…Sorun salt “Göç Sorunu” değildir; “İnsanın İnsanca Yaşaması Sorunu”dur. Doğayı kirleten, bozan, yokluğa sürükleyen “İnsan”ın, törebilimsel/etik olarak da kirliliği söz konusu. Düşünsel, davranışsal/eylemsel sorunların yaşandığı bir çağda, “Korku Ekini/Kültürü” yerine “Sevgi Ekini”nin geçmesi bir düşülkü/ütopya olmamalıdır artık. Bu bağlamda ulusal ve uluslar arası siyasaların kendini gözden geçirmesi, tarihsel süreçlerini derinlemesine irdelemesi, “İnsanlık” paydasında buluşup, yeryuvarın ve insanlığın bugünü ve yarını adına çözüm yollarını üretmesi; aydınların, düşünürlerin, bilim-insanlarının, sanatçıların, tutumbilimcilerin/ekonomistlerin, eğitim ve öğretimcilerin, siyasetçilerin yüzeysel söylemlerden uzak, derinlemesine bir ortak düzlükte/platformda buluşması kaçınılmaz, olmazsa olmazdır…

Kalktı göç eyledi, Avşar elleri

Ağır ağır giden eller, bizimdir.” / Dadaloğlu

Sen Bana Bakma, Ben Senin Baktığın Yönde Olurum.” / Özdemir Asaf

Yanım-yörem”e…

Göç Olgusu”nu Özce İrdelemeye Başlarken…

“Göç” hem bir olgu hem de “sorunsal” olarak ele alınması, irdelenmesi, açımlanması gereken kavramlardan. Bireysel, toplumsal, ulusal ve evrensel boyutları bağlamında psikolojik/davranışbilimsel, sosyolojik/toplumbilimsel, felsefik/düşünsel süreçleri içeren “Göç Olgusu” yadsınamaz bir gerçek olduğu denli, günümüzün yaşam koşulları bağlamında, tarihsel arka tasarı/planı hiçlenmeden, irdelenmesi gereken süreçler olarak da karşımıza çıkmakta.

Bu düşün doğrultusunda “Göç Olgusu”nun çeşitli yönleri irdelendiğinde, kırdan kente, kentten kente, ülkeler arası benzeri (düşünsel, bilimsel, ekinsel/kültürel vb.) göç tipinden/türlerinden söz açmak kaçınılmaz.

“Göç Olgusu”nu belirleyen çeşitli nedenler arasında tutumbilimsel/ekonomik ve eğitimsel/eğitime dayalı nedenler yadsınamaz. Özdeksel/maddi güçlük içinde olan ailelerin “taşı toprağı altın” söylemi doğrultusunda kırdan kente, kentten kente ya da başka bir ülkeye göç ettikleri açık seçik ortada. Çocuğuna ya da çocuklarına daha güzel bir gelecek sağlamak amacıyla göç eden ailelerde azımsanamayacak denli. Küçük yerleşim yerlerinin sağlayamadığı eğitim ve öğretimi “büyük yerleşim yerleri”nde (ya da kentlerde) edinmek için göçü seçenler söz konusu.

Göç eden ailelerin gittikleri yerde en önemli sorun olarak “uyum sorunu” karşılarına çıkmakta. Gecekondulaşma, çarpık kentleşme, ekin/kültür çatışması, özümleme/benzeşme/asimilasyon benzeri olgular davranışbilimsel/psikolojik ve toplumbilimsel/sosyolojik sonuçlar olarak belirlenmekte. Her toplumun belirli ekinsel/kültürel değerleri, toplumsal yaşam biçimleri, göç edenlerde ekinsel/kültürel, toplumsal çatışmaya, kimlik sorununa, davranışsal gerginliğe, dahası bunalıma neden olabiliyor. Gidecekleri yerleri bir “kurtuluş anıtı” olarak görenler evini, tarlasını, hayvanlarını, eşdeyişle ellerindeki mal varlıklarını satarak büyük kentlere (!) göç ediyorlar. Göç ettikleri kentte umduklarını bulamayanların geriye dönememeleri de bir başka sorun olarak karşılarına dikiliyor.

