Denizle şaka olmaz!

Şakalaşmak için iskeleden uzak durup başka birini aramaya heveslisine, işte bu yüzden, kara iklimine düşkün adam denir.

Denizle al takke ver külâh yapmayı sevmeyenler için suyun dibi kumlu bir çukurdur.

Onlara bakılırsa sam yelinden uzak durulmalı, lodosta soba yakılmamalı, denizden her çıkan yenmemeli, nihayetinde derya koca bir ummân olduğuna göre herhalde kirlenmeyeceğinden bütün pislik oraya boca edilmeli, tüm bunlardan sonra romatizmalar için bozkır kasabalarına çekilip güneşe serilmelidir. Olmadı, kaplıca yolu tutulur.

Türklerin, öteden beri, denize bir afur tafurla uzaktan bakıp, tedbirli, temkinli ve mesafeli durdukları söylene gelir. Bakalım doğru mudur, yoksa bu işin bir bit yeniği var mıdır?

Bu mesele, Refik Halid Karay’dan yapılacak bir alıntıyla parmağımıza dolanır. Ne ki, yazarımızın cümlesine hep beraber gülümsemek gerekecektir, yoksa onu hakkıyla yâd etmiş olamayız. Eline su dökülmez, peşkir tutulsa az gelecek rahmetli yazarımızın işi gücü bizi makaraya sarmak, onunla bununla dalga geçmek, bunları yapamazsa kalemi boş duramayacağından kendini sarakaya almaktır.

Refik Halid der ki, “Bizde, deniz, Köprü ile Büyükada arasından ibarettir!”

Doğru mudur, doğrudur. Osmanlı rehavetindeki insanımız uzun zaman Üsküdar salapurya kayıklarından başkasına binmeye çekinmiş, güvenli olsun diye Kâğıthane’yle Göksu derelerinde fış fış kayıkçı gezinmiştir. Bir ayağı kıyıdadır; ne olur, ne olmaz…

“Çek küreği uzanalım Göksu’ya” mısrasıyla başlayan mâhur makamında beste Türk denizcilik tarihinin en tanınmış ezgilerinden sayılabilir. Ancak okur, hemen celâllenip bize söylenmeye başlamamalıdır; yazımızın ilerleyen satırlarında deniz fatihlerimize ait Cezayir Marşı’na da sıra gelecektir.

Bizim deniz, Sirkeci’den tarifeli Büyükada vapurlarıyla bilinen bir denizse, Osmanlı edebiyatında, hatta bugünün kalemlerinde bile ona yer veren pek görülemez. Edebiyatımızda, Marmara dışına çıkabilmiş, birkaç deniz milini kat edebilmiş esere, müzayede salonlarında rast gelinirse gelinir; yoksa hiç… Bu nedenle, Türk edebiyatında bir Conrad görülmez, Herman Melville gibisini aradınsa bul!

Edebiyatında deniz bulunmayan Türk dünyasına, dalgadan uzak, Karaman koyunu otlayan steplerinde kağnıyla gezilen, bir yiyip bin şükredilen bir yurt kaldıysa, hep Osmanlı’nın bu deniz ürküntüsündendir. Osmanlı denizin önemine geç vâkıf olmuştur da iş işten geçmiştir.

Denizi tanımayan, aman ha açılmayalım boğuluruz, rüzgâr yemeyelim zatürre oluruz telâşındaki eski insanlarımızdan daha fazlası beklenemez. Bunların en babayiğidi Ahmet Mithat Efendi’dir. Kadıköyü’nden İzmit’e kadar, kiralık bir kotrada geziye kalkışma cesareti gösteren, “Hasan Mellah Hüseyin Fellah” yazarı, bu macerasını “Sâyyâdane Bir Cevelân” adlı yapıtıyla Türk edebiyatına deniz suyu karıştırır.

Bundan cesaret bulan Yenişehirlizâde Halit Eyyûp adlı bir başka yazarımız ise daha gözü pek çıkmıştır. Eyvah, o Karadeniz’e açılacaktır. Hem de neyle, küçük bir sandalla… Halit Bey, Beykoz’dan Anadolu Feneri’ne kayıkla geçmiş, eh madem buraya kadar geldik, biraz daha gidelim diye Riva deresine değin kıyıdan kıyıdan gezmiştir. Servet-i Fünûn edebiyatçıları arasında bulunan yazarımız, bu macera dolu gezisini“Kayıkla Cevelan” başlıklı eserinde uzun uzun anlatmıştır. Okurken öyle bir zanna kapılırsınız ki, Halit Bey, okyanusları aşmaktadır.

