Sosyalizm Batı’da bir “tehdit” olmaktan uzaklaştığı oranda, 1980’lerden itibaren emekçilerin kazanımlarıyla birlikte, kadın haklarında da gerilemeler ortaya çıkmaya başladı. Açıkça görülüyor ki, Batılı ülkelerde gelişen sosyal devlet anlayışı, sosyalist muhalefeti önlemek için verilen tavizlerden kaynaklanıyordu.

Kadınlara eşitlik sağlamak için gerekli yasalardı bunlar: Oy kullanma, devlet işlerinde görev alabilme, boşanma, eşit işe eşit ücret, doğum öncesi ve sonrasında dörder ay ücretli izin, devlet tarafından giderleri karşılanan çocuk bakımı, ücretsiz ve sadece kadının kararıyla uygulanabilen kürtaj…

1917’de Rusya’da sosyalist devrim gerçekleştirilmişti. Sonraki on yıllar boyunca dünya genelinde aşılamayacak kadın hakları yasaları, ilk üç yılda çıkarılmıştı.

Oysa dünyanın birçok yerinde bunların sözü bile edilmiyor, nüfus sayımlarında sadece erkekler dikkate alınıyordu. İnsanlığın avcı-toplayıcı döneminden sonra başlayan kadına yönelik baskıları önlemek için, tarihteki en etkili adımlar atılıyordu.

Bir kadın hareketi değildi devrim. Ama kadın sorunu, aşılmak istenen sınıflı toplum yapısının, yani emek sömürüsünün temel bir bileşeni gibi ele alınıyordu. Öyle ya; ailenin, özel mülkiyetin ve devletin kökeni aynı olduğuna göre, bu kökenden kaynaklanan sorunların çözümü de birbiriyle bağlantılı olmalıydı.

ESKİDEN BERİ

İnsan türü, günlük gereksiniminden fazlasını üretebilme aşamasına ulaşınca, büyük olanaklarla birlikte büyük dertlerle de karşılaştı. Dünya kaynakları nasıl kullanılacak, üretilenler nasıl paylaşılacak, bir sonraki kuşağa nasıl aktarılacak? Bugün “doğal” kabul edilen birçok yanıt, üretilen artık değeri yöneten sistemlerin icadıydı. Aile, kadın, miras gibi konulardaki genel düşünceler de öyle. Evlilik kurumu bir yandan mülkiyet ilişkisi biçiminde kurumsallaşıyor, bir yandan da bu gerçeğin üstü örtülüyordu. İnsanlar yaşadıkları koşulların belirlediği kavrayış biçimiyle algılıyordu hayatı.

Ekim Devrimi, işte bu hayatı yıkacaktı. İlkel dönemlerdeki yaşam biçimine dönmek söz konusu olamayacağına göre, çağdaş koşullarda geçerli yeni bir bilinç yaratmak gerekiyordu.

Elbette, eşit ve özgür ilişkiler geliştirmek sadece duygusal veya düşünsel bir mesele değildi. Üretim ve paylaşım süreçleriyle doğrudan ilişkili bir konuydu bu. Zaten kadıların evde ve sosyal hayatta eşitlik talepleri, çalışma hayatında eşit haklar istemeye başladıkları için somutlaşmıştı.

Örneğin 1857 yılında, Amerika’da 40 bin dokuma işçisi kadın grev yapmıştı. Ve polisin müdahalesiyle çıkan olaylar sonucunda, 129’u hayatını kaybetmişti. İster ev işleri söz konusu olsun, ister sokakta özgürce dolaşabilmek; kadınlara yönelik baskıyla mücadele, bu 8 Mart geleneğinden kopuk bir şekilde yürütülemezdi.

DÜNYA İKTİDARLARININ TELAŞI

Erkeklerin bu yoldaki desteği, hiçbir zaman “kadına yardımcı olmak” anlamına gelmiyordu. Çünkü her alandaki eşit haklar sadece kadınların hayatını değil, dünyayı güzelleştirecekti. Özgür bir dünyada yaşamak isteyen erkekler, kadınlar olmadan bu yolda ilerleyemeyecekti.

İnsanın insana kulluğu yok edildikçe, insanın insana lütufta bulunacağı koşullar da kaybolacaktı. Böylece, kadına “ev işlerinde yardım etmek” anlayışı aşılacaktı. Çünkü “yardım” yaklaşımı, aslında kendi işi olmayan bir konuda, birine “iyilik” yapmayı kabul etmek anlamına geliyordu. Özgür insan, birilerinin lütfuyla değil, ortaklaşa üretimlerin ve dayanışmanın sonucu ortaya çıkacaktı.

