Simone Weil’in yapıtını değerlendirmek ancak ona “ihanet” etmekle mümkündür. Çünkü anlaşılacak veya duyulacak, duygulanacak metinler gibi değil, eylemle, bir beden yazısı gibi ifade edilecek satırlar bırakır arkasında. Yapıtına dair her yorum bir samimiyetsizliği göze almalıdır. Aklını gönlünden ayırt etmeden, bir mistikle düşünürü aynı anda gövdesinde taşıyan bir kadının talihine dair derin bir duygudaşlık içerisinden belki yorumlanabilir. Bir yandan da kendisini bir mistikten ve düşünürden ısrarla uzak tutmak istediğinden ele gelmez bir anlatı ortaya koyar. Zekâ dediği insan yetisi hiçbir zaman aradan çekilmez. Bu yüzden mistik vecd ve akıl dışı tarafa düşmez ama zihnine kapanmış bir düşünür gibi tasarımlarını satırlara dönüştürmekle de yetinmez. Akıl ve kalp arasındaki aralık, boşluk, bu dünya ile doğaüstü kadar birbirinden ayrı iken, her ikisini de buluşturmayı sürekli dener. Bu sırada Hristiyan tanrısına ayrıcalık tanısa da, yeryüzündeki diğer metafiziklere, dinlere yakınlık kurar; sadece Yahudiliği biraz dışarıda bırakır.

Weil, yapıtıyla arasındaki mesafeyi mümkün olduğunca daraltır. Hayatı da “yazdıkları gibi” ifadesini doğrular. Bir yazarın, düşünürün yaşam öyküsüyle yapıtı arasındaki ilgisizliği tashih eder. Yazı ve yaşam arasında çarpıcı bir geçişlilik ortaya çıkar. “Bilmek” ve “bütün ruhuyla bilmek” arasında bir uçurum vardır onun için. Kendi yaşamını da bu imkânsız mesafeyi ortadan kaldırmak gibi bir amaca adar. “İçsel yaşam” bu geniş boşluğu dolduran bir aralık olur. Weil’in çileci fiilleri gibi görünen, düşüncesi ve eylemleri arasındaki ara yeri doldurma, “olmak ve görünmek konumlarını yer değiştirme” kararlılığı, ısrarı gibi de anlaşılabilir. Kendi fikriyatına dönük sonsuz bir günah çıkarma eylemi tüm diğer fiillerini temellendirir. Başkalarını duyarak kendimle nasıl aynı kalırım sorusuyla, en “ıstıraplı” ruh disiplinleri içerisinde konuşur, yazar, yaşar. Sürekli vicdani bir çağrıyla duyulan bu başkalıklar arasında “başkası olarak kendi” deyişinin muhtemel bir karşılığı olur. Kendisinden sonra yazsa da, Emmanuel Levinas’ın etik öznesi gibi var olur. Weil sayesinde, “başkasına rehin” olabilen, “karşılıksız armağan” verebilen “imkânsız konukseverliği” hayata geçirmiş insanlardan birisine rast geliriz.

Yazılarını saklayan ve belki de yok olmaktan kurtaran dostu Thibon onun mizacında “çekilmez bir taraf” olduğunu yazar (2019a: 12). Aynı kalmak için başkasının sesini bastıranlar kalabalığı içinde, “toplumsal yaşamın icapları ve uzlaşımları” arasında ödün vermeden var olma çabası bu katlanılmazlığın muhtemel bir nedeni olabilir. Bu mizacın bir başka belirtisi olarak, duydukları ve ifade ettikleri arasında kararlı bir dolayımsızlık arayışını hayata geçirir. Thibon bunu doğrular: “Bu metinler, ifade ettikleri içsel deneyim gibi açık ve yalınlar. Yaşamla söz arasında hiçbir fark yok: ruh, düşünce ve ifade de hiçbir çatlağı olmayan bir blok oluşturuyorlar.” (21)

