Şimdi Ankara’daki bu apartman dairesindeki odasında yalnız başına yazmaya devam ediyordu. Baklan kasabasında yaşadığı üç odalı kerpiç evde de yalnızdı, Denizli’de prefabrik bir büroda çalışırken de yalnızdı. Kalabalığa karışmak gibi bir niyeti de yoktu zaten.

Ankara’da bir apartman dairesinin en aydınlık odasında, aklından geçen geçmişin gölgesine oturup yüzünü geleceğe doğru dönerek1 romanlarına bir yenisini daha ekliyordu. Masanın üzerinde duran radyoda Neşet Ertaş’ın bir türküsü çalıyordu. Radyoyu kapatırsa dünyanın duracağına inanır gibi bütün gün radyodan çıkan sesleri dinlemeye devam ediyordu.

Her bir sayfasını defalarca kez yazdığı romanının bir bölümünü temize geçmek için yüzükoyun uzandığı minderlerin üzerinden kalkarak bilgisayara doğru ilerlerken, odanın açık kalan camından burnuna taze üzüm kokusu geldi. “Ege’nin ıssız bir köşesinde, orasından burasından kağnı gıcırtıları yükselen, yüzü gözü kerpiçlerle kaplı, alacakaranlık bir yer”2 olan Denizli’nin Çal ilçesinin Baklan kasabasında geçen çocukluk yıllarında ailecek üzüm bağına giderlerdi. Başından geçenleri adeta hikâye anlatır gibi anlattığı için Şehrazat’a benzettiği annesini ve görünüş ve mizaç olarak Beckett’a benzettiği babasını hatırlattı bu koku ona. “Beckett bağda da susar sürekli. Onunla birlikte ben de susarım. Başka bir deyişle, babamın sessizliği gelir, benim varlığımda yankılanır o sırada. Sonra konuşmayı sevmeyen iki erkeğin duruşundan yayılan bu sessizlikler büyüdükçe büyür, bağın dışına taşarak kasabanın üstündeki kayalıklara doğru uzanır. İşte o zaman, genişleyip giden bu sessizliği dengelemek istercesine, annem de inanılmaz bir şehvetle dur durak bilmeden bir şeyler anlatır bana.”3

Radyoda Neşat Ertaş’ın türküsü bitmiş, yeni bir türkü çalmaya başlamıştı. Gözleri monitörde, parmakları klavyenin üzerinde, kulakları radyodan çıkan seste, aklı ise burnuna gelen üzüm kokusunun onda uyandırdığı düşüncelerdeydi. “Hatice kod adıyla Ege topraklarında yaşayan bir Şehrazat”4 olan annesinin onunla aynı adı taşıyan hiç görmediği dedesi Canavar Hasan’la ilgili anlattığı bir hikâye geldi aklına. Canavar Hasan, savaşta esir düştükten sonra memleketine geri döndüğünde Beşparmak Dağı’na çıkarak kurt gibi ulumuştu. Bazen o da göğe dokunacak kadar yakın olabileceği yüksek bir yere çıkıp dedesi gibi ulumak istiyordu; ancak “Ben bu şehirde nereye çıkıp uluyacağım? Üstelik ulusam ne olacak, gezegeni kaplayan bunca silah sesinin, plastik gıcırtısının ve naylon hışırtısının arasında kendi ulumamı kendim duyabilir miyim acaba?”5 düşüncesiyle bu isteğini gerçekleştirmekten vazgeçiyordu.

12 Eylül 1980’de ve ondan on dokuz yıl sonra 1999’da ellerinin arasından kayıp giden kitaplığına gözleri ilişti. Kitaplıktaki kitapların çoğu beş on yıllık geçmişe sahipti. Her ne kadar kaybettiği kitapların birçoğunu tekrar satın alsa da, eksikliklerini hissettikleri de vardı. Hayal gücü, ona bu eksikliği hissettirmemek için onlarca kitap ve yazar yaratmıştı. Hausa Distosi’nin Sancının Dili adlı romanı, Afat-ı Temmuz, Basit Bilgilerin Gizli Dehşeti, Fiyakalı İntihar Teşebbüsleri, Peygamber Dublörlüğü, Uzak Felaketlerin Kardeşliği, Büyük Cami Yangınları bunlardan bazılarıydı. Bu kitapların varlığını hissetmek ona güç veriyordu. Baklan kasabasında kitaplar satan Halil Ahmet Amca’dan aldığı Kemalettin Tuğcu, Muazzez Tahsin, Kerime Nadir, Oğuz Özdeş, Orhan Kemal, Balzac, Tolstoy ve Hemingway kitaplarıyla başlayan okuma serüvenini hiçbir sarsıcı olay sekteye uğratmamıştı. Çünkü hayal gücü daima onun yanındaydı.