Ne var ki, emeğin, dolayısıyla insanın özgürleşmesine dünya egemenleri kayıtsız kalamazdı. Nitekim gelişmiş Batı ülkelerinin desteğiyle kısa sürede güçlü bir Beyaz Ordu oluşturuldu ve devrim sürecinden çok daha kanlı bir karşıdevrim hareketi başladı. İtilaf devletleri de ülkenin her tarafına asker çıkartarak iç savaşa dahil oldu.

Bolşevikler bu iç savaştan da zaferle çıktılar. Ancak 1922’ye kadar süren savaş dolayısıyla ülkenin çok büyük bir yıkıma uğramasına ve ekonominin neredeyse tamamen çökmesine engel olamadılar. Daha kötüsü ise, kıtlık koşullarında yaşayan ve yoksulluğu iyice ağırlaşan halk kitlelerinden beklendiği kadar destek elde edilemedi.

Avrupa’nın gelişmiş ülkelerinde ilk yıllarda beklenen sosyalist uyanış da gerçekleşmedi. Bu nedenle Rusya’daki devrim yönetimi, köklü değişimler için mücadele etmekten uzaklaşmaya ve kazanımları korumak için baskıcı bir niteliğe bürünmeye başladı.

Kadınlar ve Sosyalizm kitabında Sharon Smith, 1930’larda Stalin yönetiminin kadın haklarında kısıntıya gitmesini, pek gizlemediği bir öfkeyle anlatıyor. Oysa Lenin, 1918–19 yıllarında peş peşe çıkartılan eşitlikçi yasaların bile yeterli olmadığını düşünüyordu. Daha doğrusu, yasal eşitliğin sadece bir başlangıç olduğuna, büyük bir dönüşüm yaşanması gerektiğine dikkat çekiyordu.

MUHALEFETTE BİLE KAZANDIRAN SOSYALİZM

Sonuçta, Ekim Devrimi, insanlığın büyük bir girişimi olarak tarihte yerini aldı. Özellikle 1945–1975 arasında Batılı ülkelerdeki sosyal devletin gelişmesinde çok etkili oldu. Bu ülkelerde kadın haklarında da en büyük kazanımlar aynı dönemde gelişti.

Sosyalizm Batı’da bir “tehdit” olmaktan uzaklaştığı oranda, 1980’lerden itibaren emekçilerin kazanımlarıyla birlikte, kadın haklarında da gerilemeler ortaya çıkmaya başladı. Açıkça görülüyor ki, Batılı ülkelerde gelişen sosyal devlet anlayışı, sosyalist muhalefeti önlemek için verilen tavizlerden kaynaklanıyordu.

Kadınların erkeklerle eşit değerde olmadığını düşünenler hâlâ var dünyada. Ama kadın haklarının geliştirilmesi gerektiği görüşü, yüz yıl öncekine göre çok yaygınlaşmış durumda.

Sharon Smith, kitabı oluşturan beş denemede farklı konulara değinmekle birlikte, her birinde, kadın sorununun tek başına ele alınıp çözülemeyeceğini anlatıyor.

 

zaferxkose@gmail.com

TEILEN
Önceki İçerikTottenham’ın “Tutunamayan” Çocukları
Sonraki İçerikModern Resim Üzerine (1912)
Zafer Köse
1970 yılında Bursa’da doğdu. Öğrencilik hayatına dokuz yıl yaşadığı Almanya'da başladı. Gemlik Ortaokulu'nu ve Bursa Demirtaşpaşa Endüstri Meslek Lisesi'ni bitirdi. 1992'de Marmara Üniversitesi Teknik Eğitim Fakültesi'nden mezun oldu. Cumhuriyet, Vatan, Birgün, Radikal, Sol, Yurt gazetelerinde ve internetteki Sol Kültür, İlerihaber, İnsanokur, Kitapeki, Sevdalım Hayat yayınlarında kitaplar üzerine yazdı. Ayrıca, deneme ve öyküleri Maviada, Sanat Cephesi, Nikbinlik, Bağlaç, Edebiyat Nöbeti dergilerinde yayımlandı. Evin Yolu kitabındaki bir öyküsü "Sınır Tanımayan Kelimeler" (Words Without Borders) oluşumu için İngilizceye çevrildi. Kitapları: Kuş Sesleriyle Direnenler, roman, Siyah Beyaz Kitap, Aralık 2014 Yıllarca, roman, Siyah Beyaz Kitap, Ocak 2012 Fabrika Yolu, öykü, Siyah Beyaz Kitap, Ekim 2010 Sarsılmak, roman, Siyah Beyaz Kitap, Kasım 2009 Son Ozan Livaneli, deneme, Mevsimsiz Yayınları, Ekim 2007 Evin Yolu, öykü, Mevsimsiz Yayınları, Mayıs 2007 Söz İstiyorum, roman, Mevsimsiz Yayınları, Mayıs 2006