Kaygısızlık çağında John Coffey olamamak. İçten içe her şeyi en güzel hale çevirebilmek arzusuyla yanıp tutuşmak ama yetememek. Elinizi nereye uzatsanız boşa çıktığını gördüğünüz, kımıltısız bir yanılsamayla yaşamak.

Çoğumuz Stephan King’in Yeşil Yol kitabını okumuş yahut filmini izlemişizdir. Tecavüze uğramış iki çocuğun cansız bedenlerini kurtarmaya çalışırken bulunan John Coffey’nin suçlu bulunup, idam cezasına çarptırılarak, idam gününü beklemesi için cezaevine kapatılması sürecini konu alan filmde John Coffey karakteri bir şekilde hepimizde duygusal bir sarsıntı yaratmıştır.

Coffey, iri yarı, sert görünüşünün aksine; içinde meleklerin bile dokunmaması gereken bir kalbi taşıyordu. Fakat tam tersine onun kalbi her gün biraz daha kanıyordu. “Yoruldum Patron. Yollarda, yağmurdaki bir serçe kadar yalnız olmaktan yoruldum. Yanımda hiç arkadaş olmamasından bıktım. Nereye gideceğimizi, nereden geldiğimizi söyleyecek biri… İnsanların birbirine kötü davranmasından bıktım. Her gün dünyada hissettiğim ve duyduğum acılardan bıktım. Çok fazla var. Sanki her an kafama cam parçaları batıyor. Anlıyor musun?” John Coffey’nin gardiyanı Paul’e söylediği bu sözler, bizde uçurumdan koparak, denizin karnını yaran bir kaya parçası soğukluğunu yaşatıyor. Dünyada olan biten her acıyı, acının sahibi kadar yaşıyor ve sorguluyordu Coffey. “Neden? Neden? Neden?…” Ve bir sünger gibi emiyordu acının her halini, dokunabildiği yere kadar. İçinde bulunduğu yalnızlığın, dünyadaki acımazlık ve anlaşılmazlığın her halini taşıyordu ruhunda.

Coffey “Anlıyor musun patron?” derken belki de anlaşılmayı beklemiyor, sadece ama sadece bunca acının neden var olduğuna ilişkin bir cevap arıyordu. Çaresizce hesap soruyordu Paul yoluyla Tanrının ta kendisine. Dünyada yaşanan, yaşanmış milyonlarca acıyı ve kötülüğü anlamlandıramaması gayet doğaldı, çünkü Coffey’de kötülük yapma fikri dahi yoktu. Fakat bu fikre sahip olmaması onun kötülüğe dair dünyayı ve hayatı sorgulamasına engel oluşturmuyordu.

Coffey dünyaya karşı içsel bir sorumluluk besliyordu. Kendi varoluşunu giderek tüketen bir sorumluluk. Kendisine karşı duyduğu sorumluluğu dünyayla eşleştiriyor ve beslediği bu sorumluluk duygusu katışıksız, salt bir netlik taşıyordu. İnsanların ‘iyi’ olduğu ve zaten iyi oldukları için ‘iyi’ davrandıkları ve bundan dolayı da mutlu oldukları bir dünya arzuluyordu sadece. Böylece ne iyilik ne de mutluluk bir çıkar niteliği taşımayacaktı. Çünkü içinde beklenti barındıran her duygu eninde sonunda kötü bir çıkar yahut amaca evrilebilirdi. Hitler zaten mevcut olan bir devlet yapısını kendi kişisel ideolojisine hizmet edecek bir devlete dönüştürmek için yapmadı mı bunu? Devletini kurduğunda duyacağı hazzı ve mutluluğu yaşamak adına yaptığı kötülüklerin geride bıraktığı yıkım onun için bir anlam ifade etmiyordu. Keza etseydi zihninde onca analitik kurguyu yapmış biri olarak sonucu görür ve yüksek ihtimalle kendi kurgusunu kendi zihniyle alaşağı ederdi.

Coffey’nin örneğinin karşısında, tabiri caizse tam bir ‘kaygısızlık çağı’ yaşıyoruz. Mecburi bir sürükleniş yahut bilinçli bir tercih. Bireysel kaygıların toplumsal kaygılara dönüşemediği, dönüşse bile bir toz zerreciği gibi savrulup kaybolduğu bir kaygısızlık çağı. İşin garip yanı çoğumuzun diline pelesenk olan ‘Sistemin suçu. Sistem böyle ilerliyor…’ sözleri. Odak kelimemiz ‘Sistem.’ Ne yazık ki sistemi tek tek hepimizin oluşturduğu ve o sistemin dişlilerinden biri olduğumuz gerçeğini kabul etmiyoruz. ‘Ben böyle değilim. Ama diğerleri…’ demekten alıkoyamıyoruz kendimizi. Onlarca insanın içinde nasıl olsa fark edilmem diyerek bir köşeye sinip bekliyoruz. Kaygıyı hala içinde taşıyanlara ise çeşitli tanılar koyuyoruz. İçten içe “Aman ha bana zarar gelmesin.” diyerek, kim bilir kaç haksızlığı görmezden geliyor, kim bilir kimlere haksızlık ediyoruz. Kim bilir?

Siz bilirsiniz!

Kaygısızlık çağında John Coffey olamamak. İçten içe her şeyi en güzel hale çevirebilmek arzusuyla yanıp tutuşmak ama yetememek. Elinizi nereye uzatsanız boşa çıktığını gördüğünüz, kımıltısız bir yanılsamayla yaşamak. Uzun, duygusuz bir unutuş bırakıyoruz geride. Günübirlik üzüntüler, günübirlik fikirler, günübirlik iyilikler… Kötülüğü yok etmek için yine kötülükten faydalanıyoruz. Öyle ki bu bir noktadan sonra bizi besleyen bir tavır haline geliyor. Yalnızca kendimizin Hızır’ı olma çizgisinden uzaklaşamıyor, başkasının Hızır’ı olamıyoruz. Kaygısızlık çağının giderek körleşen bireyleri olma yolunda hızla ilerliyoruz. Kalıplaşmış fikirler, ezberlenmiş duygular, babadan oğula sürüp giden tartışamadığımız ahlaki kurallar… “Mış gibi” yaşıyoruz anlayacağınız. John Coffey’in ruhu ve zihni elbette ki yaradılışı gereği tüm bu duygulardan uzaktı. O, içindeki saf iyiliği doğası gereği yaşıyordu. Ancak bizler öğrenilmiş çaresizliklerimizi yahut bilinçli olarak tercih ettiğimiz kötülüklerimizi artık bir prensip meselesi haline getirmiş bulunarak zaten yapabileceğimiz iyi şeylerin önüne set çekmiş bulunuyoruz. Bireysel kaygılarımız, toplumsal kaygızlığa dönüşüveriyor. Böylece kaygısızlık çağının John Coffey’leri olamıyor ya da zaten olmak gibi bir kaygı taşımıyoruz.