Yazma serüveninde de birçok talihsizlikle karşılaştığı halde asla pes etmemişti. İlkokuldayken öğretmeninin verdiği ödev üzerine yazdığı kendisine benzettiği Kel Hasan isimli çobanın hikâyesinden ya da büyük bir hevesle başladığı ama tamamlayamadığı romanından daha iyi bir düzeydeydi artık yazdıkları. Ama içindeki yazma arzusu çocukluğundakinden farklı değildi. Şimdi Ankara’daki bu apartman dairesindeki odasında yalnız başına yazmaya devam ediyordu. Baklan kasabasında yaşadığı üç odalı kerpiç evde de yalnızdı, Denizli’de prefabrik bir büroda çalışırken de yalnızdı. Kalabalığa karışmak gibi bir niyeti de yoktu zaten. O, kelimelerin arasına saklanmak6 için yazıyordu. “Anadolu’nın herkese ve her şeye uzak bir noktasında, uçsuz bucaksız bir ıssızlığın ortasına oturmuş, tek başına hikâyeler yazıyorsun. Bir derginin, bir yayınevinin ya da bir gazetenin kapısından içeri girmemişsin daha. Tesadüfen de olsa, daha herhangi bir yazarı da görmemişsin. Hem içinde bulunduğun coğrafyanın şeklini alan ıssızlığı eritmek hem de ruhunda açılan yaraları sarmak istercesine, çaresizlikten damıttığın bir güçle, canını dişine takıp sadece yazıyorsun sen. Kısa süren akşamlara, pıtrak gibi çoğalan acılara, kayıp hayallere, gölgelere, gölgesizlere, uzak şehirlere, tamtakır sofralara, dağlara, ovalara, bulutlara ve sulara karşı yazıyorsun. Bir ucunda gaz lambası yanan, aklı uzun kağnı gıcırtılarıyla dolu, tozlu ve hantal bir zamana karşı yazıyorsun hatta; geçmişe, şimdiye ve geleceğe karşı yazıyorsun.”7 Bu güne kadar içindeki bu istekle; Bir Gülüşün Kimliği, Yoklar Fısıltısı, Yalnızlıklar, Ölü Zaman Gezginleri, Sonsuzluğa Nokta, Gölgesizler, Kayıp Hayaller Kitabı, Ben Bir Gürgen Dalıyım ve Bin Hüzünlü Haz isimlerini verdiği kitaplar yazıp yayımlamıştı. Bu aralar da üzerinde çalıştığı romana isim düşünüyordu. Bunun için oğlunun da fikirlerini alıyordu. Her ne kadar “bir romancıdan ne iyi baba olur, ne de iyi koca. En azından benden olmaz.”8diye düşünse de oğluyla edebiyat ve sinema hakkında konuşmayı seviyordu. Yeni romanına Uykuların Doğusu ismini vermeyi düşündüğünü de ilk olarak ona söylemişti.

Bir süre sonra telefonun sesi onu saklandığı yerden çekip çıkardı. Ankara’da bir üniversite, sempozyumda konuşma yapması için davet ediyordu. Özür dileyerek bu daveti reddetti. Çünkü kalabalık karşısında konuşmaktan hoşlanmıyordu. “Ben topluluk karşısında ne yapacağını şaşıran, kollarım nasıl duracak şimdi, yüzüm hangi yöne bakacak diye düşünen, bunları düşünürken de acayip derecede heyecanlanan biriyim.”9 Her ne kadar böyle düşünse de eskiden beri edebiyat konuşulan yerlerde olmaktan keyif alıyordu; ancak konuşmacı olarak değil, dinleyici olarak. “Yıllar önce, çiçeği burnunda bir hikâyeciyken, nerede edebiyat konuşuluyorsa orada olmak isterdim. Bu konuşmalar bana oldukça iyi gelirdi çünkü; kendini kendi rüzgarıyla havalandıran kelime bulutlarının arasından bazen payıma şöyle kıyak birkaç cümle düşerdi de, ufkum bir anda genişleyiverirdi İçimde, içinden çıkıp geldiğim kasabanın ıssızlığını taşıdığım için bu gibi ortamlarda ben konuşmak istesem de pek konuşamazdım gerçi, hiçbir şeye karışmadan öylece otururdum.”10

Telefonu kapattıktan sonra “bir gün ceketinin yırtmacından fırlayıp birdenbire kuyruğu da görünmüş bu adamın.”11 yazdı ve devam etti üzerinde çalıştığı romanında anlattığı radyo memurunun hikayesine. Romandaki memur yaşadığı ortama uyum sağlayamadığı için böyle bir dönüşüm geçirmişti. Kendisi de bir memur emeklisiydi. İşini sevmiyordu ancak istifa etmeyi de göze alamamıştı. “berbat bir memuriyetti, gün boyu kirlilik duygusu kat kat birikiyordu üstümde ve geceleyin kaleme sarılacağım, kelimelere tutunacağım anı iple çekiyordum.”12 Romanda bahsettiği dönüşüm geçirerek hayvanlaşan insanlara Kafka romanlarında da rastlanıyordu. onun en çok etkilendiği üç yazardan biri olan Kafka da (diğer iki yazar Borges ve Kundera) işini sevmeyen bir memurdu. Yıldız Ecevit hem mizaç olarak hem memur oluşundan dolayı hem de “metinlerindeki Kafkaesk tonlama”13dan ötürü onun için Doğu’nun Kafka’sı benzetmesinde bulunmuştu.

