Tuhaf bir şekilde sahafta rast geldiğim Sçedrin’in, “Golovlev Ailesi” romanı basit anlamda Rus burjuva liberalizminin çöküşünü anlatıyor. Romanda soylu bir ailenin oyunlarla çevrilmiş miras çekişmesi ve aile üyelerinin teker teker ölümü var. Tolstoy’un, “İvan İlyiç’in Ölümü” adlı romanından esintiler seziliyor. İki romanda, yaşamın son günlerinde ölümle yüzleşen eden iki adam yaşamdan silinmiş bilinçleriyle karanlık bir uçuruma ruhlarını bırakmış, ardından da geri oldukları yere dönüp, müthiş bir soğuk kanlılıkla o uçuruma bakarlar sanki. Bu uçurumlardan, Dostoyevski’ye ister istemez gidiyorum, Sçedrin’den. Karamazov Kardeşler’de, Dostoyevski incilden alıntılarla ve ölüme atıflarla sayfaları doldur. Karamozov Kardeşler’de, Dostoyevski incili nasıl metinler arası düzeyde (Zosima’nun vaazları ya da Şeytanla konuşmalar) okuduğu apaçıktır. Saltıkov Sçedrin de, Dostoyevski gibi değilse de, farklı şekilde bunu yapar.

Sçedrin’in, “Golovlev Ailesi” ya da “Golovyovlar” adlı romanında sürekli olarak kutsal kitaba atıf ve tanrıya duyulan manevi hisler vardır. Sosyalist realizmin imgeleminde döşenmiş bu roman, manik ve depresif bir kişiliğin hallerini komünal düzleme yatırır. Fakat farklı biçimde ölüm anlatıları da vardır. Sçedrin, temel olarak burjuva soylu bir ailenin çöküşünü anlatır. Romanda, miras olgusu homojen bir şekilde durur. Mirasın getirdiği yıkımlar, aynı zamanda bu burjuva soylu ailenin yıkımdır. Bu bağlamda, 19.yy Rus toplumun feodalitesinin köleliğin kaldırılmasının hiç etki etmediği ana unsur olarak ‘miras’ toplumsal olarak yerli yerinde durur. Sçedrin de, miras kavramını kullanarak, her hangi bir işe yaramaz insanları bir araya getirerek köleliği eleştirir. Sçedrin’in “Golovlev Ailesi”ni okumak demek cılız insanların, güçsüz insanların, yaşam biçiminin “koleksiyonlaştırıldığını” okumak demektir. Aslında modernizmin toplumsal çöküntülerinin nasıl ikircikli anlatıları önümüze yığdırdığını, iktidar biçimlerinin lafebeliğiyle etkisi altına aldığı insancıkları anlamak için de okumak gerekir. Belki de Golovlevler’de. 20.yy Totaliter rejimlerinin, yalanlar üzerine olan yönetim biçimlerini okuruz.

Sçedrin’e değinirsem eğer romanını 7 alt başlık altında toplamıştır. “Aile Meclisi, Akrabaca, Bilanço, Yeğencik, Yasak Olan Aile Sevinçleri, Mirasçı Olmayan, Hesap”. Miras, aile toplantıları, sermaye, akraba, gizli hesaplar Rus toplumsalının göstergeleridir. Romanın karakterlerinin üzerine sinmiş olumsuzluklar ise içten bir nihlizmin tipik verileridir. Ölüm olgusunu Sçedrin, insanlar ile doğa arasında diz çöküş ilişkiyle ve İyuduşka’nın ajitatif abartılarıyla, süslenmiş konuşmalarıyla anlatır. Sçedrin’in hayatın değerlerini içerden okuması ve alt üst edişi okuru cevabı verilmek istenmeyen soruların içine atar. Din, İncil, Kilise, Aile gibi değerler ikircikli monologlarla ölüm etrafında ifade bulur. Denilebilir ki, Sçedrin böyle yaparak toplumsal dogmatizmi eleştirmiştir. Aslında dogmatizmin çarpıcı ilişkileri, kutsal tasvirlerin, tütsülerin ve mumların mistizmini taşıyan soğuk günlerde canlanır.

