Schopenhauer, “Ölüm metafizik bir saçmalıktır,” demiş. H. Ali Toptaş da Kuşlar Yasına Gider romanıyla bizi saçmanın gerçekliğine ve onun kaçınılmazlığına hüzünlü bir dille hazırlıyor, varlığımızın yaralarını sarıyor.

Bir yazar, insanı yazdığı bir kitapla ölüme hazırlayabilir mi? Belki de şöyle sormalıyım: İnsan ölüme hazırlanabilir mi?

Epikür, “Ölümden korkmak bilge kişi için anlamsızdır, çünkü yaşadığımız sürece ölüm yoktur, ölüm geldiğinde ise artık biz yokuz.” Bir başka yerde ise, “Ölüm bizim için hiçbir şeydir, bu fikre alış,” demiş. Epikür’e hiçbir zaman katılmadım. Hele de Hasan Ali Toptaş’ın son romanı Kuşlar Yasına Gider’i okuduktan sonra katılmamakta ne denli haklı olduğumu daha belirgin bir şekilde gördüm. Hayat, ölümü hatırladıkça değil unuttukça soysuzlaşıyor çünkü. Ölüm gerçeğinin farkında olsa bir başkasının canını alır mı insan, ülkeler birbiriyle savaşır mı, yalan söyler mi biri bir diğerine? Sonsuza dek yaşayacağını sanan birer vampir gibi yaşıyor insanlar ve akla hayale gelmez kötülükler yapıyorlar birbirlerine. Kaldı ki yaşıyor olmam ölüm gerçeğini, öleceğim gerçeğini ortadan kaldırmaz ki.

Aşık Veysel, sadece saz çalıp türkü söyleyen biri değildir. O aynı zamanda bir filozoftur. H. Ali Toptaş da filozof gördüğüm yazarlarımızdandır; ama asla göze sokarak anlatmaz düşüncelerini. O harika üslubuyla, katmanlı anlatımıyla Kuşlar Yasına Gider’de bize ölümü anlatmış; ölümün renklerini, bilinmezliğindeki büyüyü, bir yandan da hayata tadını veren şey olduğunu… Onun karşısındaki çaresizliğimizi kimi zaman ecel atıyla, kimi zaman bir görünüp bir kaybolan beyaz gömlekli çocukla, bazen de yollarda dinlenilen türkülerle ya da uzaklara baka baka içilen sigaralarla sezdirmiş.

Ve yaşam dediğimizin tekrarlardan ibaret olduğunu hiç sıkmadan su gibi anlatmış H. Ali Toptaş. Evet, gerçekten de roman okumadım da sanki su içtim Kuşlar Yasına Gider’in sayfalarında gezinirken. Bir yandan da kendi yaşamımla hesaplaştım, kaybettiklerimle ve kaybedeceklerimle… Roman henüz başlamadan bir Ardahan türküsünün iki dizesinin olduğu bir epigraf var:

“Bu yol Pasin’e gider.”

“Döner tersine gider.”

Gidip gelmelerle, yaptıklarımızı tekrar tekrar yapmalarla tüketiyoruz hayatlarımızı. Galiba bu, dışına hiçbir zaman çıkamayacağımız bir çember.

“… bazı canlıları yara öldürmüyor, muhatapsız kalmak öldürüyor,” diye yazıyor romanın bir yerinde. Hele de yaşadığımız ülkenin yaralı insanlarına bakarsak; evlatlarını bir hiç uğruna kaybeden annelere, sokağa çıkma yasağı yüzünden çocuğunun cesedini buzdolabında saklamak zorunda kalan babalara, düşündüğünü yazdığı için cezaevlerine konulan gazetecilere, sanatçılara yeterince muhatap mıyız? Son dönemde yalnızlık üzerine çokça kitap yazılıyor. Bu da bireylerin derin bir yalnızlığa sürüklendiğinin bir göstergesi aslında. (H. Ali Toptaş da yazmıştı ve o güzel kitabın adı da Yalnızlıklar’dı.) Muhatapsızlık da bir bakıma yalnızlıktan başka bir şey değil. Ve yalnızlık sadece insanın kendisinden kaynaklanan bir his değil, özellikle de dışarıdan gelen bir duygu. Yine romanın bir yerinde, kara kışta Ankara’nın göbeğinde havuza düşen babasına hiç kimsenin yardım etmediğinden bahsediyor anlatıcı yazar. İşte insanı derin yalnızlıklara sürükleyen de bu. Son derece vurdumduymaz, duyarsız olduk; çünkü öleceğimizi unutuyoruz. Kuşlar Yasına Gider’de hasta bir babanın ve onu sevenlerin çaresizliğinde hatırlatıyor ölümü bizlere H. Ali Toptaş.

Babasına kederli türküler dinleyerek gidiyor oğul(anlatıcı yazar).Ve bir ecel atı birden bire belirip ona yolculuğunda eşlik ediyor. Oğul, o atı arabanın dikiz aynasında takip ediyor kimi zaman. Babasına her gidişinde beliren at, babasının cenazesine giderken oğla görünmüyor. Kanımca o at; oğlun babası, oğlun alnına çizilmiş yalnızlığı, oğlun sığınağı, gücü ve güçsüzlüğü… Babasının yolunu gözleyerek onu sevmeyi öğrenmiş oğul. Ve yine uzun yollara düşerek babasını ziyaret edip ona yarenlik etmeye çalışıyor. Demem o ki, babasını en çok da yollarda sevip özlüyor. Belki de şunu düşünüyor oğul, baba ben küçükken sen yollardaydın, sana o yollarda nasıl görünürdüm, uzaklardayken nasıl sever nasıl özlerdin beni? Bu bir bakıma babayla özdeşleşme biçimi ve aynı zamanda çocukluğunun yollardaki babasını anlamaya çalışma.

Baba evinde bir belirip bir kaybolan o beyaz gömlekli çocuk bana anlatıcının çocukluğu gibi geldi. Ben de bir yazar olarak çoktandır düşünürüm neden yazıyorum diye. Kendime şu cevabı veririm: Yitip giden çocukluğumu özlediğim için. Belki de H. Ali Toptaş bu güzel romanıyla ve romanındaki varlığı yokluğu belirsiz o beyaz gömlekli çocuk karakteriyle, bizlere, ben de çocukluğumu özlüyorum demek istiyor.

Schopenhauer, “Ölüm metafizik bir saçmalıktır,” demiş. H. Ali Toptaş da Kuşlar Yasına Gider romanıyla bizi saçmanın gerçekliğine ve onun kaçınılmazlığına hüzünlü bir dille hazırlıyor, varlığımızın yaralarını sarıyor.