Bu kadarı yeterlidir!

Kayıkhane düşkünü kalmış bir dönemi geride bırakıp, biraz eskilere doğru, birkaç yüzyıllık deniz miliyle aşmaya karar veren yazarınız, şimdi yazısında demir almak zamanı geldiğinden yola çıkacaktır. Vira bismillah!

Osmanlıyı bütün bütün denizcilikte gözden uzak tutmak da haksızlık olur. Cezayir kökenli, Arap asıllı korsanların dümen suyunda, az yelken açılmamıştır. Kürek forsalarına kırbaç şaklatılıp heyamola nidâları dalga seslerini çokça bastırmış olmalıdır.

Osmanlı Bahriyesi Akdeniz’de, öyle böyle değil, 19.yüzyıl başındaki Navarin Deniz Savaşı faciasına dek, gidilmedik kıyı köşe, liman tersane bırakmamıştır.

Bütün bu dönemlerin en hamasi hadiseleri, en canlı hikâyeleri, 16.yüzyıl mahsulüdür. O dönem İshak, İlyas, Oruç ve Hızır adlarındaki dört fırtınalı denizci kardeşin, doğru bildiniz, Barbaros Kardeşlerin çağıdır. Böyle denilse, yanlış olmaz, ekmek musaf çarpsın ki demeye de gerek kalmaz.

Barbaros Hızır Hayreddin Paşa, Kaptan-ı Deryâ makamıyla Osmanlı gemilerine rota çizerken, bazılarını da Atlantik Okyanusu’na çıkartmıştır. Gazavât adlı bir hatıratı bulunan Paşa’nın dediklerine bakılırsa, Türk kalyonları, Miladi 1535 senesinin Ağustos ayı ilk gününde, Türklerin Sebte Boğazı dediği Cebelitarık’ı geçerek Biskay Körfezine çıkmıştır. İngiliz Donanması henüz emekle çağında, İspanyol ve Portekiz amiralleri ise epeyi yamandır; Türkler meydanı bunlara bırakmaz.

Barbaros, kalyonların Hicrî 942 yılının Safer ayında ikinci mübarek cuma günü Portekiz memleketinin gâvur limanı olan Faro’yu bombardıman ettiğini de kaydeder. Faro deyip geçmeyin, uzak denizlere gidip gelen Hollandalı tüccarların antreposudur, malın envaiçeşidi oradadır, her milletten denizci iskeleye adım atar. Bombardımana yenik düşen Faro, ne kadar haraç istersiniz paşam diye kalyonlara elçi gönderip sanduka dolusu altın taşımış, yakayı bir müddet için kurtarmıştır.

Doğru mudur, doğrudur. Osmanlı rehavetindeki insanımız uzun zaman Üsküdar salapurya kayıklarından başkasına binmeye çekinmiş, güvenli olsun diye Kâğıthane’yle Göksu derelerinde fış fış kayıkçı gezinmiştir. Bir ayağı kıyıdadır; ne olur, ne olmaz…

Anlaşılan o ki, Barbaros Hayreddin’in kendisi oralara kadar çıkmamıştır. O, galiba Atlantik’in havasından biraz mustarip olacağını hesaba almıştır, İtalya açıklarında salınır, kamarasında pinekler, tespih çekip oyalanır, ötekileri bekler.

Ötekilerse Sinan Reis, Ahmedoğlu Aydın Paşa, Kazdağlı Salih Kaptan ve şimdi sıkı durulsun, hizaya girilsin, el etek öpülsün ki, Bodrum’un Karatoprak köyünden çıkma Turgut Reis’ten başkası olamaz. Hele bu amiraller arasında Turgut Reis, Atlas dalgalarında fındık kabuğu gibi hoplayıp zıplarken, kızıl bıyıklarını çekiştire çekiştire yolarak, hayda bre aslan levendlerim narâsı atmayı pek sever…

Fas’ı, Memâlik-i Şahaney-i Osmaniye’ye bağlayan Salih Reis ise Atlas kıyılarında dolaşıp, Kanarya Adalarına kadar giderek orada tuzlu balık ekmek yemiştir.