Diğer tarafdan romanda Sçedrin, ölüm kavramı etrafında cereyan eden maneviyat sömürüsünü tasvir eder. Bu manada, Romanın önsözünde, Mazlum Beyhan’ın karakterlerle ilgili “Tam bir ‘güçsüz insanlar koleksiyonu” diye söylemesi hiç de boşuna gözükmüyor. Ayrıca Beyan, bu anlamda Sçedrin’in yarattığı “toplumsal tiplerin” Gogol’ün, Ölü Canlar’ı ile akraba olduğunu söylüyor. Bakıldığında, Gogol’ün vurdumduymaz Çiçikov’un kurnazlığını Sçedrin’in, İyuduşka’sında daha yoğun işlendiği görülüyor. Bu da, Mazlum Beyhan’ın tespitini haklı kılıyor. Bu bağlamda, Golovlev Ailesi “Ölü Canlar Okulu”nun devamı niteliğinde olduğunu da gene, Mazlum Beyhan ifade ediyor. Sçedrin’in, modernizmin dibe vuran bireyciliğini çiftçi kültürüyle bir araya getirmesi de oyunsal bir eylem olarak okunuyor. Roman hakkında, edinilen bilgiye göre, Sçedrin’in, ilk başta Golovlev Ailesi’ni roman olarak düşünmemiş olduğudur. Ayrıca, Sçedrin’e, bu arada bazı mektuplarda gelmiş romanı bitirince. 1875 Kasımında gelen mektuplardan biri de, Turgenyev’dendir. Turgenyev, “[…] ister istemez, Saltıkov bu yazı dizisini neden romanlaştırmıyor? diye soruyor insan” [1] demiştir. Gonçarov ise, 30 Aralık 1876’da, “Hayır! İyuduşka ne karnına bir bıçak saplayabilir, ne de alnına bir kurşun sıkabilir!” [1] demiştir.

Golovlev Ailesi, isimli romandaki Porfiri Vladimiroviç yani İyuduşka karakteri yukarıda aslında konuya girmeye çalıştığım, ölüm ve iktidar ilişki yönünden farklı bir yöne sahip. Bu yön de pastoralliktir. Basitçe pastoral2 dediğimiz şey kır yaşantısını ifade eden edebiyat, resim, şiir, destan ile yoğrulmuş anlatı türüdür. İnceldikçe büyüyen ufuklar, kar taneleri, yağmur damlaları, ağaçlar, kuşlar, böcekler, kadınlar ve çobanlar falanlar filanlar vardır pastoralde. Çoğu kez de alegori ile betimlemenin buluşmasıdır. Edebiyatta, pastoral iktidarın yaşamı, olayların öykücü bir dille anlatılmasıyla genel bir düzeni önceler. Pastoralin içine bir iktidar tipi girince saf mekanizmalar, daha baskıcı olur. Bunun için, Michel Foucault’nun, “Siyasi Aklın Eleştirisine Doğru”3 (Omnes et Singulatim) adlı metnine bakarak, Sçedrin’in yarattığı toplumsal tiple (İyuduşka) ilişki kurmaya çalışacağım.

Foucault, iktidar teknolojilerini araştırırken kökenlere, köklere ve daha uzaktaki oluşumlara iner. Batı toplumlarının siyasi iktidar tiplerinin merkezi biçimlerle, bilgi formlarıyla/türleriyle ortaya çıktığını ifade eder. Foucault, iktidar düzeneklerinin ideolojilerini bakımından ve egemenlikleri bakımından söylem tiplerini katmanlara ayırarak inceler. “Siyasi Aklın Eleştirisine Doğru” adlı metinin de başlarında, Orta Çağ Hıristiyan batı toplumunun, kralların, çobanların, tanrıların, mülk sahiplerinin, otoritelerini sağlama almak için kendi mülklerini güvene aldığını anlatır.

