Manastır sakinlerinin deneysel kendilik yorumbilgisi, ruhsal aygıtın yeniden düzenlenmesi yolunda ruhbilim çalışmalarına da model oluşturur. Ruhbilim, bilindiği gibi bu yönelimin modern icrasına imkân verir.

Michel Foucault, Oedipus söyleninde dile gelen ve Delfi ilkesinin parçası, “kendini tanı” şeklindeki trajik buyruğun, zamanla manastır öğretilerinde, hakikatini “ruhani rehberine itiraf et” gibi tümüyle farklı bir nitelik edinmesine dair bir soykütük ortaya koyar. Doğrudan ve gururlu savaşçı eylemin kaynağı bir kendilik’in, nasıl kendi içine eğilen bir benlik halini aldığını anlatmaya çalışır. Eylemin yerini, bu dönüşümle beraber “itiraf” alır (Foucault, 2017). Antikçağ ve Katolik gelenek arasında kendilik kavrayışı, farklı ve hatta karşıt biçim ve muhtevalar edinir. Kendilik, bazı yüklemlerin ifadesi olmaktan uzaklaşarak, içebakış ve özellikle günah çıkarma marifetiyle inşa edilen bir “hakikat” olur. Kendine dönüp bakan ve bu sırada çoğunlukla günahlarını gören, ruhani bir söylemin vaz’ettiği kusursuzluğa ulaşmak ister. Delfi öğretisinde kendi’yi bir eylemde harcayan failin yerini, ruhunu temaşa eden edilgen bir başkası alır. Kendi’yi özellikle süreğen bir savaşa bırakan, Nietzschece söylenirse, intikamını ertelemeyen birinin yerine, benliğini bütünlemek için hınç biriktiren, kendisini başkaları arasında harcamayan bir başkası alır. Böylece, “kendilik teknikleri ve vicdan yönetimi” tümüyle farklılaşır (Foucault, 2017: 20). Bu değişimle birlikte, öznenin içine bakmasına, kendisini büyük düzeltici söylemlerle koşut şekilde inşa ve terbiye etmesine dair türlü ruh disiplinleri ve içebakış yordamları icat edilir. Bu yordamlar özellikle sonradan Montaigne’de olduğu gibi, dindışı şekiller de alır.  Onun yer yer çileci bazen hazcı içebakışı, bir “Hıristiyan icadı”dır. Montaigne, içerik olarak farklı bir anlatı ortaya koysa da, biçim olarak aynı yorumbilgisi içerisinde kalır. Dönemi için son derece deneyci görünen kendilik arayışları, yine bir söyleme, daha dünyevi bir ruhsallığa, başkaları üzerinden ve dışarıdan bir kendine dönüş değildir. “Vicdan muhasabesi” gibi ortaya çıkan, Delfi öğretisinden bu tarafa farklı bir kendiliği inşa etmek üzere gerçekleşir. Vicdani sorgu bir eylemden, söze, itirafa, temaşaya doğru yön değiştirir.

Delfi ilkesindeki değişimle beraber, tinsel varoluşunu dışarıda türlü şekillerde sarf eden Homerik eylemin yerini, vicdanın sesini söze, içebakışa havale eden çileci bir ruhsallık arayışı alır. Kendine dönen kimse, “hem yargıç hem de yargılanan”dır (20). Bu muhasebenin sahibi, dışarıdaki bazı söylem ve eylem şemalarına göre kendisiyle benliği arasına girer. İtirafa konu olan, belli bir mizacın ruhani şemalardan ayrı düştüğü ve bir tür sapkınık, günah gibi işaret edildiği kısımlardır. Günah çıkarma gibi kendilik teknikleri, harici eylem şemalarının uygulanmasını zorlaştıran muhtemel bir “çatlağın” tespiti içindir. “Gizlenmiş düşünceler ya da utanç verici arzular” söze döküldükçe ayırt edilmeleri de mümkün olur. Homerik insanda kendi olanın her doğrudan ifadesine dönük “sevgi”, bu şekilde yargı ve gözetimin konusu olur. Bu sırada, ruhban da bir “vicdan yöneticisi” olarak kendiliğin bu şemalarla ilgisiz kısımlarını bastırmak ve yön vermekle görevli gibi davranır; düşünce ve arzulara yeniden biçim vermeyi hesaplar. Bir şema ve öznenin buluşmasıyla inşa edilen hakikatin, “bütün gücüyle” varolması için çaba gösterir. Bu sırada “vicdan yönetimi” bir “söz etiği” olur (23). Bu etikle donanmış özne, bir söylem olduğunu artık göstermeyen hakikatin yükünü taşıyan bir “düğüm” veya odak yerine yerleşir. Bu şekilde antik kahraman gibi doğrudan eylemi değil, bir şemadan, yapıdan südur eden yüklemleri icra etmeye koyulur. Kendilik teknikleriyle içerisine yerleştirilen ruh, hakikat parçasının içinde hareket eder; Nietzsche’nin kötü vicdan dediği bir yükle dolaşır.

