(…) Bilinçlenmeyi, aydınlanmayı, bilgilendirmeyi ekin, yazın, eğitim-öğretim, bilim, sanat insanları, eşdeyişle söyleyecek sözü olanlar sağlayacakken, görünürde olmamaları ve seslerini-soluklarını çıkarmamaları, kuşkulu olduğu denli şaşırtıcı bir durumdur da…

Bu durumun iki açıklaması olabilir: Ya anamalcı düzenin avucuna düştüler, ya da korkaklığın… Birincisi doğruysa, kentsoylu (burjuva) bir yaşamın dayanılmaz hafifliğini yaşıyorlardır. İkincisi doğruysa, var olmaktan varoluşa dönüştükleri söylenemez ve yok olmanın dayanılmaz ağırlığını duyumsuyorlardır; ölmemişlerdir, ne var ki ölgündürler(…)

Çağlar

Çağlara ad yakıştırmak, yüzyıllar boyu -neredeyse- (herkesçe onanmasa da) gelenekselleşmiştir. İlkel Çağ, Karanlık Çağ, Aydınlanma Çağı, Us Çağı, Uzay Çağı benzeri adların takılması, bir belirsizliği yok etme gereksiniminden ya da insanın ne denli us varlığı olduğu savını evetlemesi gereksiniminden (en üstün varlık! olduğu duygusundan) doğmuş olabilir.

Seçkinler-Köleler

İnsanın (özellikle de insana) tutsaklığı salt bedensel değil, tinsel, düşünsel bir bağlamda sürmüş yıllar yılı. Seçkinler-köleler ayrımı, yeryuvarın ayrı bölgelerinde/ekinsel (kültürel) yapılarında da varlık kazanmış. Değerler dizgesi, tutumbilimsel (ekonomik) konumu, siyasası başka başka olan topluluklarda, budunlarda (kavimlerde), toplumlarda, aynı sömürü düzeni işlevsel kılınmış. Kentsoylu (burjuva) bir yaşamı süren varsıllar (zenginler), önceleri salt ten rengini, ardından dinsel öğeleri (Tanrı’yı da!) öne sürerek (böylelikle de yüreklerine su serperek!), kendi yaşamlarını yaşanır kılarken, nice tutsağı(nı) baskıyla, acıyla, ölüm korkusuyla (öldürerek de), insanca yaşamın ötesinde tutmuştur. Toprak iyeliği (sahipliği), soyluluk, doğuştan ve sonradan seçkinlik benzeri konumlarını mutlu yaşamları doğrultusunda kullanan, bu bağlam için insanları sömüren dizge, salt Orta Çağ’da değil, öncesinde olduğu denli, sonrasında da görülmüştür. İnsanlık için dönüm süreci, Yeniden Doğuş (Rönesans) Çağı’dır.

İnsan

1789 Fransız Devrimi, insanın yeniden doğduğu, kendini bulmaya çalıştığı, düşünsel ve duygusal olan yapısını dışa vurduğu bir geçiş dönemi olmuştur. Us varlığı olduğunun bilincine varan insan, bu özelliğinin, insanı ve yaşamı savunmakla göstermesi gereğini algılamış ve bunu düşünceden söze, sözden yazıya, yazıdan eyleme/yaşama geçirmiştir. Düşüngüsel (ideolojik), dinsel, tutumsal sömürünün ağında yüzyıllarca insanlıktan çıkan insan, düşünürüyle, sanatçısıyla, halkıyla, sömürü düzeneğine bir karşı duruşu gösterme yürekliliğini ve erdemini (nice acılar çekerek) gösterebilmiş, insanı var olmaktan varoluşa dönüştürebilmiştir.

Varoluş

Yeryuvara bırakılmış, fırlatılmış insanın, kendi olarak yaşaması, birey olmasıyla gerçekleşebilir ancak. Birey olmaksa, özgürlükle koşuttur. Yeme, barınma, dolaşma; okuma, düşünme, söyleme; yazma, (düşünsel, sanatsal, yazınsal) yaratma, eyleme; yaşama… özgürlüklerini yaşayamayan insanın birey olduğunu söylemek olası değildir. Yeryüzüne bırakılmışlık ve soluk almak yetmez insan olabilmek ve insanca yaşayabilmek için. İnsanca bir yeryuvarın oluşmasıysa, varoluştan geçmektedir: Önce birey, sonra da toplumsal, evrensel olmaktan…

