Geçen yıl Das Kapital’in yayımlanışının 150’nci yılı idi. 2018 yılının son ayları itibariyle de bu dev eserin yazarının 200’üncü doğum tarihini geride bırakmış bulunuyoruz.

Her iki tarih Marx’ı ve onun dev eserini yeniden gündeme getirmek için bulunmaz bir fırsat sunuyor. Bu vesileyle aşağıda Das Kapital’i ve bunun merkezi konularından biri olan değer teorisini konu edinen kısa bir yazıyı paylaşmak istiyoruz.

Değer teorisi Das Kapital’de kavraması zor olan konuların başında gelir. Geçmişten bu yana bilhassa Marksistlerce yapılan ateşli tartışmaların göbeğinde yer almıştır bu teori. Bunun akademik ve siyasi pek çok nedeni olmakla birlikte burada biz bu tartışmaya girmek istemiyoruz.

Aşağıda Marx’ın sosyal bir gerçeklik olarak değeri nasıl kavradığı üzerine bir açıklığa kavuşturma denemesine girişiyoruz. Yazı sistematik bir makale biçiminde tasarlanmadı. Yer yer polemik ama daha çok da deneme tadında kaleme alınan bir düşünme faaliyeti diyebiliriz yazı için.

Başlamadan şu soruları soralım: Değerin kaynağı nerede aranmalıdır; doğada mı toplumsal ilişkide mi? Bir metanın değeri emek zamanla mı ölçülür yoksa toplumsal olarak gerekli emek zamanla mı? İkisi arasında nasıl bir fark vardır? Kapitalist üretim çağı öncesinde değer var mıydı? Yoksa değer sadece sermayeye dayalı üretim çağına ait bir “fenomen” midir? Değer gerçekliğini Marx tarihsel-toplumsal bir gerçeklik olarak mı açıklar yoksa sadece mantıksal bir açıklama ile mi yetinir? Nedir değer? Elle tutulabilir bir “somut” mudur? Yoksa elle tutulamayan bir “somut” mudur?

Aşağıdaki yazı tüm bu sorulara tek tek ayrıntılı cevaplar vermiyor; ama yine de merkezinde bu sorulara yanıt teşkil edecek ortak bir cevap yer alıyor.

Marx’ın bu zihin açıcı teorisine küçük de olsa bir ilgi uyandırmayı başarabilirsek yazı amacına ulaşmış olacak.


Giriş

Bütün bir insanlık tarihi, metaların mübadelesi olan M-M biçiminden P-M – M’-P’ biçimine geçişin tarihidir dense abartı yapılmış olmaz. Ne var ki tarih M-M mübadelesi ile başlamıyor! İnsanlık tarihinin başlangıç aşamasında K’ler vardır, yani kullanım değerleri. Bu yüzden konuya K ile başlamamız gerekiyor.

Doğanın bir parçası olan ve ancak doğayla birlikte kendini (yeniden) üreten insan, ihtiyaçları doğrultusunda doğayı dönüştürürken aynı zamanda kendisini de dönüştürür. Tüm bir insanlık tarihi, insanın doğa üzerinde “hâkimiyet” kurmasının tarihidir bir bakıma.

İnsan doğanın bilinemezliğini bilinebilir kılarken ve onu kendisinin bir parçası yaparken doğanın hükmeden kuvvetlerinden kendisini sıyırabildi. Ne var ki, bu süreçte kendisi için başka tahakküm biçimleri de yaratmış oldu. “İnsanlar yaşamlarını sürdürmek için doğayla savaşırken aralarında kurdukları ilişkilerle ‘ikinci bir doğa’ yaratmışlar, fakat bu kez de bu ‘ikinci doğa’nın esiri olmuşlardı,” der1 Taner Timur.