Ülkelerarası göç edenlerdeyse çoğun ilk sorun “dil” oluyor. Yurtdışına kaçak olarak gidenlerin “karın tokluğuna çalışma”sı da bir başka sorun. Göç eden ailelerin çocuklarının davranışsal/tinsel/ruhsal/psikolojik sorunları, gittikleri ülkelerde ulusal/milli nüfus içinde yabancıların oranı ve yabancılara karşı tutum, kimi ülkelerde yabancılara yönelik kısıtlı/sınırlı türelerin/haklar olması da sorunlardan birkaçı. Buna karşın bazı Avrupa ülkelerine göç edip, orada “mutlu” ( !) olduklarını söyleyenlere de denk gelmek söz konusu…

Avrupa’ya Göç Eden Türklerin Konumu

Batı Avrupa ülkelerine (başta Almanya olmak üzere) göç eden “birinci kuşak Türkler”in çoğunun Türkiye’ye döndüğü dile getirmekte. Chemnitz Üniversitesi’nden Helen Baykara- Krumme, Berlin’de, Norface tasatısı/projesi kapsamında “500 Aile-Avrupa’daki Türklerin Göç Tarihi” adlı araştırmanın (Sabah Gazetesi, yayınlanma tarihi : 20 Haziran 2012) sonuçlarını açıkladı. Araştırma sonuçlarını Humboldt Üniversitesi’nin Sosyal Bilimler Fakültesi’nde düzenlenen bir toplantıda tanıtan Baykara-Krumme, Trabzon’un Akçaabat, Denizli’nin Acıpayam, Afyon’un Emirdağ, Konya’nın Kulu ve Sivas’ın Şarkışla ilçelerinde yaklaşık 2 bin kişiyle yüz yüze görüşüldüğünü belirtti. İlk kez Avrupa’ya göç eden ve günümüzde 65 ila 90 yaşlarında olan birinci kuşak Türkler ile aynı yaşlarda olan, ancak Avrupa’ya göç etmeyen Türklerin araştırıldığını ve birbirleriyle karşılaştırıldığını dile getiren Baykara- Krumme, yalnızca göç eden kuşaklarla kalmayarak, onların çocukları ve torunları hakkında da bilgiler aldıklarını ve bu ailelerin “soyağacı”nı çıkardıklarını belirtti. Türkiye’de yaşayanlar ile göç edenler arasında karşılaştırma olanağını bulduklarını dile getiren Baykara-Krumme, bu kişilerin toplumsal/tutumsal/sosyo-ekonomik durumları, evlilikteki tutumları, kuşaklar arasındaki ilişki, din ve değerlerle bağlılık ile siyasi katılım konularında önemli bilgiler elde ettiklerini söyledi. Bu araştırmayla Avrupa’ya göç eden birinci kuşak Türklerin büyük bir bölümünün Türkiye’ye döndüğünü gördüklerini belirten Baykara-Krumme, bir bölümünün hem Avrupa’da, hem Türkiye’de yaşamayı seçtiklerini, çok az bir bölümününse göç ettikleri ülkede yaşamayı seçtiklerini söyledi. Avrupa’ya göç edenlerin, Türkiye’de kalanlardan daha mutlu olduğunu da ortaya koyduğunu kaydeden Baykara-Krumme, göç eden kişilerin çocuklarının ve torunlarının eğitim düzeylerinin de Türkiye’de kalanlara göre daha yüksek olduğunu belirtti. Türkiye’de bir toplumsal/sosyal değişim yaşandığını, görücü yöntemiyle/usulü evliliklerin 2. ve 3. kuşakta, hem Türkiye’de yaşayan, hem de göç eden ailelerde azaldığını, dini inancın da hem Türkiye’de hem de Avrupa’da yaşayan Türkler için yine çok önemli olduğunu söyledi. Aile bağlarının da her iki grup ve daha sonraki kuşaklar için aynı oranda önemli olduğunu, göç eden birinci kuşak ve daha sonraki kuşaklarda Eurovision şarkı yarışmalarında ve futbol turnuvalarında Türkiye’yi destekleyenlerin oranın yüksek olduğunu, bunun da bu insanlar için Türkiye’nin ne denli önemli olduğunu gösterdiğini anlattı. Verilen bu bilgilerin ilk sonuçlar olduğuna vurgu yapan Baykara-Krumme, İngiltere’nin Essex Üniversitesi’nden Ayşe Güveli’nin yönetimindeki bu araştırmanın büyük olasılıkla gelecek yıl (2013’te) tamamlanacağını, ardından tanıtılarak betikleştirileceğini/kitaplaştırılacağını sözlerine ekledi.

Yeryuvarda / Dünya’da “Göç Olgusu”

“Göç Olgusu”, bireylerin daha iyi bir yaşamı sürdürmek amacıyla isteyerek ya da koşulllar gereği yaşama geçirdikleri bir girişim olarak anlaşılmakta. Ne var ki isteklilikten çok bir güçlüğün, zorunluluğun, baskının sonucunda gerçekleşen bir olgu olarak karşımıza çıkmakta “Göç.”