Gün boyu hiç durmadan çalan radyonun etkisinden midir nedir yazdıkları da notalar yerine harflerin kullanıldığı besteler gibiydi. “Kelimelerin içinden sadece anlamı değil, sesleri de oyup çıkaran bir dil kuyumcusu”14ydu o. Bu kadar iyi bestelenmiş romanları yazmak için planlı bir şekilde de ilerlemiyordu üstelik. Dali’nin dediği gibi “Yapacağınız resmi kafanızda tamamlamışsanız artık onu tuvale dökmenize gerek yok, başka resme geçin”15 o da yazı yazarken böyle yapıyordu. “plansız programsız, haritasız pusulasız, bir şekilde cesaret edip ilk cümleyi yazarım. Sonra ilk cümleyle işbirliği yaparak, ikinci cümleyi; her ikisiyle işbirliği yaparak üçüncü cümleyi yazarım ve bu böyle devam eder. Romanı ancak romanın içinde, romanla birlikte düşünebiliyorum başka bir deyişle; ya da metni, metnin iç aklıyla işbirliği yaparak yazabiliyorum. Böyle alışmışım.”16

Kuyruğu çıkan radyo memurunun hikâyesini yazmaya devam ederken bu sefer de korkunç bir gök gürültüsünün ardından başlayan yağmur sesiyle irkildi. İçeri dolan yağmur sesi, radyonun sesine karışıyordu. Pencereyi kapatmak için yerinden kalktığında, yoldan sekiz yaşlarında küçük bir çocuk geçti. Çocuğun başının arkasında yuvarlak şeklinde saçsız bir yer vardı. Adeta bir cep aynası gibi parlıyordu. Yolun karşı tarafında duran iki çocuk ona “Aynalı” diye seslendiler. Çocuk, bu sesi işittikten sonra hızla koşmaya başladı. Bir süre sonra gözden kayboldu. Belki o da Hasanım Ali gibi saklanacak bir yer bulmuştu.

1 Hasan Ali Toptaş, Harfler ve Notalar, Okuyana Mektup, İletişim Yay., 2009, s.7.

2 A, g, e, Taşranın da Ötesinde, s.28.

3 A, g, e, Kimseye Verilmeyen Kitap, 147.

4 Mesut Varlık, Efendime Söyleyeyim, Hasan Ali Toptaş:Bilginin Kendisi Değil Buharı Muteberdir” Söyleşi:Mesut Varlık, İletişim Yay., s.67.

5 A, g, e. s.57.

6 A, g, e, s.71.

7 Hasan Ali Toptaş, Harfler ve Notalar, Bir Buluşma, İletişim Yay., 2009, s.69.

8 Mesut Varlık, Efendime Söyleyeyim, Hasan Ali Toptaş:Bilginin Kendisi Değil Buharı Muteberdir” Söyleşi:Mesut Varlık, İletişim Yay., s.86.

9 A, g, e, Hasan Ali Toptaş:Bilginin Kendisi Değil Buharı Muteberdir” Söyleşi:Mesut Varlık, s.82, 83.

10 Hasan Ali Toptaş, Harfler ve Notalar, Kulubeladan Beri, İletişim Yay., 2009, s.

11 Hasan Ali Toptaş, Uykuların Doğusu, İletişim Yay., s.19.

12 Mesut Varlık, Efendime Söyleyeyim, Hasan Ali Toptaş:Bilginin Kendisi Değil Buharı Muteberdir” Söyleşi:Mesut Varlık, İletişim Yay., s.70.

13 Mesut Varlık, Efendime Söyleyeyim, Yıldız Ecevit, Yok Olmanın Estetiği ya da Türk Romanında Bir Romantik, İletişim Yay., s.327.

14 A, g, e, Handan İnci, Uykuların Doğusu’nda Harfler ve Sesler, s.390.

15 Mesut Varlık, Efendime Söyleyeyim, Hasan Ali Toptaş:Bilginin Kendisi Değil Buharı Muteberdir” Söyleşi:Mesut Varlık, İletişim Yay., s.78.

16 A, g, e, s.78.