Genel eş değerin çözdüğü “kriz”

İnsan doğa ile ilişki kurarken bunu hem kendi başına hem de kendi türünden insanlarla –ve tabii hayvanlarla– birlikte yapar. Peki, insan niçin doğa ile ilişki kurar; ya da insanlar niçin birbirleri ile ilişki kurarlar –ya da kurmak zorundadırlar? Cevap kuşkusuz “hayata kalma” çabası olmalıdır.

İnsanın hem kendi türünden insanlar ile hem de doğa ile ilişki kurması onun iradesinden bağımsızdır. İnsan bunu yapmak zorunda olduğu için yapar. Bu ilk düzeyde insanın hayatta kalmak için doğanın sunduğu olanakları ya doğrudan doğruya ya da biçimlerini değiştirerek eline geçirmesi/alması/tüketmesi kullanım değerleri (K) üretiminin temelini verir bize. Kullanım değerleri üretmeyen bir topluluğun ayakta kalması mümkün değildir. “Kullanım değerleri,” der Marx “toplumsal biçimi ne olursa olsun, servetin maddi içeriğini oluşturur”.2 Kullanım değerlerinin yaratıcısı olan emek insanlık tarihinin evrensel bir kategorisidir.

[K]ullanım değerlerinin yaratıcısı, yararlı emek olarak emek, insanın bütün toplum biçimlerinden bağımsız bir varoluş koşulu, insan ile doğa arasındaki madde alışverişini ve dolayısıyla insan hayatını mümkün kılan ezelî ve ebedî bir doğal zorunluluktur.3

Süreç içerisinde “K” üretiminde uzmanlaşan topluluklar, emeğin artan “üretkenliği” sonucunda kullanım değerlerinin “aşırı üretimi” ile karşılaşırlar. Böyle bir durum ortaya çıktığında, yani insanlar sadece kendileri için değil başkaları için de kullanım değerleri üretmeye başladıklarında kendi ellerindeki K’ler M’ye dönüşür ve M-M mübadelesi başlar.

M-M mübadelesi, toplulukların kendilerine yetmelerini şart koşar, dahası kendi ihtiyaçlarının üzerinde kullanım değerleri üretmelerini de şart koşar. Böyle bir durum ise emeğin üretkenliğindeki artışı ön gerektirir.

M-M sürecinin aralıksız tekrarı yani takas ilişkilerinin yaygınlık kazanması süreç içerisinde M-M ilişkisini bir “kriz”e uğratacaktır. Nasıl mı? Şöyle: A metası ile B metasının takası; C metası ile D metasının takası; E metası ile F metasının takası… Peki, soru şu: Eğer ben elimdeki E metasıyla A metasını almak istesem bunu yapabilir miyim? Elbette; ama önce A’nın mübadele değeri olan B’ye ulaşmam gerekecek. Benzer durum diğer metalar için de geçerlidir. Bu tür bir “kriz” durumu insanlık tarihinde “genel eş değer” ile çözüme kavuşturuldu. Bir örnekle açmaya çalışalım. E. Mandel, Marksist Ekonomi El Kitabı’nda şöyle der:

Genel bir eş değerin, yani bütün şekilleriyle, paranın ortaya çıkması, mübadelenin genelleşmesi ve ticaretin başlaması ile birlikte gerçekleşir. (…) Sir Samuel Baker, Uganda’da Nyoro pazarında satıcıların, ‘Süt satar, tuz alırım. Tuz verir, mızrak alırım. Kırmızı boncuklar alır, ucuz kahve veririm’ diye bağırdıklarını anlatır. Tuz sahipleri süt yerine kırmızı boncuk isterlerse; kırmızı boncukların sahipleri tuz ve kahve değil de süt isterlerse bu mübadelelerin hiçbiri gerçekleşemez…4

Genel eş değerin ortaya çıkışının temeli özünde budur.