“Küreselleşme”nin oluşturduğu tutumbilimsel/ekonomik, siyasal bir yapılaşma olarak da “Göç Olgusu”na bakmak olası. Küreselleşmeyi anamalcı tutum dizgesinin/kapitalist ekonomik sisteminin bir vargısı/sonucu olarak anlamak kaçınılmaz görünmekte. Yeryuvar/Dünya varlığının eşit paylaşılmaması, dengenin gelişmiş anamalcı ülkeler için artması, göçlerin de artmasına neden olmaktadır. “Günümüzde dünya üzerinde 130 milyon kişi doğdukları ülkelerin dışında yaşamaktadır” açıklamasının “Dünya Bankası”nca yapıldığını anımsarsak, yeryuvarda 130 milyon göçmenin bulunduğu (şimdilerde, 2018’de, Suriyeli savaştan kaçan/yaşam savaşımı verenleri de anımsamak koşuluyla) göçmenlerin durumunu/konumunu özegerçeğiyle karşı karşıya kalmakta güçlük çekmeyiz.

Günden güne varsıllık az sayıda kişilerin elinde toplanmakta artık. Bu konum salt ulusal değil, yeryuvarsal bağlamda da -ölçekte de- böyle. Gelirin ya da kaynakların dengesiz edinimi ve dağılımı, gelişmiş ülkelerin daha da varsıllaşmasına neden olmakta. Doğrudan yabancı yatırımcı ülkelerin başında ABD, ardından Avrupa ülkeleri ve Japonya gelmektedir. Anamal/sermaye devinimi gelişmiş ülkeler arasında gerçekleşmektedir. Bu bağlam “Göç Olgusu”nu zorunlu kılan öğelerden biri olarak karşımıza çıkmaktadır. Bunun yanı sıra, “sağlık”, “çevre”, “gıda-su”, “enerji üretimi”; siyasal, dinsel, toplumsal yapılaşmalar; nüfusbilimsel/demografik yapı [gelişmiş ülkelerdeki yaşlı nüfus oranının çokluğu, genç ve göçmen işçi nüfusuna gereksinimi doğurmaktadır (Örneğin şimdilerde AB ülkelerinde 19 milyon göçmen işçi -kaçak işçilerle 22 milyon- bulunmakta. AB’nin işlevsel/çalışan nüfusun emekli nüfusa oranını dengede tutabilmesi için, 2025 yılına kadar 135 milyon göçmen işçiye gereksinim duyduğu söz konusu!..)]; göçmenleri kullanma/beyin ve -nitelikli/kalifiye- işgücü göçü [bilim-insanı (Türkiye’nin yanı sıra Hindistan, Pakistan, Rusya; Almanya’nın yanı sıra ABD her yıl ortalama 327 bin; Japonya 609 bin, İngiltere 114 bin ve Fransa 99 bin nitelikli göçmeni ülkelerine getiriyor-)] söz konusu.

Göç Olgusu”nun Özce İrdelenme Sonucu

Yeryuvar ekonomisinde “Küresel İkinci Dalga”nın yoğunlaştığı 1980 sonrası süreçte çok kapsamlı değişiklikler oluştu. Küresel ölçekte çalıştırma/istihdam, üretim, anapara/finans yapısını değiştirdi. Ulusal ekonomik yapılar uluslararası ekonomik yapılara bu süreçte daha fazla uyumlu olup, uluslararası ticaretin oylumu/hacmi arttı, tarihte görülmeyecek oranda ve hızda uluslararası anamal akımları genişledi. Bilişim ve ulaşım uygulayımbilimindeki/teknolojilerindeki gelişmeler “Karmaşık Uluslararası Üretim Ağları”nın kurdu, işleyim/sanayi üretim dışsatımı/ihracatı yoğun bir artışa gitti. Kuzey/gelişmiş-Güney/gelişmemiş (!) ve gelişmekte olan ülkeler arasında etkin bir satımcılık/alım-satım/ticaret yoğunlaştı. ABD ve AB’nin başat ekonomileri Almanya ve Fransa “Kuzey Ticareti”ni sürüklerken, Asya kıtasında Japonya ve Çin “Güney Ticareti”nin yaklaşık %80’nini belirledi. Yeni yeryuvarın/dünyanın tek kutuplu değil, üç kutuplu (ABD, AB -Almanya ve Fransa-, Japonya ve Çin kutupları) yeryuvara/dünyaya doğru yönelmesi söz konusu oldu. ABD’nin söz konusu ülkeler arasında değiş-tokuşta olası birincil gücün -azalsa da- olduğu yine göz önüne serilmektedir. AB ve Japonya’nın gücünün Çin karşısında zamanla azalacağı söz konusu (Çin’in üretim dışsatımının/ihracatının çoğun ABD merkezli olması, kısa zaman diliminde her alanda yakaladığı hızlı büyüme artışlarını sürdürebilme ve ABD’ye karşı bir güç olarak varlık kazanma olasılığını zayıflatmakta, dahası Çin’in, ABD’nin geçmiş dönemlerde üretim alt ülkesi olarak kullandığı Güney Kore konumuna düşmesini olası kılmaktadır.)

