Tuzun epeydir koktuğu çağımızda, ‘‘şehirde medeniyet’’in çıplak insanı ve çıplak insana dair tüm imleri inkâra yöneldiği bir koşullar bütününde Orhan Gencebay’a da ufacık bir rol düştü: Deodorant reklamında soytarılık!

Orhan Gencebay, canlı konser vermemesi ve bağlama çalmadaki ustalığıyla tanınan; ağırlıklı olarak arabesk tarz parçalar yorumlayan yahut hafızalara öyle kazınmış, türküler de seslendiren, ötesindeyse beste üretkenliğiyle bilinen bir sanatçıydı. Son dönemde siyasi iktidarla flörtleşiyordu. Soldan oraya kaymamıştı, solda hiç olmamıştı. Fakat solun 12 Eylül darbesiyle kırımı-kırılışı, kimlik bunalımları, iki binlerde yeniden (çarpık) inşası bazı eklektik-mitolojik figürlere ilgiyi getirdi. Mesela neler oldu? Müslüm Gürses orta sınıfa hizmet etmeye başladı. Orhan Gencebay’ın Batsın Bu Dünya’sına romantik, anarşist söylemler emzirildi. Onur Ünlü, Sen Aydınlatırsın Geceyi filminde ‘‘Ferdi halkçıdır, Orhan pozcudur’’ dedi. 70’lerin arabeskçilerine iki binlerde, küllerinden sezaryen yapıldı. Yoksul yığınların bile artık unuttuğu arabesk tınılar rap müzik ile katışarak farklı bir dile doğru yoğruldu. Bu yeni süreçte eskiler orta sınıfa yorum olanağı açtı, değişim ve dönüşüm malzemesi sundu. Gencebay’ın oynadığı iğrenç reklama geleceğim ancak öncesinde yakın dönem reklamlarına kısaca değinmek istiyorum.

Reklamlarda İnsan Krizi

Türkiye televizyonlarında yakın dönemde insan krizi yaratan, ses getiren reklamlardan belki en önemlisi 2009’da yayınlanan Regal marka bulaşık makinesi reklamıdır. Bir sosyal deney odasına alınan kadına iki makine anlatılır. Kadın pahalı ve meşhur markayı seçince ürünleri tanıtan şahıs tarafından tokatlanır, reklam sona erer. Regal reklamı yalın bir yok saymayı, şiddeti ve baskıyı temsil ederken insan krizinin daha manipülatif boyutlarda tam da orada başlamadığı açıktır. Örneğin Bosch reklamında şirketin kurucusu Robert Bosch’un ‘‘insanların güvenini kaybetmektense para kaybetmeyi yeğlerim’’  sözde vecizinin pazarlandığı metin kayda değerdir. Yine bir beyaz eşya markası insanı bu kez okşayarak, insani değerlerden sarsarak havuç ile kandırmaya çalışmaktadır.

Bugüne gelindiğinde ilginç tavrın şu yönde geliştiğine tanık oluyoruz. Havuç ve sopa ikileminden yol alırsak; aileye havucun veriliyor, bireye, toplum genelinde yalnızlaştırılmış bireye sopa dayatılıyor. İnsani kriz aileyi, aile sıcaklığını anıştırdığında ve kavradığında siyasi huzursuzluğun, ekonomik tedirginliğin karşıtı hikâyelerin anlatıldığı ortaya çıkıyor. Reklamlarda insanlar yardımlaşıyor. İnsanlar diğer insanları önemsiyor, yük hafifletmeye, paylaşmaya çabalıyor. Araba reklamlarından banka reklamlarına, ‘‘sosyal sorumluluk’’ projelerinin gösterilerine değin bu böyle… Sopaysa bireye kayıyor, bireyi hedef alıyor.