Anamalcılık

En eski sömürü düzeni, günümüzde de varlığını sürdürmekte ve yayılmacılığı (emperyalizmi) tüm yeryuvara dayatmaktadır. Güçlünün daha güçlü, varsılın daha varsıl, sömürücünün daha sömürücü olmasını savunan düşüngü, insanları kuzeyliler-güneyliler, gelişmişler-geri kalmışlar, varlıklılar-yoksullar benzeri, bölücü adlandırmalarla sınıflandırmayı öğreti edinip, tarihsel uygulamalarını, tekelci bir konuma dönüştürmüşlerdir. Yeryuvar erkliğine soyunan düşüngü, işçi uluslar oluşturup kendine bağımlı kılmayı ve onların tüm üretimlerinin/emeklerinin (iş gücü, üretim araçları, petrol, gıda, su vb.) kendisi için kullanmayı amaçlamaktadır. Bu düşüngünün dışında kalmayı tasarlayan ya da direnen uluslarıysa, çeşitli uluslar arası örgütlenmeler altında (örtük olsa da, yüksek izniyle!) dizginlemekte; kendisi aslan payını alırken, onların ağızlarına bir parmak bal çalmak koşuluyla, küreselleşme sürecini yaşama geçirmektedir.

Küreselleşme

Tekelci anamalcılığın 21. yüzyıldaki vargısının, eşdeyişle, yeryuvar uluslarını bir şemsiye üstünde tutup, altında yaşam sürmenin öteki adıdır küreselleşme. Paylaşımcı, bölüşümcü bir ortaklaşa yaşamı vurgulayan bu söylem, sözde yeryuvar halklarını kucaklamayı dile getirse de, özde evrensel sömürüyü ereklemektedir. İstediği ülkenin devlet yapısına/yönetimine, düşüngüsüne, üretimine, dahası değerler dizgesine (ekinine, sanatına, yazınına; geleneklerine, göreneklerine, halkbilimine -folkloruna-; toplumsal yapısına, tutumbilimsel konumuna, dinine…) elini-kolunu sallayarak girip, kendini zorunlu konuk konumuna getirmektedir. İleri zamandaysa, konukluğu iyeliğe (sahipliğe) dönüştürmeyi hedeflemektedir. (Yüzyılların derinliğinden seslenen söz de budur: ‘Yeryuvar, tutsak-iye (köle-sahip) ilişkisi üzerine kurulmuştur. Yaşasın anamalcılık, yaşasın küreselleşmecilik!…’)

Us

İnsan, öteki türlerden kendini ussallığıyla (akla dayalılığıyla, mantığıyla, bilinçliliğiyle) ayırmaktadır. Us, salt insan doğasını değil, zaman içinde doğayı da (iç-dış doğayı da) değiştirmeyi başarmıştır! İlkelliği aşan insan!, uygulayımbilimi (teknolojiyi) yaratıp uygarlığa ulaşarak, kolay yaşama geçmiştir. Makineinsanlaşma (tekno insan) aşamasına gelen insanın, savaşların, açlığın ve yayılmacılığın çağında/ağında ne denli insan kaldığıysa, sorgulanmamaktadır! Dahası, anamalcı ulus(lar) insanları/ülkeleri sömürüp, aç bırakıp, savaştırıp öldürmesinden ötürü suçlu bulunsa da, tüzeyi (hukuku), güçlünün tüzesi geçerlidir söylemine dönüştürürken, yeryuvarın uygar ülkeleri! dillerini yutmakta, karşı çıkmamakta, ardından da küresel sömürüye katılmaktadırlar. Us iyesi nice insan, nice aydın; yazar, sanatçı, düşünür; bilim adamı, siyasacı, eğitimbilimci susmayı iş edinmektedir. Aydın bilinçliliği yoksanmakta, aşırı çıkarcılığın ve bencilliğin yaşanması, insanlığın bugününe ve geleceğine tutu (ipotek) koymaya yeğ tutulmaktadır.

Özce us, kullanılmadığı için, bir anlam da içermemek konumuna düşürülmüştür. Eşdeyişle, Korkaklık Çağı, korkuyla (açlıkla, savaşla ve ölümle) yaşayan insanlardan önce, korkak aydınları! sarıp sarmalayıp, insanlığın erdemli/bilge sözcülerini! küreselleştirmiştir.

Korkaklık

Yalnızca aydınların sorumluluğu değil insanın bugünü ve yarını, ne var ki, en yoğun olarak ve en önce onların…: Yoksa, ne anlamı var ve ayırdı ne, aydın olmanın?…

Aydınlarsa, yeryuvar insanlığını yarınlara taşıyan ve aydınlanmayı yaratacak olanlar, aydın sorumluluğunca, yaşamanın bedelini ilk verecek olanlar da, onlardır.