M ile M’nin mübadelesi üzerine kurulu takas sistemi ancak sınırlı sayıda ürün söz konusu olduğunda etkilidir ve karmaşık bir ekonominin temelini oluşturmak için gerekli olsa da tek başına yeterli değildir. Çünkü takas sisteminde söz gelimi her gün ayakkabıcı ile çiftçi onlarca farklı ürünün birbirlerine göre değişim oranlarını yeniden öğrenmek zorundadır. Eğer pazarda 100 değişik ürünün mübadelesi yapılıyorsa, alıcılar ve satıcılar toplamda 4.950 farklı değişim oranını bilmek durumundadır. Ürün sayısı 1000 olduğunda alıcı ve satıcıların bu sefer 499.500 farklı değişim oranını bilmek gibi bir dertleri vardır! Sapiens’in yazarı Harari haklı olarak, “Bunun içinden nasıl çıkılır?” diye soruyor.5

Genel eş değer olarak para, işte böylesi bir “kriz” durumunu çözüme kavuşturmak için topluluklarca icat edildi. Böylece çok sayıda üretici pratik yoldan birbirine “bağlanmış” oldu.

Değerin toplumsallığı

Konuya K ile başladık, sonra buradan M-M’ye ulaştık, ardından da M-P-M’ye geçmiş bulunuyoruz. Bu son süreçte meta sahipleri ellerindeki kullanım değerlerini bir başkasının ihtiyacının giderilmesi için ellerinden çıkarırlar (satış); elde ettikleri para ile kendi ihtiyaçlarına göre bir başka meta satın alırlar (satın alma). “Satın almak için satmak” diye özetleyebileceğiz bu durum kabaca kapitalist üretim öncesi döneme tekabül eder. Bu süreçten sonra da (emek-gücünün metaya dönüşmesi ile birlikte) P-M – M’-P’ devresi başlar ki, işte bu devre bize kapitalist üretimin temelini verir. Ama gelin önce, tüm bu tartışmaları kapsayacak şekilde, insanların iradelerinden bağımsız olarak kurulan toplumsal ilişkinin değer gerçekliği altında incelenmesine geçelim ve şu soruyu soralım: “Değer toplumsal mıdır?” Bir başka soruyu daha ekleyebiliriz buna: “Meta mübadelesi olmasaydı toplum oluşabilir miydi?”

Sadece iplik üreten bir üreticinin iplik ile karnını doyuramayacağı ortada. Ya da balık avlayan bir kişinin üzerine ceket ya da pantolon giymeden yazı ve kışı sıcaktan/soğuktan korunarak geçirmesi de imkânsız. Balık avlayan kişi ceket üreten kişiyle ilişkiye geçecek ki, hem ceket üreticisinin karnı doysun hem de balıkçımız üzerine ceket ve pantolon giyerek soğuktan korunsun. Bu ilişki temelde toplumsal bir ilişkidir ve de bu değer ile kurulur.

İnsanlar kendi emekleri dolayımıyla birbirleri ile ilişki kurarlar. Bu ilişkinin kurulabilmesi için de önce insanların emeklerini “şey”lerde somutlaştırmaları, kristalize etmeleri gerekir. Ekonomi Politiğin Eleştirisine Katkı’da Marx şöyle der:

[B]ir kullanım değeri bir başka kullanım değeri ile değişim değeri bakımından karşılaştırıldığı zamandır ki, ayrı ayrı kişilerin emeği eşitlenmiş ve genel emek bakımından karşılaştırılmış olur. Öyleyse, değişim değeri, kişiler arasında bir ilişkidir demek doğrudur, ama, bu ilişkinin, nesnelerin örtüsü içinde gizlenen bir ilişki olduğunu da eklememiz gerekir.6

Benzer bir alıntıyı şimdi de Kapital’den yapalım:

[M]etanın değer niteliği, onun diğer metayla kendi ilişkisi aracılığıyla ortaya çıkar. Söz gelişi, ceket, değer cismi olarak keten bezine eşitlenirken, cekette saklı bulunan emek, keten bezinde saklı bulunan emeğe eşitlenmiş olur.7

