Leonardo Da Vinci tasarımından

Elimde iki fotoğraf var: ikisi de aynı ana, aynı mekâna ait, sadece özneler değişmiş. Birinde ben, diğerinde genç bir adam, kameraya utangaç bir edayla gülümseyerek poz vermişiz. O günler selfie yapmayı akıl edemediğimiz için olsa gerek, muhtemelen karşılıklı oturduğumuz masada, kamera el değiştirmiş, birbirimizi fotoğraflamışız. Benim dirseğimi dayadığım demir parmaklık, onun ellerini üstünde kavuşturduğu küçük ahşap masa, masanın üzerindeki kısa Camel paketi ve metal kül tablası, iki fotoğrafın ortak ayrıntıları. O sırtını, parmaklıkların karşı kıyıya uzanırken kaybolan görüntüsüne, köprüyle denizin buluştuğu ince çizgiye, bense Karaköy’ün, Tarihi Balık Pazarı’nın belli belirsiz siluetine dayamışım.

Köprüaltı’ndayız. Tarihi Galata Köprüsü’nde. Restoranları, birahaneleri, balık tutanlarıyla ünlü köprünün altındaki oturum bölümünde… Hani tembel işi olsun deyip Vikipedi’ye baksanız ki sayımız epey kabarık, köprünün tarihçesinin ta Bizans’a kadar gittiğini, İkinci Beyazıt’ın Leonardo da Vinci’ye sabit bir köprü için tasarım yaptırdığını, o tasarımı padişah beğenmeyince Michelangelo’ya sorulduğunu, bu sefer de Michelangelo’nun reddettiğini filan öğreneceksiniz. İstanbul bu! Onun yanında Vikipedi tarihi nedir ki? Dünkü çocuk.

Ben, tabii o zamanlar İnternet olmadığı için, tarihçesini, kim tarafından yapıldığını bilmediğim, meğerse 1912 tarihli, Alman yapımı olan dördüncü köprüde oturuyorum. Daha doğrusu oturmuşum. Kanıtım fotoğraflar, sağlamamsa zamanın kaydı, tarih… Köprüaltı’nın, Köprüaltı olduğu zamanlardan bahsediyorum. Sadece meyhaneleriyle değil, kahvehaneleriyle de ünlü, üniversite öğrencilerinin uğrak yeri olan, üstünde durduğu dubalardan olsa gerek, otururken hafifçe sallandığı için çay içerken bile kendimizi bir hoş hissettiğimiz köprü… 1992’de sebebi hâlâ bilinmeyen bir yangınla varlığını noktalamış olan bu köprünün yerinde, şimdi beşincisi var diyor Vikipedi. Tarih böyle bir şey işte: uzam… Bir nesnenin kapladığı yer ve zaman bileşkesi aynı zamanda. Köprünün o mekanda yüzlerce yıla yayılan varlığı: farklı mimarlara, tasarımlara, malzemelere ve dolayısıyla farklı köprülere rağmen kesintisiz bir yer kaplayış hali, hep aynı yerde nesnel bir oluş, Karaköy’le Eminönü arasında. Takıntılı olan ben miyim yoksa zaman mı bilemiyorum ama EK Dergi’nin geçen sayısında da, hatırlarsanız, aynı kavram etrafında döndürüp dolaştırmıştık kalemi. Yaş, zaman, anılar… Bir de mekân ekledik sarmalımıza.

Epey bir zaman önce bu anlattığım. Aslına bakarsanız fotoğraflar olmasa hatırlamayacağım, anlatamayacağım bir an. Oysa Roland Barthes, “Önemli olan fotoğrafın kanıtlayıcı bir kuvvete sahip olması değil, zamana dayanmasıdır,” demiş. Öyle mi gerçekten? Mesela, ben bu fotoğrafı, bunca zaman niye saklamışım? Aynı kadraja benden biraz önce veya sonra girmiş olan genç adam kendisininkini hâlâ saklıyor mu acaba? İnsan kendi fotoğrafını niye saklar, zamana nesnel bir not düşmek için mi? Bu nesnelliğin benden başka herhangi biri için bir önemi, faydası var mı, bu kareyi çoğaltıp başkalarına vermeye kalksam, her gün gördükleri onlarca, binlerce fotoğraftan bir farkı olacak mı?

Peki, insan bir başkasının fotoğrafını niye saklar? Zaman ve uzam içerisinde, hiçbir değişikliği kaydetmeden, o anı dondurarak, her ikisinden de bağımsız olarak bir görüntüyü yeniden paylaşan bu fotoğrafın gerçekleştirdiği nedir? Nesneyi, bakan gözler için yeniden var etmek mi? Bir tanıklık… Tanıklık, kanıt değil de nedir?

O genç adamla bir daha asla görüşmedik. Görüşeceğimizi de hiç düşünmedik, en azından kendim için bunu söyleyebilirim. Beklentinin olmadığı yerde, bir anın resmedilmesi ne anlam taşır? Buna mekânı da eklersek, şimdi artık var olmayan Köprüaltı’nda çekilmiş bir fotoğrafın ne önemi olabilir? Anı mı? Yitip gidecek olanın geride bıraktığı bir iz mi bu? St Augustinius’un deyimiyle “hafızamızda çakılı kalan şey”de mi gizli, zamanın anlamı? Fotoğraf, hafızadaki çakılı şeyi yeniden canlandıran bir araç o zaman. Gerçekliğin bir tescili… Günümüzün sonsuz görsellik ormanında, fotoğraf çağına yetişememiş atalarımızın şimdi biraz zalimce görünse de “Gözden uzak olan gönülden de uzak olur” sözleriyle ifade ettiği gerçekliği, bir yumuşatma aracı aynı zamanda: hatırlatma. Belki de bu yüzden bazıları fotoğrafın zamanının “geçmiş” değil, “geniş” zaman olduğunu iddia ediyor. Haklı olabilirler. Mesela şimdi, Köprüaltı’nda olsaydık, bir elimizde buz gibi bira bardaklarımız diğer elimizde cep telefonları, geniş bir zaman kipinin sosyal medyadaki sonsuz yansımaları şerefine hep beraber, kameralara gülümserdik, değil mi? Şerefeee!

TEILEN
Önceki İçerikBİR AĞAÇ GÖRDÜM (ŞİİRLER)
Sonraki İçerikSEVGİLİ ARSIZ ÖLÜM: DEĞİL SEN, BEN DEĞİL; BİZ OLAMADIK
Filiz Elasu
Marmara Üniversitesi İngilizce Ekonomi bölümünü bitirdi, Brighton Üniversitesi’nde Felsefe Yüksek Lisansı yaptı. Londra Üniversitesi’ndeki lisansüstü mesleki eğitimin ardından İngiliz devlet okullarında öğretmen olarak çalıştı. 2006’dan beri radyo programcılığının yanısıra çeşitli dergiler için makaleler yazdı, röportajlar yaptı, öyküleri edebiyat dergilerinde yayınlandı. İlk romanı Oyun 2012’de, ikinci romanı Gezi Apartmanı 2014’de yayınlandı, İstanbul’da yaşıyor.