Deodorant reklamını bir ‘‘nefret suçu’’ biçiminde okumakta sakınca görmüyorum. Gencebay otobüse biner, akbil basar (artık halktandır), şoför kabinin yanında dikilir, kartını ceketinin iç cebine yerleştirir. Yolcular şaşkındır. Bir genç şaşkınlıktan kulaklığını çıkarır, dikkat kesilir. Tam bir sessizlik hâkim olur araca. Gencebay burada otorite figürünü yüklenmiştir. Sınıfta hoca, iş yerinde amir, müzik camiasında söz sahibi, ilişkilerde hatır sahibi, ricası kırılmayacak türden bir referans, iktidarda buyuran, baş buyuran… Hani Gemide filminde Erkan Can ‘‘bir memleket gibidir gemi’’ diyordu ya o otobüs de memleket gibidir ve Gencebay o memleketin ekonomi bakanıdır, savunma bakanıdır, başbakanıdır. Hem şikâyet hem yargı makamıdır. Sonra otobüsün ortasında dikilen gencin koltuk altındaki teri, o ıslak yeri hedef alır. Nutuklar atarak yanına yaklaşır, kulağına eğilip deodorant kullanması gerektiğini salık verir. Kısık sesle yol göstermesi çelişik bir durum tezahürüdür. Gencebay aslında teşhir etmiştir. Gencebay röntgenci bir bakış sergilemiştir. Gencebay, genci tüm yolcuların önünde rencide ediyor ve eleştiriyor, öneride bulunuyor, ayrıştırıyor. Ancak mesele henüz kapanmadı. Gencebay memlekete (otobüse) buyuran iken otobüsü ikiye bölüyor ve orta sınıfı kucaklıyor. Gencin üniversite öğrencisi izlenimi uyandırması bu gerçeği değiştirmiyor. İşte dananın kuyruğu burada kopuyor ve otobüs tam burada kokuyor!

Gencebay hem kof milletçiliğiyle çelişiyor hem kof muhalifliğin dümenine gidiyor. Arabeskçilerin orta sınıfa kayışı gözlemleniyor ve Onur Ünlü haklı çıkıyor! Gencebay sosyal demokratlar iktidarda olsa ‘‘batsın bu dünya’’ diyecektir fakat Ferdi Tayfur milliyetçilere desteğini hiçbir zaman ve mekânda esirgemeyecektir. Tayfur gerçek manada bir milliyetçi muhafazakârdır ve milliyetçi muhafazakâr halkla, kendisine millet denilmesinden hoşlanan, acıyla düşünüp afyonla uyuşmayı alışkanlık haline getirmiş kitlelerle kopmaz bağlar kurmuştur. Gencebay otobüste ‘‘İstanbul beyefendisi’’ pozlarında ter kokan halktan rahatsızdır.Bir kez daha “halk otobüse bindi vatandaş kokudan öğürdü” retoriği…

Halk plajlara akın edince vatandaş -ayrıcalıklı kesim- denize giremiyordu. Gazete, haber başlığını böyle atıyordu. Köprünün altından çok sular aktı. Artık otobüs halkın aracıdır, halkın istila ettiği bir kamusal ve mobilize alandır. Metrobüsler gayrı can pazarıdır. O yoğunluklarda pek gönülsüz ilişkiler kurulmaktadır. Halk halkla iç içe geçmekte, içlenmekte ve cebelleşmektedir. Toplu taşıma araçlarında vatandaşın izini sürecek yegâne cenah ‘‘beyaz yakalılar’’dır. Beyaz yakalıların ‘‘pasif agresif kahverengi gömlekliler’’e çevrilişi orta sınıfın değişen çehresini de aydınlatmaktadır. Bu beyaz yakalı emekçiler, okumuş, yalnızca sosyal medyada ‘‘statü oturumu açma’’ yetkisine sahip, maaşlı ve iktidarsız şeklinde tanımlanabilirler. Darbeden evvel orta sınıf, ‘‘itibarsız bir iktidara’’ denk düşerken, kendi yağında kavrulurken, akmasa da damlayan çerçevede, damlalarla tasını doldururken, günümüzde ‘‘iktidarsız-itibarlı’’ bir orta sınıf türemiştir. Dikdörtgen masalarında silindirik su şişeleriyle var olan ve iktidarı bir işten çıkarmaya/küçülmeye endekslenmiş, itibarı metrobüslerde burun kıvırmalara dayalı beyaz köleler ‘‘burunlara selamet’’ talep ediyor.