Böylece, Foucault iktidarın kullanabileceği güçlü söylemlerin ve kendiliklerin oluşturduğunu göstermeye başlar. Gösterilen iktidar tipi de bir pastoral tanrısal güçtür. Bu güç, biyo iktidarın merkezi olarak da görülebilir. Bir karşıt fikirle denilebilir ki, bu açıktır. Hiç de saklı değildir. Ancak, iktidarın ne yapacağı belli olmaz. Foucault, “İktidar tekniklerinin gelişmesinin giderek bireylere yöneldiğini ve bireyleri sürekli ve kalıcı bir biçimde yönetmeyi amaçladığını” söyler. Bu anlamda deneyim içeren, bir dispozitifin merkezi otoriteye görünür olmasında örnek verilebilecek mekan platodur. Platolar’da, çobanlar, koyunlar, köpekler vardır. Çoban, Babil monarkının unvanı olarak görülür. İnsanların Çobanı, olarak da kendisine tabi olanları yönetir. Foucault’nun, Platon’dan aktardığına göre, “hayvan sürülerine emir veren insan ile insan sürülerine komuta eden insan” arasında bir ayrıma gidilir. İşte bu noktada karşımıza siyasi önder çıkar, yani insanların çobanı.

Bu ayrımı genişlettiğimizde, İnsanların iktidarında, çobanın diyalog ve ikna etme yöntemi ile sürüsünü yönlendirdiğini düşünebiliriz. Çobanın, koyun ya da danalara yönelik ıslık çalma, bağırma, değnekle vurma ya da onlardan uzakta bir tepede bulunma hali vardır. Çoban ki, tek başına yönetimi devralması gerekir. Çoban olmasının ana özelliği tek olmasıdır. Ama yerleşik Doğu toplumlarında ve Anadolu da çoğu zaman bu sayı iki ya da üçe yükselir. Fakat iki çoban tipinde de bir ortak özellik var. O da biçimlendirme işlevidir. Salt olarak bir çobanın bir tepeye oturması, koyunların günahını (Burada koyunların günahını metafor olarak kullanıyorum) üstüne alması, pastoral iktidarın bireyselliği önemsemesindendir. Oturdukları yerden uzaklara bakarlar. Bakışlarının ardındaki endişe, kurttan (ölümden) kaynaklanır. Eğer koyunlarını kurta kaptırırsa, kendisinin de bir varlık olarak kaybolması riskiyle yüz yüze gelir. O yüzden romantik bakışlar değildir, çobanların bakışları. Çoban aynı zamanda oturduğu yerden koyunları (denetçi) denetler. Bu, Pastoral bir iktidar tipinin ilahi bir şekilde koyunları koruma biçimidir. Hal böyleyken, Foucault’nun söylediğine göre çoban kavramını, İbraniler geliştirmişlerdir. Ek olarak, Hıristiyanlıkla beraber İsa’nın “iyi çoban” kavramını literatürünü, Foucault parça parça sorumluluğunu kullanarak açıklar. Bizde bir tanesini ele alarak ilerleyebiliriz.

1) Birincisi sorumlulukla ilgili olarak. Çobanın bütün sürünün ve tek tek her koyunun kaderinin sorumluluğunu üstlenmek durumunda olduğunu daha önce görmüştük. Hıristiyan anlayışına göre, çoban –hem tek tek her koyuna hem de onların bütün eylemlerine ilişkin, onların atabilecekleri bütün iyi ya da kötü adımlar, başlarına gelen her şey hakkında- hesap vermek durumundadır. Dahası Hıristiyanlık, tek tek her koyun ile koyunların çobanı arasında karmaşık bir günah ve sevap değişimi ve dolaşımı olduğunu düşünür. Koyunların günahını çobana da yüklenebilir. Çobanın kıyamet gününde bu konuda hesap vermesi gerekecektir. Buna karşılık çoban, sürüsünün Selameti bulmasına yardım ederek kendi selametini bulacaktır (…)” [2]