Asıl Murad Reis’e lafı getirmeden, yazıya pusula tutulamaz, rota verilemez. Murad Reis, 16.yüzyıl başında kafayı İzlanda’ya takmış bulunmaktadır. İzlanda’ya henüz demir atmadan evvel, onu tarih sayfasında ilk kez, şaraplarıyla ünlü Portekiz gâvuruna bağlı Madeira Adasını şıp diye alınca görüyoruz. Laf aramızda Murad Reis günâh münah demeden testi testi şaraba oturur. Şarapçılığı ona kalsın, lâkin Kaptan-ı Deryâ Paşa onu çektirmesinde ağırlamış, aferin evladım demiş, sırtını sıvazlayıp alnından öpmüştür.

Murad Reis bu övgülerin altında kalmayacak, İspanya kıyılarından, Portekiz limanlarından, daha kim bilir nerelerden binlerce esir toplayacak, bunları Cezayir kentlerinde köle olarak satacaktır. Atlas Okyanusu’nda rotayı daha sonraları biraz daha yukarıya, kuzeye doğru çizecek olan Murad Reis amiral paşaların duaları, okunan ayetler, cuma salâları, kılınan namazların yüzü suyu hürmetine kazandığı cesaretle İzlanda Adasına kadar gitmez mi, gider…

12 kadırgadan mürekkep donanmasıyla, Manş’ı geçer, Danimarka prensi Hamlet’in Elsinore kalesini piyesinde bırakır, oranın sahillerine yüz vermez, Norveç kıyılarında girinti çıkıntı çoktur, buraların fiyordlarında oyalanmayı da fuzuli bulur, 1627 yılının 20 Haziran günü, haydi size kolaylık olsun Hicrî karşılığını da yazalım, 1036 yılı Şevval ayının altıncı günü, İzlanda’ya demir atar. İzlandalılar hayatlarında yanık tenli, kara bıyıklı denizci görmemiştir. Merakla hep limana toplanırlar. Onlar şaşkaloz bakınırken, işgal tez elden, hoooop diye, gerçekleşir. Osmanlı levendleri 26 gün süren bir talan ve ganimet toplama yorgunluğuyla, çektirmelerine gerisin geri biner, 5 bin mil tutacak geri dönüş yolculuğuna çıkar. Geminin hamulesi artmış, safrası azaltılmıştır: Çoğu dünya güzeli İzlandalı hurilerden oluşan 400 kadar esir, gemilerin başaltında toplanmıştır. Cezayir Cezayir olalı, çektirmeler sağ salim geri gelince, böylesine güzel kızı bir arada görmüş değildir; koçlar, develer kurban edilir, köle pazarları hemen kurulur…

Hey bir dakika, lakırdı almış başını dolaşırken nerdeyse unutuyorduk: Murad Reis’in bu kızlar arasında gözdesi, İzlanda Kralı’nın kızıdır; daha azına yan gözle bile bakmaz… İzlanda Prensesini daha sonra nikâhına almış mıdır, yoksa onu cariyesi mi tutmuştur; tarih baba burada teklemektedir, dedikoduya yüz vermez.

Bu olan bitenleri kim anlatır da, biz öğreniriz? Tutsaklar arasında yer alan Olafur Egilsson adında İzlandalı bir rahip esaretten bin bir macera içinde kalarak kurtulduktan ve dahi kaçıp geri döndükten sonra, oturmuş, bunları bir bir yazmıştır. Biz de okuruz.

Biz kızlara dönelim ve bunca sarışın köle kızı bir arada gören bir diğer denizci Ali Biçin Reis’in yüreğinde fırtınalar kopar. İçi içine sığmaz olur, hevesinden uykusuz kalıp yemeden içmeden kesilir, Peder Olafur’a sözüne bakılırsa ¨İzlanda kızları madem böyle güzelmiş biz de gitsek yeridir¨, diye yola çıkar. Ali Reis, hamsi merakında kalmış Laz balıkçı gibi bir parça fazla avlanmış, 800 kadar genç kızla geri gelmiştir.

Osmanlı’nın İzlanda seferleri bu kadarla kalındı sanılırsa, böyle düşünene çok yazık olur: İzlanda, 1675 yılına kadar daha çok Osmanlı levendi görecek, oradan Akdeniz’e, Ege’ye ve hatta İstanbul’a sarışın, boylu poslu, mavi yahut yeşil veya kehribar gözlü hatun hanımlar gelecektir.