***

Değer, insanın doğa ile kurduğu ilişkiden değil, insanların birbirleriyle kurdukları ilişkilerden türer. “Meta mübadelesi,” der Marx “toplulukların sona erdiği, bunların yabancı topluluklarla ya da yabancı toplulukların üyeleriyle temas kurduğu noktalarda başlar”.8 Aynı yerde Marx şunu da söyler:

Bir kullanım nesnesine mübadele değeri olma olasılığını kazandıran ilk yol, kullanım değeri bulunmayan bir şey, yani sahibinin dolaysız ihtiyaçları açısından fazla olan bir kullanım değeri miktarı olarak var olmasıdır.9

Mübadelenin “nesnel koşulları”nın oluşabilmesi için önce elde bir “fazlalık” olacak. Ama sadece fazlalık da değil; yabancı toplulukların birbirleriyle temas kurması da şart. Marx onun için bu karşılıklı ilişki, “[A]taerkil aile biçiminde olsun, bir eski Hint topluluğu biçiminde olsun, bir İnka devleti biçiminde olsun, ilkel bir topluluğun üyeleri için söz konusu olamaz,” diyor.10 Takip eden sayfada Marx para biçimini ilk geliştirenlerin göçebe kavimler olduğunu söylüyor:

Bütün varlıkları taşınabilir ve bu nedenle dolaysız olarak elden çıkarılabilir biçimde olduğundan ve yaşayış biçimleri kendilerini durmadan yabancı topluluklarla temasa geçirerek ürün mübadelesini teşvik ettiğinden, para biçimini ilk geliştirenler göçebe kavimler olmuştur.11

İnsanın doğa ile kurduğu ilişki temeldir, olmazsa olmazdır. Ancak insanın insanla olan ilişkisi hesaba katılmadığı sürece ya da böyle bir ilişki kurulmadığı sürece; insanlar birbirlerinin karşısına ürünleriyle çıkmadığı sürece; yani “5 yatağı üretenle 1 evi üreten” karşı karşıya gelmediği sürece hiçbir toplumsal ilişkiden, mübadeleden, mübadele değerinden bahsedemeyiz. İşte değerin “sırrı” burada yatıyor. Elbette doğa ile ilişki kurulmadan ne insan ne de toplum ayakta kalır; dahası mübadele edecek ürün üretmeyen insan ya da insan toplulukları birbirleriyle ilişki de kuramaz; ama sırf bu yüzden değerin kaynağını insanların iradelerinden bağımsız olarak birbirleriyle kurdukları ilişkilerde değil de doğada aramak kanımca doğru değil.

Kullanım değeri üretmeyen hiçbir toplum hayatta kalamaz; dahası bir toplumun zenginliği de kullanım değerlerinin bolluğuyla ölçülür: Bir ceketle bir kişiyi, iki ceketle iki kişiyi giydirebilirsiniz. En ilkel kabilelerden, bugün Brezilya’nın yağmur ormanlarında “modern dünya”dan yalıtık halde yaşayan, toplayıcılık ve avcılıkla geçinen kabilelerden bugünkü en gelişkin kapitalist toplumlara kadar, herkes ama herkes, yaşamak için kullanım değerlerine ihtiyaç duyar. Kapitalist toplum, aslında, kullanım değerlerinin “muazzam ölçüde” üretildiği bir toplumdur! Bu yargı bir yönüyle doğrudur ama diğer yönüyle eksiktir de. Şöyle ki: İnsan, 5000 yıl önce de insandı; yani etten kemikten, kandan, kas ve sinirlerden –ve tabii bir beyinden– ibaret bir organizmaydı. Bu gerçeklik pek tabii bugün için de geçerlidir. Ama aynı etten, kemikten… insan kapitalizm altında bir emek-gücü satıcısına dönüşmüştür. Sermayeye dayalı üretim çağını karakterize eden asli özelliklerden biridir bu. Sadece meta üretimi, metanın “muazzam boyutlarda” üretimi değil, emek-gücü denen “özel” metanın da üretimidir kapitalizm.