Weil’in metinlerinde, “dinsel gizler” gibi görünen görüngüler onun varlığında yeniden tarife kavuşur. Yerçekimi ve İnayet adlı yapıtında, neredeyse tüm önemli ilahiyat terimlerinin içlerini boşaltıp sonra yeniden doldurur. Biraz da kendine özgü şekillerde vaz’ ettiği bu dindarlık içinde en önemli sorumluluk başkasının sesine açık olmaktır. Mağdur veya madun bir başkasının sesi işitildiğinde onun ifadesiz kalmasına izin verilemez. Toplumsal, kültürel, siyasal dünyada bu ses dile gelmediğinde, bir adalet yapısı içerisine yerleştirilmediğinde, kendi varlığını bu cevabın nesnesi yapar; özellikle de bedenini. Muhtemelen bu yüzden erken yaşta ölür.

Döneminde yer aldığı muhiti dolduran erkek düşünürler için de katlanılmaz bir doğrudanlık ortaya koyar. Aklına geleni hemen söyler; “korkutucu bir kendiliğindenlik” sergiler. Hayatı boyunca başka bir şeyi biriktirmediği gibi, fikirleri de zihninde biriktirmeyi, onları eğip bükmeyi istemez. Aklında ne varsa dolaysızca harcar; Bataille’ın “genel ekonomi” dediği çıkarsız alışverişlerin dünyasına terk eder. Thibon’a da elindeki yazıların kendisiyle ilişkisi olmadığını, isterse kendisinin olabileceğini dile getirir.

Bataille, Göğün Mavisi adlı metninde Weil’i “yaşayan bir kadavra” gibi tasvir eder. Çoğu zaman Nietzsche’den ilhamla konuşan ve yazan bir topluluk içerisinde yalnız kaldığı fark edilebilir. Dönemi içinde Fransız felsefesinde etkin fikir hatlarına kaydolmaz. Ama aklından geçenleri yüksek sesle dile getirmesi ve duyduğu anda ifade etmesi, herhangi bir kıymeti biriktirmeden harcamasıyla, Levinas’ın olduğu kadar Nietzsche’nin de muteber fail tanımına yaklaşır. Tanrıdan, ötedünyadan ve ilahiyat sözlüğü içerisinden konuşan bir kadını üstinsan vasıflarıyla anlamak ilginç sayılmamalıdır. Hatta Spinoza’nın tabiat tasavvurunu da nadiren terk eder. Ama Spinoza’nın ifadecilikle, Nietzsche’nin güç istenciyle şekil bulan fikir yükünü nasıl geçersiz kılacağına dair çokça düşünür.

Weil, duyduğunu ifadesine bitiştirmek ve bu sırada bedenini özünde bir çatışma olan bu olayın aralık yeri yapar. Nietzsche’nin mirasına ne kadar karşı olsa da, onun da duyum ve ifadeyi bitişik kılmayı özünde bir trajedi gibi tecrübe ettiği ortadadır. Duyum, sadece dışsal bir bilgi değil, aynı zamanda “içsel deneyime” ait bir veridir. Böylece içerisi ve dışarısı arasında kurulan bu denklik sayesinde hakiki ifade, “söyleme” biçim bulur. Yeryüzünde son derece cılız bir varlığı olan Tanrı’nın dile gelmesi olarak söyleme, kusursuz bir “içsel arınma”ya ihtiyaç duyar. Duyum ve ifade arasındaki bu denkleşmede en küçük bozulma bir “içtensizlik” gibi yüzeye çıkar. Arkası boş bir retorik, “parıltılı söz” arayışından başka bir anlamı yoktur.