Manastır vicdan yönetiminde, kendiliğin ruhani öndere gösterilmesi, onun tarafından doğrulanması çabası vardır. Bu sayede bireysel ifade olarak tinsellik, bir çeşit dindarlığa bağlanır; “kendi gerçeğini sergilemek”, “sahneye koymak”, bir mizansene konu yapmak dindarca bir pratik olur. Özellikle kendi olma çilesini dramlaştırmak, “teatral” bir tövbekârlık, vicdan muhasebesinin temeli olur. Kimsenin kendi iç dünyasına kapanmadan, içinde her ne cereyan ediyorsa ifade etmesi, dindarlığın temeli olur.
Manastır, keşişler gibi serbest gezinenlerin yeri değildir. Keşişin, duygu, düşüncelerinin hareketiyle uyumlu yer değiştirmesinden farklı olarak manastırları dolduran dindarlar, belirli bir ahlâkın içerisine kapatılırlar. Manastır sakinleri, itirafları, açıkça içindekileri söylemeleri yoluyla dışarıdaki söyleme dahil olurlar. Dışarı çıkan bu sözler, ilâhi ışık değdikçe temizlenir. Tüm “kendilik parselleri”, ilahi ışığın erimine açılmalı, aralıksız bir yorumbilgisine maruz kalmalıdır. Böylece karanlıkları seven şeytanın yarattığı eylemler, düşünceler de kendisine yer açamamış olur. Bu nurlu ışık içerisinde şekil bulan yorum, “kendiliğin gizli kalmış hakikatinin” yaratılmasıdır (28).

Bu tekil manastır modeli, Foucault için modern öznenin soykütüğüdür. Modern özne, bu şekilde tarif edildiğinde, “kendilikten vazgeçme” kararının sonucu gibi anlaşılabilir. Kendime dair hakikati inkâr ve onu soyut bir ahlâka teslim etmedir. Bu şema, “kendiliğin en derininde bulunan Öteki (Şeytan)”den arınma çabasıdır (29). Foucault, bu şemayı inkâr etmenin, bu soykütüğünü bozmanın yolları olaraksa, “red, merak ve yenilik” arayışlarını önerir (31). Yani kendinizi o kadar söze dökmeyin, itirafçı olmayın der. Ama çelişkili şekilde bu ifade olmadan kendilik inşası da mümkün olmaz.
Manastır sakinlerinin deneysel kendilik yorumbilgisi, ruhsal aygıtın yeniden düzenlenmesi yolunda ruhbilim çalışmalarına da model oluşturur. Ruhbilim, bilindiği gibi bu yönelimin modern icrasına imkân verir. İçeridekini sürekli dışarı çıkarma buyruğu, kendiliği hep moral bir söylemin dairesi içerisinde tutar. Bu sırada sapkın vicdani yönsemeleri cezalandırmak yerine, bu sapmaya yönelik nüveleri erkenden belirlemek ve yönünü değiştirmek önem kazanır. Sözgelimi Lauret adlı bir ruhbilimci, manastır vicdan muhasebesinin itirafçı yönünü, 19. Yüzyıl ortasında akıl hastalığı tedavisinde uygular. Öncelikle hastanın kendi deliliğini itiraf etmesini ister. Kafasından geçenle pek ilgilenmez ve bu itiraf anını bekler.
Sadece deliler değil, tüm özneler, kendileri hakkındaki hakikati bulgulamak, keşfetmek ve öylece dile getirmekle sorumlu sayılırlar. Hepsi, Montaigne’in yaptığı türden bir tefekküre dalıp, bu kendiliği yaratmakla yükümlü sayılırlar. Kendi hakkındaki bilgisini saklamadan, kendisini bir bilgi nesnesi gibi duyup ifade ederek varolmalıdır. Bir öznenin kendi olma biçimi bu sayede yine dışarıdaki normalleştirici söylemlerin yörüngesine taşınır. Kendi üzerine böyle bir düşünüm, meditasyon, bu gönüllü katılımla kendi vicdanıyla da uyumlu bir rıza yaratır. Adeta kendisini anlatarak inşa eden ve öylece denetime açan bir özne ortaya çıkar. İlginç şekilde, kendi özgürlüğü ve esaretinin kaynağı aynı eylem olur. Dile geldiği, söylendiğinde inşa edilen kendilik, onu telaffuz edildiği anda kafesleyen bir söylemin de parçası olur. Aynı eylem, özneyi tipleştirirken benzersiz kılar. Yani kendilik tekniği denilen, bir tür tahakküm yordamı da olabilir; farklı kılan bir ifade eylemi, aynı özneyi bir ortaklığın parçası yapar.