Şimdi, üzerimizdeki tuzlu deniz suyunu silkeleyip,1940 yılının New York kentini ziyarete giden büyük gazetecimiz Ahmet Emin Yalman’a kulak vermek gerekir. “Havalarda 50,000 km. Seyahat Notları” başlığını taşıyan eserinden öğreniyoruz ki, üstât Harvard Üniversitesi Kulübünde bir yemek daveti almış, ona icabeti sırasında bir hanımla yan yana oturmuştur. Bu bayan İzlandalı bir heykeltraş sanatçısıdır. Yalman’a, onun Türk olduğunu öğrenince, biraz yabanıl bakar, azıcık ürkmüş, sırtında cin peri dolaşmış, güzel kollarının ayva tüyleri ürpermiştir. Eski Vatan gazetesinin kurucusu büyük gazetecimiz biraz da çapkınca dille anlatır olanı biteni:

“Orta yaşına varmıştı, fakat hâlâ gözlerinden ateşler fırlıyordu. Hani kuzey erkeklerinin kanına karşı denge kurmak üzere doğanın kuzeyli kadına verdiği ateş…”

İzlandalı bayan, bir iki şarap içiminden sonra dillenir, Yalman’a fısırdayarak anlatmaya başlar. Anlattığı, İzlanda’da hâlen süren Türk korkusudur. Gençliğinde bir dünya gezisi tasarlamış bulunan bu hanım, o vakit düşüncesini babasıyla paylaşırken, peder beyi, “Bir şartla…” demiştir; “Türkiye’ye asla adım atmayacaksın. Yoksa hakkımı helâl etmem. ¨

Babadır, hakkı vardır. Kızımız ise buna çok üzülmüş, hayâl kırıklığında kalıp ah, of çekmiştir. “Oysa, genç kızlık rüyalarımda hep ateşli Türk erkeklerini hayal etmiştim”, diye devam eder, fısıltıyla. Masadaki diğer baylar, mistırlar, centilmenler haset çatlamasındadır o sıra… “Rüyalarıma hep Türkler karışıyordu,” der, “ateşli bir Türk karşıma çıkıyor, ben direniyorum, teslim olmuyorum, ama sonra o benim kalbimi fethediyor veeee…”; işte olan oluyordu elbette…

Heykeltraş hanım ne yazık ki böylesi Türk erkeklerine rastlamak üzere Türkiye’ye gelememiştir, ya ne yapmıştır, Avrupa’yı dolaşmakla biraz ferahlamaya, yanan bağrını serinletmeye çalışmıştır. Sonunda, bir gün yolu Paris’e düşecek, orada tesadüf bu ya, Türk talebelerin devam ettiği bir kafeye girecektir. O da ne, masalarda Türk delikanlılar vardır, aman aman diye etekleri zil çalar. Gel gör ki, onu bir hayâl kırılığı daha bekler. “Aralarına katıldım, birkaçıyla ahbap oldum, fakat talihime bakın ki” diye lafını toparlar, “hepsi dersleriyle uğraşan, kendi halinde uslu çocuklar çıktı. Bunlar çok zararsız ve tehlikesiz erkeklerdi.” Şimdi, derin bir mahcubiyetle bizimkilere yazıklar olsun, deriz.

Ders çalışmanın da bir haddi hududu bulunur, hışırlığa bir parça gerek vardır.

İzlandalı kızların sürüsüne bereket biçimde Osmanlı topraklarına gelmesi hâli vakti yerinde bulunan konaklarda mavi gözlü sarışın bebelerin çoğalmasına, herhâlde, neden olmuştur. Zadegân sınıfından olup kesenin ağzını açan Osmanlı’ya ancak böylesi yakışacaktır.

Sıralovaz Yarımadasının Karabağ köyünden, şimdiki Bodrum’ın Karatoprak’ının denizinde suya kulaç atan Turgut Reisimize gelince, iş değişir. İzlandalı kız bolluğu başlamadan elli yıl kadar evvel Malta’ya işgale gitmiş bulunan donanma başındaki Turgut Reis, orada şehadetini alıp ruhunu teslim edecektir.

Turgut Reis’i çok seven, ona bir tarih romanı yazan Halikarnas Balıkçısı Cevat Bey hikâyesini aktardığı Bodrumlu deniz adamının karşısına, yazık ki, kitabında İzlandalı bir güzel çıkaramamıştır.

Belki, mavi gözlü İzlandalı kızlardan Bodrum’a o vakit gelenler de bulunur. Bu yazıdan sonra, mavi gözlü Bodrumlu aramaya karar verenlerin Azmakbaşı’nı, Kale Kapısını, Tepecik Cami taraflarını bir gezip ortalığa bakınmasında fayda vardır, zarar yoktur.

Tarih denilen derin, karanlık kuyudan her zaman doğru kova çekip çıkarılamaz.

