Montaigne’in Denemeler‘ine takdim yazısı yazan Sabahattin Eyüboğlu, kadim “kendini tanı” sorusuna yazarın cevabını dile getirirken, bir manastır rahibi, rahibesinden farksız durumdaki bir şahsiyeti tarif eder: “Hiç kimse kendi kendini onun kadar sabırlı, inatla, dikkatli gözetlememiş, en gizli, ele avuca sığmaz hallerini yakalamakta onun kadar tetik davranmamıştır.” (XVIII) Bu kendilik​ muhasebesini yürütürken, “Neyi bileyim?” sorusu hep kenarda durur. Kendine dönük gözleri, bu kendilik bilgisini, en mahrem anlar için bile ele geçirmek içindir. Çoğu dindışı ve yer yer abes konularla da olsa, bu bilgi değeri taşıyan kendilik yönetimi sürekli varlığını duyurur. Descartes’tan önce özne felsefesinin yaratıcısı olma niteliğini de bu kesintisiz benlik arayışından alır.

Montaigne, kendisini bir kitap gibi okuyup yazmak ister. Kendilik bilgisini bu kitaba işledikçe, bir özneye, kararlı bir benliğe dönüşeceğini umut eder. Biçim olarak benzese de, bir manastır rahibi gibi dindarca eylemlerle değil, zaaf ve düşkünlükleriyle birlikte ama bir bilgi kıymeti kazanmış tüm bir mizacın bu kitapta yer bulmasını arzular. Herhangi bir bilgide kenarları çizildiğinde, ortaya çıkanın müspet ya da menfi olması belirleyici olmaz. Bir özne dinamiğini resimlemesi, onun parçası olması yeterlidir. Bu bilgiyi nasıl tefsir edeceği, hangisini seçip diğerlerini bastıracağı onun teslim edildiği yönetim tertibatının ilgi alanına girer. Belki de kişisel gelişim kütüphanesinin ilk metnini ortaya koyan Montaigne, Foucault’nun çok sonradan “benlik teknolojisi” adını vereceği bir tertibata ilk verileri sağlamaya başlar. Şahsi varlığını bu ölçüde nesneleştiren ilk şahsiyet olması vasfıyla, kendilik teknolojilerinin ilk öznesi ve nesnesi olma ayrıcalığına da sahip olur.

Üstelik bu anlatısını, ölümüne yakın, “gün geçtikçe kendimden ayrılıyor, uzaklaşıyorum” dediği bir zamanda ortaya koyar (2). Yani kendiliğin fedasıyla, yok olması, bir bilgi nesnesi olması koşut olur. Yaşlılık zamanlarındaki “içebakışı”nın esas verimini ölümüne yakın alır. Bu sırada açığa çıkan anlatıya gömüldükçe, “kendi kendisinden ayrıldığını” değişen bir benliğin, değişken bir mizacın duyusuna da sahip olur. Bu ele gelmezlikle telaşa düşmüş gibi, düşüncenin ve ruhun her an değişmeye açık hareketlerini yazıya geçirmek ister. Kendisi ve içerisindeki dünyanın “salınımlarını” tecrübe etse de, onu sabitleme arzusundan geri durmaz. Şöyle yazar: “Dünya, hem etrafıyla birlikte hem de kendi kendine sallanır. Durmanın kendisi bile daha ağır bir salıntıdan başka bir şey değildir.” (3) “Salına serpile yürüyen” bir dünyada, değişken bir mizacın yarattığı bir “salıncakta” titreşen bir âlemi metinleştirmek ister. “Sürekli bir oluş” halindeki dünyayı fark etmiş olsa da, onu tutarlı bir bilgi nesnesi gibi görmeye dönük bir soruşturmayı sürdürür. Aynı zamanda ruhsal bir muhasebe defteri olan Denemeler bu arzuyu maddeleştirir. Zamanımızda birçok edebiyat ve kişisel gelişim kitabında rastlanabilecek olan bu arayışı ilk kez kendisinin bu boyutta denediğini de bilir:

Eskilerden yalnız iki üçünün bunu denediğini söylerler (…) Ruhumuzun ele avuca sığmayan akışını gözlemek, onun karanlık derinliklerine kadar inmek, türlü hallerinde bunca incelikleri ayırt edip yazmak zannedildiğinden daha zahmetli bir iştir. (5)

Kendilik incelemesine yönelen bu dikkatli bakış, akış halindeki tecrübeleri, oluş dünyasını temsil etmeye aday bir öznelik ve onun kitabını ortaya çıkarmak içindir. Bu kitap, o akıştan bir kesit, tefsir olsa da, zamanla onun yerine göz diker; kendilik gibi bu akışla beraber değişen mizaç parçası, bu kitapta dile gelenle eşanlamlı olur. Bu akışta dağılmaya, başka mizaçların çizgileriyle birleşip ayrışmaya başlayan bir görüngü, şahsi bir kitabın içerisinde toplanmaya başlar ve tam tersine, bu benlik çekirdeği etrafındaki varlıkları, başkalarını anlam kaynağı gibi temellendirmeye başlar: “Başka bir şeyi de incelediğim oluyor, ama onu da hemen kendime çekiyor; daha doğrusu kendime mal ediyorum.” (5)