Weil’in örneklediği Corneille, Hugo ve Nietzsche böyle düşünür ve yazarlar. Samimi, inandırıcı bir tragedya ortaya koyamazlar. Çünkü içeriden ya da dışarıdan duyduklarını, “hayalden” ve dünyanın, varoluşun olağan hâli olarak “kötülükten” arınmadan dillendirirler. Yeterince trajik olmayan bu metinlerde, doğayı doğaüstüne bağlayan bir hayal aralığı, türlü teselli, telafi biçimleri bulunur. Oysa trajik duyu “tam bir kopmaya” sebep olmalıdır; “tesellisiz bir mutsuzluk” getirmelidir. Onlar da tragedya yazıyor gibi ortaya çıksalar da, boşlukla karşılaşmada noksanlıklar sergilerler. Bu anlatılarda, “temennisiz, boşa arzulayan” kişilerden ziyade, arzusuna bazı erekler uyduran kişi ve düşünceler gezinirler. Selameti muhteva olarak yakalamasalar bile, onun bir şekline erişenlerin dramı ifadesini bulur. Mutsuz da olsa tüm sonlar şekil olarak mutluluk taşır. Trajik olmayan yapıtlarda, boşlukları, ışık, iyilik, hakikat, güzellik değil de benlik ve “istencin şeyleri” doldurur. Oysa doğaüstü varlıklar ile yerçekimine tâbi olanlar bir arada bulunamazlar. Sadece edilgen bir “temaşa”nın karşısında durabileceği orada istencin, “zekânın keşfedeceği hiçbir şey yoktur” (2019a: 45). Boşlukları soyut şeyler, bazı inanç görüngüleri dolduruyorsa bile onların inayetle ilgileri olmadığı kestirmeden söylenebilir. Istırabı dindiren, “avuntu veren”, kendisine arzu nesneleri bulan, muhayyel ya da gerçek herhangi bir var olan bu sıfata sahiptir. Bu nedenle her söze, kelimeye, en gündelik ifadeye bile kuşkuyla yaklaşmak gerekir.

Oysa tragedyalarda ve bazı düşünce eserlerinde dile gelen “çıplak ruhlar” sade bir şekilde konuşurlar. Acı veren bir arınmaya maruz kalmamış sözler, metinlerse içtenlikten yoksun dile gelirler. Her dil parçasında ifadesini bulan, bir kez de böyle içten, hakiki söze tercüme edilmelidir. Istırabı göze almamış, trajik duyudan yoksun her cümle, kötülüğün bir parçası olur, karanlığı büyütür. Herhangi bir yazım, bu kötülüğün tortularını kazımaktan da sorumludur. Her “sahici” konuşma ve yazma, bu nedenle bir çeşit temizleme, arınma eylemi olarak “tercüme” gibi ortaya çıkar. Örneğin mevsimlik bir işçi hakkında yazmak için onlar arasında olmalı, onların acısını, sevincini sadece zihinde değil, bedende de taşımalıdır. Onlarla aynı işi yaptığı gibi, onlarla birlikte işten atılmalıdır. Ama diğerlerinden farkı olarak bu durumu memnuniyetle karşılamalıdır. Sadece onlarla acı çekmiş bir beden ve zihin yazıya geçmeye hak kazanır. Yani kişi, yazdığı, söylediği şey olabilmeli, her cümle bir fiil olmalıdır.

Kaynakça:

Weil, Simone (2019a). Yerçekimi ve İnayet, çev. Mukadder Yakupoğlu, Ankara: Doğu Batı.

Weil, Simone (2019b). Kişi ve Kutsal, çev. Murat Erşen, İstanbul: Vakıfbank.

 

TEILEN
Önceki İçerikBir başka dünya düşü “Planet Onston”
Sonraki İçerikMarksist Tarihyazımı Öldü mü? Ruhuna El Fatiha ve Nice Yaşlara!
Özgür Taburoğlu
1973 Kırşehir doğumlu ve bilgisayar mühendisi olarak hayatını kazanan Özgür Taburoğlu’nun, Bejan ve Baran adında iki çocuğu var. Dünyevi ve Kutsal: Modernlerin Maneviyat Arayışları (Metis, 2008), Kent Efsaneleri: Zamanımızın Batıl İnançları ve Takıntıları (Doğu Batı, 2011) ve Resim, Söz ve Yazı: İmge Yaratmanın ve Bozmanın Yolları (Doğu Batı, 2013), Boşluk, Aşırılık ve Keyfilik (Doğu Batı, 2016) ve Nazar: Başkası Nasıl Görür ( Doğu Batı, 2017) adlı çalışmaları yayımlandı.