Neye niyet neye kısmet, denir bu duruma…

Kuyuya sallandırdığı, “denizle şaka olmaz” ipine bağlı tarih kovasında, kısmetine çıka çıka İzlanda’nın kızı yerine hikâyesi takılmış bulunan yazarınız da talihine razı olup, diline bir deniz şarkısı dolamıştır.

“Adalardan bir yâr gelir bizlere,

aman Allah gözlere bak, gözlere…”

İktibas: Yazı, 2004 yılında Bodrum Magazin dergisinde yayımlanmıştır; elden geçirilerek iktibas edilmektedir.

TEILEN
Önceki İçerikHaydar Karataş – Ejma’nın Rüyası
Sonraki İçerikEren Ali Gül: “Argüman şikâyeti olanların değil itibarlı itirazların habitatıdır”
Mahmut Şenol
1958 yılında, İstanbul'da doğdu; şimdiye kadarki ömrünün üçte ikisini bu şehirde geçirdi. 1997'de ABD'ye, daha sonra Kanada'ya göç etmesiyle yaşamının bugüne değin olan kısmını Kuzey Amerika'da sürdürüyor. Gazi Üniversitesi Ekonomi Fakültesi'nden lisans, İstanbul Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi'nden (SBF) Yüksek Lisans derecelerine sahiptir. Ayrıca Indiana Eyaleti Purdue Üniversitesi ve yine İstanbul SBF'den misafir öğrenci olarak doktora dersleri almış olup, hâlen tez aşamalarını beklemektedir. Türkiye'de ulusal basının en eski gazetelerinden Cumhuriyet'te 1977 yılından itibaren muhabir gazeteci olarak çalışmaya başlayan Şenol, 1987'den sonra bir müddet serbest ticarî faaliyet göstermiş, daha sonra TV yapımcılığına yönelmiştir. Kanal D, TGRT, ATV gibi kanallara seri-dizi programlar üreten yapım şirketlerinde bulunmuştur. [Selim İleri ile Nostalji, Şenola Düğün, Leyla Tekül Şov gibi programlar, sıralanabilir.] 2000 yılında edebiyata yönelip roman yazmaya başlayan Şenol'un ilk eseri Phaselis Adağı'dır. Bu eserle birlikte yine Cumhuriyet gazetesinin dışhaberler servisi sayfalarına ABD, Kanada yazılarıyla haftalık yazılarıyla katılmış; tekrar gazeteciliğe adım atmıştır. Ayrıca o tarihlerden başlayarak web portalları imkânı doğduğundan Açık Gazete, Arkitera Mimarlık Dergisi, Mesele Kitap, Bodrum Baskısı, Kent TV gibi hem basılı hem de online kanallarda yazılarına bolca rast gelinmiş, yine bu meyanda Varlık edebiyat dergisi, Roman Kahramanları, Edebiyatist, Papirüs gibi pek çok dergide denemeleri, küçük hikâyeleri yer almıştır. Eserleri arasında Bay Konsolos adlı romanı hem müzikal hem de tiyatro eseri olarak, ayrıca sinema senaryosuna çevrilip Devlet Tiyatroları ve İstanbul Şehir Tiyatrolarında ayrı ayrı repertuara alınmış; oyun sırasını beklemektedir. Yine Akhisar Düşerken adlı romanı, hâlen üzerinde sinema film yapılmak üzere yapımcı firmaların elinde bulunmaktadır. Yazarın sırasıyla yayınlanmış eserleri şöyledir: 1. Phaselis Adağı, Altın Kitaplar 2. Bay Konsolos, Altın Kitaplar 3. Çerkes Âdil Paşa'nın Tahsildarlık Günleri, Papirüs Yayınları ve 2.Baskı Alfa Yayınları 4. Kayısı Topuklu Kadınlar, Papirüs Yayıncılık 5. Keşfini Bekleyen İnsan, Kadim Yayıncılık 6. Akhisar Düşerken, Ayrıntı Yayınları 7. Capon Çayevi, Ayrıntı Yayınları ve 2.Baskı Alfa Yayınları 8. Geçiyordum Uğradım, İskenderiye Yayınevi 9. Dalkavuk Hanım, Alfa Yayınları 10. Altıncı Hasta, kendi yayını-e/book, tiyatro eseri Yazarın, bugün itibariyle, yayın aşamasında bulunan ¨Aklı Kızda Kaldı¨ başlıklı yirmi hikâyeden oluşan bir kitabı da bu listeye eklenmesi mümkün görünmektedir.