir: “Sınıf Marx’ın üretim araçlarıyla ilişki tanımından çok daha fazlasıdır. Sınıf; davranışlarınız, temel varsayımlarınız, nasıl davranacağınızın öğretilme biçimi, kendiniz ve ötekilerden ne beklediğiniz, gelecek anlayışınız, sorunları nasıl anladığınız ve çözdüğünüz, nasıl düşündüğünüz, hissettiğiniz ve davrandığınızla ilgilidir. (s.54-55)” Bu bağlamda sınıflı yapı “kız kardeşlik” söylemini olumsuz etkilemektedir. Yazara göre, “kız kardeşlik” söylemi ancak sınıfsal yapı ile yüzleşildiği takdirde güçlü kılınabilir.

Küresel feminizm kavramı altında tartışmasını yürüten yazar, her alana sirayet eden ataerkil düşüncenin “Ataerkil batı kültüründe beyaz üstünlükçü kapitalist, yeni-sömürgeci düşünce, birçok kültürel pratiğin rengini belirler. (s. 60)” ifadeleriyle ırkçı yönüne de dikkat çekmektedir. Bu bağlamda ayrıcalıklı beyaz kadınların hareketin sahibi olarak kendilerini addetmesi ve sınıfsal gücünün sonucu olarak feminist başarının elde edildiği iddiasını eleştirmektedir. Hatta ataerkil düşünce ile kurdukları ilişkileri gizlemek adına feminizmi kullandıklarını ileri sürmektedir. Yazar, ayrıcalıklı sınıfa mensup kadınların “kapitalizmin eşitlik yarattığı” iddialarını kabul etmemektedir. Bu hâkim düşünce üzerinden “doğulu” kadınların sünnet edilmesini “barbarlık ve uygarlık dışı” olarak ifade eden ayrıcalıklı sınıf kadınlarına karşın kendi durumlarını göremeyecek acziyette olmalarına sunduğu eleştiri önemlidir. “Sömürgecilikten arınmış bir feminist perspektif, her şeyden önce, kadınların bedenleriyle ilişkilendirilen cinsiyetçi pratiklerin küresel olarak nasıl birbirine bağlandığı araştırılmalıdır. Örneğin bedensel zayıflığı, güzellik ideali olarak dayatan bir kültürün doğrudan sonucu olan ve yaşamı tehdit eden herhangi bir estetik ameliyatla ilişkilendirilmelidir. Böylece, bu pratiklerin altındaki cinsiyetçiliğin ve kadın düşmanlığının küresel zeminde bu ülkedeki cinsiyetçiliğe ayna tuttuğu vurgulanmış olur. Meseleler bu şekilde ele alındığında, Batı emperyalizmi yeniden hayat bulmaz ve feminizm de Batılı kadınların üretip başka kültürlerden kadınların onu tüketme hakkı için mücadele etmek zorunda kaldığı başka lüks ürün olarak ulus aşırı kapitalizm tarafından sahiplenilmez. (s.63)” Yazarın ifadelerine ek olarak söylememiz gerekirse sünnet edilme yaşı çocukluk döneminde gerçekleşiyor olması nedeni ile doğulu kadın tam anlamı ile kendi kararı dâhilinde olmayan bir uygulamaya mecbur kılınmaktadır. Bu gerekçeyle doğulu kadını uygarlaşmamış olarak tasvir eden batılı kadın bilişsel sürecinin olgunluğu döneminde olmasına rağmen kendi tercihi dâhilinde bedenini kapitalist endüstrinin nesnesi olarak sunmaktadır. İlaveten söylememiz gerekirse, Edward Said’in oryantalizm tartışması ekseninde Doğu’yu kendisinin ötekisi olarak tanımlayan Batı, bu tanım üzerinden bir kimlik inşa etmektedir. Kendisini karşıtlıklar üzerinden olumlamaktadır. Oryantalist söyleme göre batılı daha rasyonel, daha derli-topludur. Doğulu ise irrasyonelliği, düzensizliği temsil etmektedir. Bu bağlamda sözünü ettiğimiz batılı kadın doğulu kadınları tanımlayış biçimi oryantalizmi çağrıştırmaktadır. Yazar, feminist mücadeleyi her türlü ırk, coğrafya, din sınırlarının ilerisinde olduğunu ifade etmektedir. Küresel feminizm ise cinsiyetçiliği ve cinsiyete dayalı sömürüyü sona erdirecek küresel mücadele olarak tanımlanmaktadır.