Bu selamet talebini dillendirmek konserlere dahi çıkmamış, halkla hiç kaynaşmamış, canlı deneyim yoksunu bir arabeskçiye düşüyor. Gencebay ‘‘sadece duş yetmez, deodorant kullan’’ diyor. Gencin ‘‘kamuya arz ettiği ıslak koltuk altı’’ tedirgin… O elini bir daha kaldıramıyor ve diğer eliyle dokunuyor Gencebay’ın ‘‘anlaştık değil mi?’’ vurgusu taşıyan yumruğuna

Reklam ‘‘asıl derdi eksik aktaran’’ şerhler ve reklamcı takımının dayanılmaz kokuşmuşluğu

Reklama dair kimi yorumları video paylaşım sitesinden okudum. Genellikle Gencebay’ın iktidara yakınlığından ve reklamlara dek düşmesinden dem vurulmuş. İki itiraz da temelsiz sayılmaz. Konsere çıkmayan bir sanatçının reklama çıkması hafif bir tabirle savuşturursak kötü duruyor. Her devrin adamı olmak, ‘‘batsın bu dünya ben Nuh’un Gemisinde yerimi ayırtayım da!’’ pazarlığını gözler önüne seriyor. Fakat bana kalırsa insanın özüne dair; terine, gözyaşına, kanına, her türden ifrazatına dair o çirkin şehirde medenileşme düzlemi eleştirinin ana hattını belirleyebilir.

‘‘İnsanın kendine bakması’’, kişisel bakım, bir şehir efsanesinden ziyade bir özel ürünler propaganda stratejisinin ürünüdür. Ayrıca şuna da değinmek gerektiğini düşünüyorum. Belki, birçok 20. Yüzyıl düşünürünün üzerine zihin yorduğu leisure (iş dışında kalan zaman) kavramına başvurabiliriz. Günümüzde işliğin dışında kalan zamanın giderek sıkışması ve katılaşması ister istemez bir hiçleşme sonucuna varıyor. O hiçleşme kendi ‘‘hiç içinde sınırlarını’’ yaratarak tamlanıyor. O tamlığın suni kusursuzluğu ise somut şikâyetler gündeme taşıyor: ter kokusu saygısızlıkla örtüştürülüyor. Mesai esnasında ve iş yerinde ter kutsanırken işlik haricinde kutsal reddediliyor ve yeni bir özgürlük alanı kuruluyor. Terin kutsallığından kaçış, ter kokusunun saygısızlığıyla gölgesini düşürüyor.

Öyleyse reklamcı takımının kokuşmuşluğuna ne söylenebilir? Reklamcılar bir yandan Ramazan ayına özgü birleştirici mesajlarına, madende gazlı içecek iftarlarına yoğunlaşırken bir yandan kutuplaşmadan besleniyorlar. Bu deodorant reklamını hazırlayanlar reklamın iyisi kötüsü olmaz şiarını benimsemiş olacaklar ki tepkileri göğüsleyecekleri bir saldırı dili kuşanıyorlar.

Deodorant reklamları, doğaya zarar veren ve toplumu hedef alan doğaları itibariyle saldırıya yatkın metinlerden hareketlenseler bile Gencebay’ın duyarlılığı suçlayıcılık da içerdiği için ayrı bir noktada duruyor. Gencebay, reklamcıların insanı aşağılayan, yok sayan ve hor gören kokuşmuş üsluplarına tetikçilik ediyor. 1973’te ‘‘Batsın bu dünya’’ diyen adam kırk beş yıl sonra ‘‘kokmasın bu otobüs’’ diyor. Koksun bu otobüs! Hatta yetmez, koksun bu dünya!