Yeryuvar/dünya ekonomisindeki ticaret üretim yapısındaki değişime koşut olarak, uluslararası göçte de Küresel İkinci Dalga” sonrası dönemde gelişmiş ülkeler de 1970’lerden bu yana önemli ölçüde değişti. Uluslararası göçün ana/temel konusu eski yeryuvardan yeni yeryuvara göçken, 1990’dan sonra değişen tutumbilimsel yapıya koşutlukla, uluslararası göçte de değişimler sağladı. Eski göç Güney-Kuzey ya da Kuzey-Kuzey- merkezliyken, yeni göç Güney-Güney bağını da beraberinde getirdi. Gelişmekte olan ülkeler eksenli göç Güney-Güney odaklı olup, gelişmiş ülkelerin gereksinimi doğrultusunda Büyük Ortadoğu merkezli bir göç olgusu karşımıza dikildi. (Gelişmiş ülkelerin kendi ülkelerine yönelik bir irdeleme yapıldığında, düşük ücretli göçmen işçilere yönelimin arttığı açık-seçik ortadadır.)

“Yasadışı Göç”ün ucuz emek ve esnek emek merkezli olduğunu yadsımak olası değildir. Bu göçü kişilere dayatan etmenlerin başında, yine daha iyi bir yaşam ve iş bulmak isteği görülmektedir. Gelişmiş ülkelerin daha ucuz çalıştırdıkları yasadışı göçmenleri bulmada sıkıntı çekmedikleri görülmektedir. Anamalcı üretim biçiminin amacının daha yüksek gelir/kazanç/kar ve daha yüksek büyüme olduğu yadsınamaz bir gerçek olduğundan, yasa dışı göçe göz yummak söz konusudur. Bu bağlamda “Göç Olgusu” salt ulusal değil Uluslararası, dahası küresel siyasaya/politikaya dönüşmüştür artık. Küresel emek isteği, son yirmi beş yıl içinde dört kattan daha fazla artmış olduğundan, işsiz ve çalışan yoksul durumda olan yaklaşık 1.5 milyar insan daha iyi yaşam koşulları adına gizilgüç olarak beklemededir.

Şimdilerde “Göç Olgusu”nun salt ulusal değil, uluslararası bir sorunsal olduğunu yadsımak olası değildir. Yasal ya da yasa dışı yollarla yakın ya da uzak ülkelerden göç desteklendiği oranda kaygı ve korku da derinleşmektedir. Bu bağlamda küresel gelişme özel girişimciliğin/liberalizmin bir sonucu olduğundan, malların, hizmetlerin ve anamalın alım-satımcılığının/ticaretin de küreselleşmesi bir vargı/sonuç olarak karşımıza çıkmaktadır. Ne var ki anamalın küreselleşmesini onamakla/evetlemekle “insan emeği”ni/gücünü onamak aynı potada erimemektedir. “Göç Olgusu”nda insansal, dinsel, budunsal/etnik, yaşamsal, türesel/hukuksal, ekinsel/kültürel, davranşsal/tinsel/psikolojik, toplumsal/sosyal ve kişisel benzeri sorunlar göç alan ulusların sorunları olarak hemen gündemde hep kalacak gibi görünmektedir.

Son Söz” Yerine…

“Göç Olgusu” çoğun tutumbilimsel/ekonomik kaynaklı bir olgudur. Ne var ki ekinsel, eğitimsel-öğretimsel, bilimsel ve yaşamsal yanlarının olduğu da yadsınamaz bir gerçektir.

