60’ların sonundan itibaren, yani ziraatın/hayvancılığın neredeyse teslim bayrağı çektiği yıllarda; ülkemizin doğusundan büyük kentlere, batıda ise köy ve kasabalardan en yakın merkez kente göçen, depolitize, örgütsüz alt sınıf/orta-alt sınıf gençliğinin isyanı, akacak mecra olarak, adına sonradan ‘arabesk’ denilecek müzik türünü bulmuştu kendine.

İşte tam da bu dönemde, büyük kentlerde minibüslerden/taşrada özellikle sanayideki küçük atölyelerin cızırtılı hoparlörlerinden buğulu, hafifçe yanık ve sitemkâr bir ses yükseliyordu. Bu ses ne Orhan Gencebay gibi sofistike, ne İbrahim Tatlıses gibi oryantal ne de Ferdi Tayfur gibi ağlak idi. Ağırbaşlı, ama kendine dönüşlü hiddetini olağanca gücüyle ifade eden bu ses Müslüm Gürses’ten başkasına ait değildi.

Şanlıurfa’nın bir könde doğan Gürses, üç yaşında iken ailesiyle birlikte ekonomik şartlar yüzünden Adana’ya göç etmek zorunda kalmıştı. O da kendini dinleyenlerden, içlerinden biriydi kısaca. O da, büyük kente feodal kültürden gelmiş, o da onlar gibi acı çekmekteydi. O yüzdendir ki, kargılığından alınıp koparılan bir ney gibi içten ve duyguluydu sesi sanıyorum.

Kendisinin de belirttiği gibi; İlkokulu bitirmiş. Adana’da damda yatarken uzun hava okumuştu. 1967’de Adana Çay Bahçesi’ndeki yarışmayı kazanması, Çukurova TRT radyosunda ses sanatçısı olmasının da yolunu açmıştı. Akbaş olan gerçek soyadı da “Gürses” olarak değiştirilmişti bu radyoda çalışırken. Bundan böyle adı “Müslüm Gürses”ti. Ve gür sesiyle klişe bir şekilde ifade edecek olursak; şöhret basamaklarını birer birer tırmanacaktı.

Sonrası zaten herkesin malumu… Günlerdir TV’de dolaşan, babasının annesini öldürmesi, kardeşinin trafik kazasında öldürülmesi, geçirdiği trafik kazası sonuncunda öldü sanılıp morga kaldırılması ve elini oynattığını bir hasta bakıcının fark etmesiyle tekrar hayata döndürülme hikâyesi vesaire vesaire…

Benim ilk Müslüm Gürses şarkısını dinlemem 90’ların ilk yarısına; yani babamın soğuk demir atölyesinde ayak işlerine koşuşturduğum zamana rastlar. Mesai saatinin bitiminde kepenkler yarıya kadar –eş, dost girebilsin, muhabbete ortak olabilsin diye o da- kapatılır, yağ tenekesinde yakılan ateşin başında toplanılırdı. Gece yarılarına kadar sürecek bu buluşmaların olmazsa olmazları arasında başı tabii ki Müslüm Baba şarkıları çekiyordu. Daha önceden bir köşeye zulalanmış olan biralar çıkarılır, kulak pası silen Müslüm Gürses şarkılarının eşliğinde önce birkaç fırtla, hızlıca, biraz sersemletecek denli yani, daha sonra da aheste aheste, tadını çıkararak yudumlanmaya başlanırdı.

Bildiğim bütün Müslüm Gürses şarkılarını ilk o atölyede dinlemiştim. Fakat bu atölyede en çok sevilen Müslüm şarkısı, ne Usta‘ydı, ne Vazgeçmem, ne de Güldür Yüzümü… En çok Esrarlı Gözler* seviliyordu nedense. Çok fazla çalındığından olsa gerek defalarca saran mavi-beyaz kartonetli kaset, ‘kırmızı kurşun’ kalemle tamir edilmeye çalışılırdı. O zamanlar yaşım biraz ufakça olduğu için, o şarkının bizim kalfalar ve mütemadiyen uğrayıp duran eşraf için ehemmiyetini bir türlü anlayamamıştım, dahası buna kafa bile yoramamıştım. Neden sonra, yıllar sonra bir aralık ehemmiyetine haiz oldum bu şarkının: Esrarlı Gözler, isminde geçen ‘esrar’ kelimesi dolayısıyla yıllarca unutulmuşların, öteye kıyıya itilmişlerin, hor görülmüşlerin gözbebeği olmuştu. Hala da öyledir; bugün, şu an taşrada bir sanayiye adım atsanız, bu şarkı mutlaka bir yerlerden yükselip doldurur kulağınızı eminim. Bir de o dönemi yaşayanlar anımsayacaktır, Müslüm Gürses’in daha isyankâr, Allaha apaçık isyan eden şarkılarının da bulunduğu, ama bunların devlet tarafından yasaklandığı şeklinde asılsız bir şehir efsanesi dolaşıp durmuştu bir süre ortalıkta.