Yukarıdaki pasajda Foucault’nun, anlattığı şekliyle, ‘çobanın’ ilahi emirlerle, eylemleri, sıradan insanın dünyevi inançlarıyla örtüştürdüğünü ve bir tür kendiliğin silinmesini de kendi içinde taşıdığını çıkarabiliriz. Sçedrin’in, “Golovlev Ailesi”ne bakıldığında ise, ölümün ve ihanetin timsali olan İyuduşka’nın, dini inancı yüksek bir köylü ile veya hizmetçiyle maneviyatı, yerleşik düzene indirerek otoritesini sürdürmesi Foucault’nun metnine bizi iter. Sçedrin’nin, romanın merkezine oturttuğu İyuduşkuya’ı Gololovlev Ailesi’nin çobanı olarak nitelemek yersiz olmaz sanırım. Çünkü İyuduşka Ailenin diğer üyeleri ile arasında ölümün iktidarını kendi üzerine almıştır bir nevi. Bu yönüyle, her fırsatta ağzından düşürmediği, “Allahın izniyle” sözü diğer insanlar üzerinde sürü gütme gücü kurar. Aile bağlarına hükmetme ve bireyselliklerin yönetilmesi üzerine İyuduşka, karşısındakini bıktırırcasına konuşmaktan ger durmaz. Böylece ölümü kullanan pastoral iktidar olur. Mesela, evin hizmetçilerine ve kendisinin hamile bıraktığı Yevprakseyuşka’ya bile gerektiği zaman gelir ve giderlerin harcamaların hesabını bir bir sorar. Ona sebzelerin nasıl hazırlanacağını, ailesinin sözde refahını düşünür. Anninka’yla bir konuşmasında şöyle der, “Hıyarlar mesala… Hıyarları tuzlamak gerek: hıyarları düşünürüm. Bir şey aldırmak için şehre birini göndermek gerek; onu düşünürüm. Ev için gerekli her şeyi düşünürüm”[1]. Kendisinin söylediği hıyar kelimesi basit görünebilir fakat bir dil cambazlığıyla Hıristiyanlığın erdemlerinde bulunan ‘komşusuyla paylaşmak’ olgusunu Allah’a, Kutsal Tasvirlere yönlendirir. Elindeki haçı da çıkarak, karşısındakini etkisiz hale getirir. Örneğin, Yiğeni Anninka’nın bir müddet dayısıyla kalmasından sonra, evinden gitmek istemesiyle onu bütün bıktırıcı iktidar düzeneğini harekete geçirir.

Her şeyde kendini ölçülerini kullanıyorsun… olmaz! Büyükleri de düşüneceksin! Tutturmuşsun bir ‘bana göre değil’, gidiyorsun… Öyle mi söylenir! ‘Tanrı isterse’ demek yok mu? doğru olan, uygun olan bu değil mi! Biz eğer Golovlevo’da Tanrı’ya karşı çıkarsak, günah işlesek, Tanrı’ya isyan etsek, başkalarını kıskansak ya da başka kötülükler yapmış olsak, eh, o zaman haklı olurdun ve bizde ayıplanmayı hak etmiş olurduk. Yalnız, tabi bu noktada bizim Allah’ın emirlerine aykırı davrandığımızı kanıtlamamız gerekiyor(…)” [1].

Ölümün iktidarı burada, sadece ölümün fiziki anlamıyla değil hareketlerle davranışlarla ve konuşmalarla vücut buluyor. Yukarıda Foucault’dan aktardığım, insanların çobanı söylemini daha iyi görebiliyoruz sanırım. İyuduşka nasıl kardeşlerine ölümü getirdiyse, ölüm romanın her tarafına siniyor. Dışarıda yağan yoğun kar, yanan tek gaz lambaları, gölgeler, gölgeler, gölgeler… Kardeşleri, “Vladimir, Stephan, Pavel, Annuşka” ve babasıyla annesi, “Vladimir Mihayloviç, Arina Petrovna”, Öksüz kalan, “Lyubinka” ölümünü Çoban İyuduşka getirmiştir. Romanın sonuna doğru Foka isimli bir köylü, İyuduşka’dan birazcık çavdar ister. İyuduşka, adama kutsal bir söylev çeker. En zevk aldığı karşısındakini biçimlendirmektir. Tabi, köylünün istediği çavdar oranından, çavdarını eksik verir. Eksik olarak verdiği çavdarı, geri tam ister. Köylünün isteğini köreltir. Arzusuna hükmeder. Bireyselliğini yok eder. Onu ruhunu öldürür. Sonuç olarak, Foucault’nun bahsettiği pastoral iktidarın İyuduşka’da vücut bulduğunu çıkarabiliriz. Çünkü dini söylemin politikası çok ağır basar. Foucault, çobanı incelerken bu iktidar tipinin ilahi boyutunu arkeolojik olarak Hristiyanlığın erdemleriyle bütünleştirmiştir. Böyle bir iktidar tipini İyuduşka’da görmek rastlantı değil. Foucault, Hıristiyanlığın papazlarının, keşişlerinin, Ortaçağ kilise iktidarının kökenlerinde bir sürü bilgisini gösterir. Çobanı nomos (yasa) sözcüğü nomeus (çoban) ile ilişkilendiren Foucault, pastoralliği de siyasi bir iktidarın gücünde gösterir. İman ve itiraf rejimleri ile ilgili olan pastorallik yapısı, Hıristiyanlık yaşamına ve hakikatin şekillenişe içrektir. Bu bağlamda, insanın kendi hakikatinin vicdani yönlendirilmesi ile İyuduşka’ya Golovlevler’de Orta Çağ Hıristiyanlığından çıkmış bir Pastoral iktidardır diyebiliriz.