“Geçim Kaygısı”nın yoğunluğunca bir “zorunluluk” olduğu denli, daha “insanca bir yaşam”dan kaynaklanan bir “isteklilik” de söz konusudur. Daha türesel/hukuksal, daha entelektüel/aydınsal/aydınlamacı, daha ekinsel/kültürel ve sanatsal, daha eğitim ve öğretimsel gelişkinlik için de “göç”e başvurulması söz konusudur.

Gelişmiş -ya da Kuzeyliler denilen- ülkelerin nüfus, bilim insanı, emek gücü benzeri gereksinimlerini karşılama amacıyla gelişmemiş ya da az gelişmiş -Güneyliler denilen- ülkelerin insan gücünden ucuzca yararlanma isteği sanırız içinde bulunduğumuz yüzyılda da sürecektir.

Gelişmemiş ya da az gelişmiş ülkelerin kendilerini geliştirme çabalarını istemeleri, bunun için kalkınma, ilerleme, değişme ve dönüşme tutumbilimsel-toplumsal-politik (ekonomik-sosyal-siyasal) siyasalarını irdelemeleri ve gelişimsel bir yenilikçiliği yaşama geçirmeleri denli, “Yeryuvar Gemisi”nde herkesin yer aldığı düşünüyle “Küresel Sömürü”nün ortadan kalması, yeryuvar kaynaklarının türece/hakça paylaşılması, “Uluslararası Ussal/Akılsal Payda”da birleşilmesi (“Yeryuvar Gemisi”nin batmasıyla insanlığın batacağının bilinmesi düşüncesi bağlamında) kaçınılmaz görünmektedir.

Halkerki/demokrasi, tüm siyasalar içinde şimdilerde en istenilen siyasa olarak karşımızda durmakta. Ne var ki salt bir yönetim biçimi adı olarak durduğu, bireysel, toplumsal, evrensel, özce “İnsansal” (ekin, sanat, siyasa, eğitim-öğretim, sağlık, gıda-su, çevre, tüze/hukuk, türe/hak benzeri olgularını içerir) bir konuma ulaşmadığı sürece, varsılların yoksulları ve yoksunları sömürmesi, “Küresel Yılgı”nın/terörün yeryuvarı yiyip bitirmesi, ne acı ki, çok uzak bir zaman dilimi olarak görünmemektedir.

Sorun salt “Göç Sorunu” değildir; “İnsanın İnsanca Yaşaması Sorunu”dur. Doğayı kirleten, bozan, yokluğa sürükleyen “İnsan”ın, törebilimsel/etik olarak da kirliliği söz konusu. Düşünsel, davranışsal/eylemsel sorunların yaşandığı bir çağda, “Korku Ekini/Kültürü” yerine “Sevgi Ekini”nin geçmesi bir düşülkü/ütopya olmamalıdır artık. Bu bağlamda ulusal ve uluslar arası siyasaların kendini gözden geçirmesi, tarihsel süreçlerini derinlemesine irdelemesi, “İnsanlık” paydasında buluşup, yeryuvarın ve insanlığın bugünü ve yarını adına çözüm yollarını üretmesi; aydınların, düşünürlerin, biliminsanlarının, sanatçıların, tutumbilimcilerin/ekonomistlerin, eğitim ve öğretimcilerin, siyasetçilerin yüzeysel söylemlerden uzak, derinlemesine bir ortak düzlükte/platformda buluşması kaçınılmaz, olmazsa olmazdır. Söz konusu buluşma salt “Göç Olgusu” sorunsalını değil, “İnsanlık ve İnsanlığın Bugünü-Yarını” sorunsalını da, küçük hesaplar bağlamında değil, “Büyük Düşünme” doğrultusunda irdeleyip çözümlemelidir. Yoksa yavaş-hızlı su alan “Yeryuvar Gemisi”nde sağ kalan -kaptan/kaptanlar, çımacılar, yolcular…- kalmayacak, tümden “göç” edeceğiz yokluğa…

*****

TEILEN
Önceki İçerik“Hittite” CODES sergisi / Lütfü Kaplanoğlu
Sonraki İçerikGünlük Tutmak
Tan Doğan
17 Ocak 1961 yılında İstanbul'da doğdu. Göztepe Pansiyonlu İlkokulu'nda, Haydarpaşa Lisesi'nde, Kâzım İşmen Lisesi'nde ve İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Felsefe Bölümü'nde (Sistematik Felsefe ve Mantık) ve Beykent Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü’nde (İşletme Yönetimi Anabilim Dalı, Eğitim Yönetimi ve Denetimi Bilim Dalı) öğrenim aldı-öğrenim verdi.