Bu kendilik soruşturması genelleşerek, başka insanları ve dünyayı anlamak için bir arayışa dönüşür. Mistik geleneklerde benzer bir soruşturma olsa da, orada kendiliği boşaltma çabası hakimdir. Oysa Montaigne, dünyayı ve başkalarını bu özne metafiziği içerisine katar. Nefsini boşaltmak yerine daha da doldurur; bir daha dünyadaki başka bir görüngüyle karışmasın diye sınırlarını belirler. İlk kez, kendisinden bu kadar çekinmeden konuşan kişi olma sıfatını edinir. Yazarken bir yandan da kendisini dekore eder: “Durmadan kendimi düzenliyorum, çünkü durmadan anlatıyorum” (6) Bunu da bir tür kendilik “bilimi” gibi ortaya koyar. Bu soruşturma sanki başka varlıkların da doğasını açıklıyor gibi bir genellik kazanır. Bu kendilik muhasebesinin, dönemin ikliminden destek bulduğunu da ifade eder: “Tanrı’ya ve rahibe kendimizden bahsetmiyor muyuz? Protestan komşularımız bunu halkın gözü önünde yapıyorlar.”(7)

Montaigne, kendi kitabını yazarken, diğerlerini bir kenara bırakır. Başka kitaplar, farklı telaffuzlar kendi sözünü karartır, “kendi gidişini aksatırlar” (9). Denetimi kendi elinde bir deney yapıyormuş gibi, bu yeni tecrübenin arasına kimsenin girmesini istemez. Üstelik bu sırada sık sık “hataya” düştüğünü de itiraf eder. Kendi imgesinin çarpık ve hatalı bir temsil olduğunu fark eder. Önemli olan, ilk kez dındışı bir alanda tecrübe edilen bir öznenin yaratılması için, kuşku yaratan dış etkenleri paranteze almalıdır. Sözgelimi kendisini kötü horoz resimleri çizen bir ressamla karşılaştırır. Ressam, bu çizimlerin vasatlığı anlaşılmasın diye etrafta horoz gezinmesin ister. Onun kendilikten çıkardığı özne portresi de böyle bir çizimdir. Ama burada önemli olan, asıl olanın kusursuz bir temsiline ulaşmak değildir. Bir metnin içerisinde dile getirilebilir olmasıdır. Bu sırada bir kitabı doldururken, aynı zamanda kendine uygun bir “ahlâk yapar” (16). Bu kitap, kendi hakikatini hem duyduğu hem de ifade ettiği bir mecra olur; yazdıkça kendisini anlar. Kendisini yazıp, bazı perdeleri kaldırırken diğerlerini yerleştirir. Yazı, yeni çizgiler çekmesine, bir benlik etrafında sınırlar yerleştirmesine neden olur. Bu sayede ilk kişisel gelişim kitabını da yazmış olur.

Bu muhasebe sırasında düzene varmamış bir kendilik çoğunlukla habis bir kaynak gibi ifadesini bulur: “Kötülüğümüz içimizde bizim; içimizse kurtulamıyor kendi kendisinden.” (33) Bu karanlığı, tertipsiz ruh parçasını, şeytan çıkarır gibi, kendini soruşturarak, hasbihal ederek anlattıkça, anlamaya çalışmalıdır. Bu söyleşi, kendi içine dönebilen bir ruhun içerisinden yapılmalıdır. Bir sırada soruşturmanın nesnesi ve aracı aynıdır. Ruh, hem bu söyleşinin imkânı hem de onun muhtevasıdır. Kendi kendisiyle “dertleşen” ferdi bir ruh parçası, başka kitapların, insanların, varlıkların kuşku yaratan telaffuzlarından bağımsız şekilde, üzerine bükülerek kendine yetebilmenin yollarını araştırmalıdır. Dağınıklığını yine kendisi toparlayan bir bütünlük oluşturana kadar kendi metafiziğini örebilmelidir. Ta ki kendilik bir özne şeklinde kapatılana kadar. Üstelik bunu çile çeker gibi, kederden kaçmadan yapmalıdır. Her yönden “yamalı, alaca bulaca” bir varlık olsa da, bir bütünlüğe varana kadar bu soruşturma kesintiye uğramamalıdır.

Alıntılar

Montaigne (2017). Denemeler, Çev. Sabahattin Eyüboğlu, İstabul: İş Bankası.

TEILEN
Önceki İçerikHenri Cartier Bresson: The Decisive Moment – Karar Anı (Türkçe Altyazılı)
Sonraki İçerikKatil Belli!
Özgür Taburoğlu
1973 Kırşehir doğumlu ve bilgisayar mühendisi olarak hayatını kazanan Özgür Taburoğlu’nun, Bejan ve Baran adında iki çocuğu var. Dünyevi ve Kutsal: Modernlerin Maneviyat Arayışları (Metis, 2008), Kent Efsaneleri: Zamanımızın Batıl İnançları ve Takıntıları (Doğu Batı, 2011) ve Resim, Söz ve Yazı: İmge Yaratmanın ve Bozmanın Yolları (Doğu Batı, 2013), Boşluk, Aşırılık ve Keyfilik (Doğu Batı, 2016) ve Nazar: Başkası Nasıl Görür ( Doğu Batı, 2017) adlı çalışmaları yayımlandı.