Gerçekten de ‘isyan duygusu’ önemli bir yer kaplıyordu müziğinde Gürses’in: Bazı şarkıların sözlerini de yazan Ali Tekintüre’yle birlikte isyanın gidebileceği son noktaya kadar; yani yaradan’a kadar gidiyorlar; oraya gelince bir an duraksıyor ve ona sığınıyorlardı. Ama hiçbir zaman o ‘cool’ duruşlarından taviz vermediler şarkılarında: Ali Tekintüre, Affetmem şarkısında Allah’a hitaben “Sen affetsen, ben affetmem.” diyordu terk eden sevgiliye; Gürses’se Usta şarkısında “Allahın gücüne gider mi bilmem, böyle yaşamaktan bıktım be usta.

80’lerin sonuna gelindiğinde, Gürses, dünya ünlü Rock gruplarının ülkemize geldiğinde bile zor ulaşabileceği bir kitleye sesleniyordu Gülhane Konserleri’nde. Yüz bir kişilik dev bir ‘jiletli koro’ hep bir ağızdan; “Dünya tersine dönse vazgeçmem.” diye yeri göğü inletiyordu deyim yerindeyse. Ama bu sadık kitlenin büyük bir kısmı, 90’ların sonlarına doğru biricik Müslüm Baba’larından vazgeçme sinyali vermeye başlamıştı. Baba’nın konserlerindeki izleyici sayısında gözle görülür bir düşüş yaşanmıştı. Çünkü Müslüm Gürses, artık büyük sermaye gruplarının çok ratingli müzik kanallarında vintage arabalarla, güzel kadınlarla çekilen ‘az acılı’ kliplerde janti giyimiyle arz-ı endam ediyor; onları horlayan, küçük gören orta ve orta-üst sınıfa söylüyordu şarkılarını. Bu sınıfa mensupların bir gecelik ilişkilerin ardından ‘Paramparça’ olup dağılmasının, onların çektiği acıların yanında esamesi bile okunamazdı!

1999 yılında 15 yılı aşkın bir süredir Elonor Plak’tan ayrılması bir milat olarak kabul edilebilir Müslüm Gürses için; 2000’lere gelindiğinde artık sanatçı kendi öz şarkılarından ziyade, onun için seçilen –ya da kendi seçtiği, bilemiyoruz- parçaları yorumluyordu. Uzatmaya gerek pek gerek yok; kısaca Cihangir entelijansiya, yüz binlerin Baba’sı olan Gürsesi alıp, onu salonlarda şarkı söyleyen bir Bluescuya indirgeyerek; Beyaztürk salon beyefendilerine, hanımefendilerine amansızca pazarlamıştı işte!

Peki, hastanenin önünde günlerce kar kış demeden nöbet tutan, Bakırköy’deki evinin önünde yengeleri Muhterem Nur’un kapısında “bir ihtiyacı olur diye” sabahlara değin bekleyen de o beyaz salon çocukları mıydı? Baba’nın hayata veda ettiği gün, hastanenin önünde bekleyen, teni kavruk, yüzü çiçek bozuğu delikanlının, TV muhabirinin uzattığı mikrofona söylediği cümleler tüm hikâyeyi özetliyor aslında: “Sekiz yaşından beri dinliyorum. Başka sanatçı dinlemedim hiç. Başka baba bilmeyiz biz.”

*1980’de Emre Plak tarafından basılan “Esrarlı Gözler”, rivayete göre başta Almanya olmak üzere 2 Milyona yakın satmış; Müslüm Gürses’in “Müslüm Baba” olarak anılmasını sağlayan albümdür.

TEILEN
Önceki İçerikKayıp Rıhtım’dan Astronot Öyküleri
Sonraki İçerikRüyalarda buluşalım
Ercan Dalkılıç
Manisa’nın Akhisar ilçesinde doğdu. Üniversiteye kadar bu şehirde yaşadı, kitaplar okudu, filmler izledi ve zeytin ağaçları dikti. 3 üniversite terk etti. Rock tedrisatını tamamlamak için plakçılarda çalıştı. BirGün, Evrensel, Aydınlık gibi günlük-ulusal gazetelerde 7 yılı aşkın bir süre sinema yazıları yazdı. Birçok sinema dergisinde eleştirileri yayınlandı. Ortak yazarlı kitaplara katkıda bulundu. Sinema üzerine çeşitli atölyeler yaptı. Film festivallerinde paneller, konuşmalar düzenledi. Dünyayı gezdi. Yayınevlerinde danışmanlık-editörlük yaptıktan kısa bir süre sonra film yapım sektörüne atıldı. Şu anda Global Filmcilik başta olmak üzere çeşitli film şirketleri için proje danışmanlığı görevini yürütmektedir. Film ve kitap çalışmalarına son hızla devam eden yazar, ayrıca Ulysses Zeytinyağı adlı gıda şirketinin kurucusu ve yöneticisidir.