Foucault, bu şekilde, içine aldığı özneyi bir taraftan kendisi yaparken, diğer yandan başkalarıyla aynı kılan işleyişleri topluca “yönetim” olarak tarif eder. Yönetsel olanın bu iki karşıt görünen işlevi düğümlediği yerde,  “bireylerin başkaları tarafından idare edilmeleriyle kendi kendilerini yönlendirmeleri birleştiği bağlantı noktası” görünür olur (41). Kendilik ve tahakküm teknikleri yönetsel aralıkta ayrımsızca birbirine ulanır.
Delfi ilkesinin, eylem halinde kendini tanıma öğretisine karşılık, kendilik biçimlerini bir söylemin dairesi içinde sınırlayan modern vicdan yönetiminde, eylem söylemle yer değiştirir. Kavramsal eylem olarak söylem, kendilik dramını belli bir söylemle uyumlu bir temsile dönüştürür. Böyle bir temsil, içerisine giren kimseye, dışarıda önceden kenarları çizilmiş bir tiplemeye koşut bir şekil verir. Bu sırada kendini gerçekleştirmek yerine, “ruhunu bir başkasına sergileyen” bir özne ortaya çıkar. Özne, kendisini bir temsilde sahneye koyarken, kendi hakikatini hem ifşa hem de inşa eder. Modern benlik teknolojilerinin çelişkisi de buralarda aranabilir. Kendi ruh hallerini dile döken özne, aynı zamanda onu yeniden yaratmış olur. Bu sırada yorumlanmış, telaffuz edilmiş olan, hakikat değeri kazanır. Çünkü yorumbilgisi, ruhsal âlemin nasıl anlaşılıp ifade edileceğine dair hazır bir çerçeve sunar. Yorumbilgisine ait bu temsil, kendilik ile dışsal bir söylem arasına yerleşir. Kendini itiraf eden bu sırada bir vicdan muhasebesini hayata geçirmiş olur (47).

Alıntılar
Foucault, M. (2017). Hermenötiğin Kökenleri, Çev. Şule Çiltaş Solmaz, İstanbul: Ayrıntı.

TEILEN
Önceki İçerikHannah Arendt – “Totalitarizm ve Diktatörlük” (Türkçe Altyazılı)
Sonraki İçerikÖzkan Mert: Evrenin Islığı’nda Ben’le Biz’in Kavgası
Özgür Taburoğlu
1973 Kırşehir doğumlu ve bilgisayar mühendisi olarak hayatını kazanan Özgür Taburoğlu’nun, Bejan ve Baran adında iki çocuğu var. Dünyevi ve Kutsal: Modernlerin Maneviyat Arayışları (Metis, 2008), Kent Efsaneleri: Zamanımızın Batıl İnançları ve Takıntıları (Doğu Batı, 2011) ve Resim, Söz ve Yazı: İmge Yaratmanın ve Bozmanın Yolları (Doğu Batı, 2013), Boşluk, Aşırılık ve Keyfilik (Doğu Batı, 2016) ve Nazar: Başkası Nasıl Görür ( Doğu Batı, 2017) adlı çalışmaları yayımlandı.