***

Kullanım değerlerinin, örneğin bir kilimin üretimi için diyelim 8 saate ihtiyacımız var. Haliyle değeri 8 saatlik emek olacaktır bu kilimin. Ama bir kullanım değerinin “değeri” ancak ve ancak diğer kullanım değerleriyle ilişki içinde ortaya çıkar. Bir örnekle açmaya çalışalım:

Ben küçük bir ayakkabı üreticisiyim ve diyelim ki bir çift ayakkabıyı 10 saatte üretiyorum. Benden çok daha büyük bir işletme, gelişkin bir teknolojiyle aynı ayakkabıyı diyelim 1 saatte üretsin. Benim küçük atölyemde teknik bir yenilik olmadığı sürece, ben yine bir çift ayakkabıyı 10 saatte üretirim; çünkü bunun üretimi için hâlâ o kadar zaman gerekiyordur. Benim dışımda teknoloji ne kadar gelişkin olursa olsun, ben yine bu bir çift ayakkabıyı 10 saate üretmek zorundayımdır. Ama sorun bu değil. Önemli olan, benim 10 saatlik bireysel emeğimin toplumsal olarak ne kadar gerekli-emeği temsil ettiğidir! “Toplumsal olarak gerekli emek-zaman,” diyor Marx “herhangi bir kullanım değerini, toplumun o sıradaki normal üretim koşulları altında, ortalama toplumsal hüner derecesi ve emek yoğunluğuyla elde edebilmek için gerekli olan emek zamandır”.12 Şu halde, benim 10 saatlik bireysel emeğimin toplumsal olarak karşılığı 1 saatlik emektir!

Özetle: Üretici, kan ter içinde kalarak bir şey üretir. Eğer bu, pazarda satılmak için üretilmişse, metadır. Bu metanın üretimi için ilk başta ne kadar emek-zaman harcandığı önemlidir kuşkusuz; ancak harcanmış bu emeğin ne kadarının toplumsal olarak gerekli emek olduğunu mübadele içinde görebiliriz. Mübadele, toplumsal bir ilişkidir ve bu toplumsal ilişkinin yaptığı “şey”, metaya, “senin değerin ancak bu kadardır” diye “seslenmek”tir! 

Başka bir örnek de şu: 1 masa = 100 kilo pirinç olsun. Ama bu denklemin kurulması için önce iki üreticinin karşı karşıya gelmesi gerekmez mi? Yani bir toplumsal ilişkiye ihtiyacımız yok mu? Bu toplumsal ilişki kurulduğu sürece emek ürünleri kullanım değerlerinden soyutlanır ya da Marx’ın deyişiyle “zerre kadar kullanım değeri içermezler”. Ama öte taraftan meta, onu alan kişi için bir kullanım değeridir ve onun bu özelliği olmasaydı satıcı gelip meta üreticisinden bu metayı satın almayacaktı!

Mübadele, değerlerin birbiriyle değişimidir. Mübadele anında, nesnelerin toplumsal olarak ne kadar gerekli emek zaman içerdikleri ortaya çıkar. Şimdi denklemimize geri dönelim. Masanın mübadele değeri 100 kilo pirinçtir. Masanın değeri, gerekli emek-zaman tarafından değil, toplumsal olarak gerekli (soyut) emek zaman tarafından belirlenir! Toplumsal olarak gerekli soyut emek-zamanı da, bir değişim ilişkisinde, 100 kilo pirinçle yan yana geldiğinde masa kendi değerini 100 kilo pirinç cinsinden bir değişim değeri ile gösterir ve bu, yani değişim değeri, bu anlamda değerin “görünüm biçimi”dir. Zaten metalar dünyasında, değer, ancak ve ancak mübadele değeri olarak var olabilir.