Çünkü çobanın tüm bireylerin yaşamlarının düzenlenmesini üstlenmesi vardır. Aynı zamanda çoban olduğunu bilen bir iktidar zaten metaforik olarak gücünü kullanmaz, metonomi olarak gücünü kullanır. Aynı şekilde, İyuduşka da bireylerin yaşamlarını düzenler onlara biçim verir. Hıristiyanlıkta İsa iyi bir çobanken ona ihanet eden Yahuda’dır. İyuduşka da “Golovlev Ailesi”nde, hain bir çoban olarak bütün aile fertlerini öldürür. Sçedrin’in romandaki ifadesi gibi o bir “kan içicidir”. Velhasıl Sçedrin’in, günümüz kan emici iktidarlarının toplumsal hükmünü ölüm üzerinden gösterdiğini okuyunca ister istemez bu yazıyı kaleme almak gerekliliğini duydum. Çok fazla uzatmadan son olarak, romanın son sayfalarında İyuduşka’nın hayatını ve evini yıkan Sçedrin’in deyimi “Ölüm içinde Ölüm” sözü göze çarpar. Etrafımıza baktığımızda, sayısız İyuduşka’larla dolu hale gelmişizdir, diyebiliriz. Tevrat’taki, Hirodes’in karısı, Hirodya ile İyuduşka’yı buluşturan ölümün iktidarıdır. İyuduşka’ya, Oidipus benzetmesi bile yapılabilir. Salome ise, Golovlev Ailesi’ndeki Anninka’dır, Demeter mitindeki Persephone’dur. Tepside krala sunulan Yahya’nın başı ise, İyuduşka’nın kardeşlerini temsil eder. Ölümün iktidarını temsil eder. En sonunda İyuduşka, donarak ölür. Ölüm, baş edemediğimiz iktidardır. Her yerdedir. Her an baş kaldırabilir. Günümüzün çobanları, ölüm maskesini, çok sık takmıştır. Kan içicilerin gözleri ise, her yerde bizi izler. İlahi olanın afyonu, öteden beri iktidarı beslemiştir. Bedenin biçimlenmesi siyasi iktidarın yararınadır. Ölümün kan içicilerin elinde giderek güç olması görünür sonuçtur. İktidar lanetlidir; çünkü ihaneti anımsatır.  

Kaynaklar

  1. Saltıkov Sçedrin, “Golovlev Ailesi”, Öteki. Ankara. 1994.
  2. Michel Foucault, “İktidar ve Özne”, (Seçme Yazılar). Ayrıntı. İstanbul. 2011

1 İyuduşka, (Yahuda) Para karşılığı İsa’yı ele veren havari. İhanetin timsali olmuştur.

2 Foucault’nun, verdiği dip nottan aktardığımızda, “pastorship”, (fr. “pastoral”) kelimesi, “pastor” kelimesinden geliyor; “pastor” ise çoban, papaz, yönlendirici, yol gösterici anlamlarını taşıyor.

3 Ayrıntılı okuma için bkz. Michel Foucault, “İktidar ve Özne”, (seçme yazılar) Ayrıntı. İstanbul. 2011.

TEILEN
Önceki İçerikBasit Bir An, Güçlü Bir Hatırlayış
Sonraki İçerik Tarihin En Eski “Komplo Teorisi”: Adem ile Havva
Övünç Demiray
1986 Yılında Sivas’ta doğdu. 2007 Yılında Mersin Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi Heykel bölümünü kazandı. 2010 Yılında Mersin Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi Resim bölümünü kazanarak 2013 yılında mezun oldu.2014 Yılında, Mersin Üniversitesi Güzel Sanatlar Enstitüsü Resim Ana Sanat Dalında Yüksek Lisans kazandı. Halen eğitimini sürdürüyor.