Tabiatı gereği şiddet içeren erkek egemen düşünce toplumsal alanın birçok noktasında varlığını hissettirmektedir. Mevcut iklimde doğan erkekler ise narsis ve şiddet yüklü duygularla yoğrulmaktadır. Bu kuşaklar arası ilişki erkeklere belirli imtiyazlar sağlamakta ve kadını ikincil konuma yerleştirmektedir. İşbölümünden, güzellik algısına, gıda tüketiminden, tekstil endüstrisine kadar birçok alanda kadın, erkek egemen endüstrinin tasavvuruna göre şekil almaktadır. Tüm bunların yoğun mücadele gerektirdiği hususuna dikkat çeken yazar feministlerin kendi içerisinde bölünmüşlüğünü mücadele bağlamında dezavantaj olarak değerlendirmektedir. Bu durum feminist teorinin içini boşaltmakla birlikte mücadele alanını yitirmesine neden olmaktadır. Bunun doğal sonucu olarak, feminist mücadele erkek egemen düşüncenin havuzunda yeniden şekillenmektedir.

Feminist hareketin cinsellik üzerine yürüttüğü tartışmalar ayrıca önem içermektedir. Yazar, erkek egemen tahakkümün cinsellik üzerinde şiddetli biçimde hissediliyor olmasını eleştirel biçimde ele almaktadır. Kadınlara varoluşundan itibaren aşılanan cinsiyetçi düşünceler, kadın cinselliğini belirleyen önemli faktörler arasındadır. Eril arzu olarak algılanan cinsel ilişkinin kadınlar tarafından dile getiriliyor olması iffetsizlik veyahut hafif meşrep davranış kategorisinde değerlendirilmektedir. Feminist hareketin bir diğer mücadele alanı ise kadınları iffetsiz ve hafif meşrep ilan eden eril düşüncenin erkeklere tanıdığı çifte standarttır. Kadınlardan bekledikleri özellikler “sevgiliye sadakat, bekâret” gibi davranışlardan oluşmaktayken, erkek egemen tasavvur bu davranışların karşısında yaptıklarının görmezden gelinmesini talep etmektedir. Cinsel arzularını tatmin etmek için partner arayışında bulunan erkek egemen tasavvur aynı zamanda karşı cinsten “bekaret” ve “sadakat” talebinde bulunmaktadır. Bu aşamada paradoks içerisine düşen erkek egemen düşünce varoluşsal olarak insandan ayrı düşünülemeyen arzu ve duyguları erkeğe indirgemesi karşı cinsi otomatlaştıran anlayışı içermekle birlikte, erkek egemen düşüncenin patolojik tarafını görmemizi kolaylaştırmaktadır. Yazar, cinsellikte hissedilen erkek egemen tahakkümü cinsel kölelik olarak da ifade etmektedir. Dolayısıyla erkek egemen tasavvur protezli anlayışın temsili konumunda bulunmakla birlikte, nevrotik olduğu kolaylıkla iddia edilebilir.

Feminist teori bağlamında değerlendirmesine giriştiğimiz eser, içerisinde güncelliğini koruyan bir takım kadın-erkek temelli problemleri eleştirel şekilde tartışmaktadır. Yazar feminist teorinin erkek düşmanlığına indirgenecek sığlıktan öte olduğunu anlaşılır ifadelerle aktarmaktadır. Varoluşsal olarak tercih hakkımız olmadığı birtakım fiziksel özelliklerden veyahut biyolojik farklılıklardan kaynaklanan farklılıkların çatışma düzeyinde ayrışması ve toplumsal farklılıklar oluşturması varoluşsal bir mesele değil, kültürel-sosyolojik bir meseledir. Kadın-erkek ayrımının cinselliği mümkün kılan organlarla yapılması ayrıca soru işaretidir. Bedenin diğer uzuvları cinsiyet tanımı için faktör değilken cinsel uzuvların faktör olması ayrı bir tartışma konusudur. Bu ayrışmanın gayr-i vicdani sonuçlar doğurduğunu eser boyunca tartışan yazar, feminist hareket içerisinde bizzat bulunmuş biri olarak kendi hikâyesini dâhil etmesi esere ayrı bir anlam kazandırmıştır. Eser feminizm üzerine fikir sahibi olmak isteyen ve çalışma yürütecek olan herkese hararetle önerilir. İlk olarak çeviriyi gerçekleştiren Ece Aydın, Berna Kurt, Şirin Özgün ve Aysel Yıldırım olmak üzere BGST yayınlarını kutlarım.

Bell Hooks, Feminizm Herkes İçindir: Tutkulu Politika, Çev. Ece Aydın, Berna Kurt, Şirin Özgün, Aysel Yıldırım, İstanbul: Bgst Yayınları, Haziran 2014, sayfa 146.

TEILEN
Önceki İçerikFelsefeciye övgü
Sonraki İçerikAndrei Tarkovsky-Poetic Harmony (Türkçe Altyazılı)
Fatih Belgi
1993, Bursa Karakoca doğumlu. 2011 Bursa Cumhuriyet Lisesi mezunu. 2016 Trakya Üniversitesi Tarih lisans mezunu. Trakya Üniversitesi İnsan ve Toplum bilimleri bölümünde yüksek lisans eğitimine devam etmekte ve tez çalışmasını gerçekleştirmektedir.