Sonuç

İnsanın doğa ile madde alışverişinin biricik amacı, hayvanlar ve gözle görülmeyen diğer organizmalarla aynıdır: Hayatta kalmak. Ama insan, doğa ile madde alışverişinde bulunurken kendi türüyle de ilişki kurmak zorundadır. Bu ilişki değer ile kurulur. Bu ise toplulukların farklılaşmış olmalarını ön gerektirir. Mantıksal olarak da tarihsel olarak şurası doğrudur: Herkesin aynı şeyi ürettiği bir yerde mübadele saçma bir şey olurdu.

[Ü]rün mübadelesi, farklı ailelerin, klanların ve toplulukların birbirleriyle karşılaştıkları noktalarda kendini gösterir; çünkü, uygarlığın başlangıç döneminde birbirlerinin karşısına bağımsız olarak çıkanlar, özel kişiler değil, aileler, klanlar vb.’dir. Farklı topluluklar kendi doğal çevrelerinde farklı üretim araçları ve farklı geçim araçları bulur. Bu nedenle bunların üretim biçimleri, yaşayış biçimleri ve ürünleri farklı olur. Toplulukların birbirleriyle karşılaştıkları temas noktalarında ürünlerini karşılıklı olarak değiştirmelerine ve dolayısıyla da bu ürünlerin yavaş yavaş metaya dönüşmesine yol açan, işte bu doğal farklılıktır. Üretim alanları arasındaki farklılıkları yaratan mübadele değildir; zaten farklılaşmış bulunan alanlar arasında mübadele ile ilişki kurulur ve böylece bunlar toplumsal toplam üretimin az çok birbirine bağlı dalları haline gelirler. Burada toplumsal iş bölümü, ortaya çıkışları farklı ve birbirinden bağımsız üretim alanları arasındaki ürün mübadelesi ile doğar.13

İnsan, herhangi bir arı ya da karıncanın yaptığı gibi doğa ile madde alışverişinde bulunur. Bununla da kalmaz, ürettiklerini kendi türünün üyeleriyle ilişkiye girerek mübadele eder. Bu toplumsal ilişkide kullanım değerine sahip metalar sadece araçtır.

İnsanın hem doğa hem de kendi türüyle kurduğu ilişkilerin nerede, hangi koşullar altında, nasıl ve ne şekilde kurulmasına bağlı olarak üretim biçimleri farklılık gösterir. Üretimi, insanın doğa ile madde alışverişi ve sonra da insanların birbirleriyle kurdukları, kurmak zorunda oldukları ilişkilerin karmaşık bir bütünü olarak düşündüğümüzde, değerin toplumsal bir ilişki olup olmadığı konusunda biraz daha netleşmiş olabiliriz diye düşünüyorum.

1 Taner Timur; Felsefe, Toplum Bilimleri ve Tarihçi, Yordam Kitap, 1. basım, İstanbul, 2011, s. 410.

2 Karl Marx, Kapital, Cilt I, çev. M. Selik ve N. Satlıgan, Yordam Kitap, İstanbul, 2011, s. 50.

3 Karl Marx, a.g.e., s. 56.

4 Ernest Mandel, Marksist Ekonomi El Kitabı, Türkçesi: Orhan Suda, Maki Basın Yayın (Özgür Üniversite Kitaplığı), Ankara, 3. baskı, 2008, s. 69.

5 Bkz. Yuval Noah Harari, Hayvanlardan Tanrılara Sapiens, Türkçesi: Ertuğrul Genç, Kolektif Kitap, İstanbul, 14. baskı, 2016, s. 180, 181, 182.

6 Karl Marx, Ekonomi Politiğin Eleştirisine Katkı, çev. Sevim Belli, Sol Yayınları, Ankara, 2005, s. 51-52.

7 Karl Marx, Kapital, a.g.e., s. 63.

8 A.g.e., s. 96.

9 A.g.e., s. 96.

10 A.g.e., s. 96.

11 A.g.e., s. 97.

12 A.g.e., s. 53.

13 A.g.e., s. 341.

RESİMLER: YÜKSEL ARSLAN