Ne var ki, şimdilerde, aydınlar dillerini yutmuş konumdalar ve varlıklarıyla yoklukları bir! Nereye gizlendiklerini, nasıl yaşadıklarını, neyle uğraştıklarını bilen de yok! Anamalcı düzenin ilk karşı çıkıcıları, insanın ve yaşamın ilk savunucuları, açlığın, kıyıncın, savaşın; Yeni Dünya Düzeni sömürüsünün ilk tepki göstericileri kimler ve neredeler.. bilen yok!…

Bilinçlenmeyi, aydınlanmayı, bilgilendirmeyi ekin, yazın, eğitim-öğretim, bilim, sanat insanları, eşdeyişle söyleyecek sözü olanlar sağlayacakken, görünürde olmamaları ve seslerini-soluklarını çıkarmamaları, kuşkulu olduğu denli şaşırtıcı bir durumdur da…

Bu durumun iki açıklaması olabilir: Ya anamalcı düzenin avucuna düştüler, ya da korkaklığın… Birincisi doğruysa, kentsoylu (burjuva) bir yaşamın dayanılmaz hafifliğini yaşıyorlardır. İkincisi doğruysa, var olmaktan varoluşa dönüştükleri söylenemez ve yok olmanın dayanılmaz ağırlığını duyumsuyorlardır; ölmemişlerdir, ne var ki ölgündürler

Yaşamla ilgili bir güvencesi kalmamış insanların korkularıyla, aydınların korkaklığı arasında bir ayırt söz konusudur: İlkinin sonu ölüm, ikincisininse konum yitimi…

Kendi dışında oluşan nedenlerden ötürü yokluğa sürüklenen insanla, insanlığın kurtuluşunu sağlamayı erek edinen ve bunu bir yaşam biçimine dönüştürerek, bugünün-yarının yeryuvarını kurgulayan aydının içinde bulunduğu durum aynı değildir. Bir başka değişle, yaşamına açlığın ve ölümün dayandığı insanla, açlığın ve ölümün çok ötesinde duran, dahası, açlığı giderme gücüne/yetisine iye olan insanın bir olduğunu söylemek olası değildir: Birinin elinde yokluk, ötekinde varlık… Birinin kurtuluşu, umudu, direnci öteki, ötekinin varlık nedeniyse, o birisi, birileri ve herkes: İnsanlık

Ne acı ki, günümüzün aydınları kimlerdir, bilen yok! (Aydın kimdir? sorusuna yanıt aramaya ve bilindik siyasanın/söylemin sözcülüğüne soyunanlara aydın denemeyeceği üzerine yazmaya gerek yok sanırız…)

Ve… anamalcılığın insanı, doğayı, yeryuvarı sömürdüğü bir dönemde, başta aydınlar(?) olmak üzere, us iyesi! kimselerin sesinin çıkmamasının, sinmesinin, dahası, korkmasının 21. yüzyıldaki adıdır Korkaklık Çağı.

Sonuç

Bunca sözden sonra, çağımıza bir ad vermekle (ad vermenin ya da bu saptamanın azımsanmaması gereğini düşünüp) kurtuluşun olmayacağını biliyoruz. Korkaklık Çağı’nı yaşamayı sürdürdüğümüz sürece, açlığın, susuzluğun (yakın gelecekte su savaşlarının çıkma olasılığı güçlü), yoksulluğun; kıyımın, acının, savaşın ve ölümün, (yeryuvar erkince/jandarmasınca) güçlünün tüzesince türel (adil/haklı) sayılması söz konusu olacak, bu düşüngü, yandaşlarınca yayılıp savunulacak ve tek kutuplu yeryuvar canavarının avuçlarında, insan, yeniden köleleşecek; ne var ki, doymak bilmez canavar yiyecek bir şey bulamadığında, kendini yemeye başlayacak ve türünü (insan türünü) yeryuvardan kazıyacaktır…

Ya da, biricik umut: İnsan, us varlığı olduğunu algılayıp, aydınlarla-halklarla ardından birlikte, yeniden doğuşunu yaratacak; var olmaktan varoluşa dönüşecek; yeryuvar devrimini gerçekleştirecektir.

Umudu yitirmemek yetmez, düşünceyi yaşama geçirmek, güzel günler için savaşımda (mücadelede) bulunmak ve birlikte ‘insanı ve yaşamı savunmak’ kaçınılmaz görünüyor. Yoksa görülmeye değer bir şey kalmayacak… 02.09.2010 / İstanbul

TEILEN
Önceki İçerikMehmet Sağbaş’ın Barbar Yeni Dünya’sı
Sonraki İçerikGündelik Yaşamın Saydamlığına Adanmış Bir Anlatı 
Tan Doğan
17 Ocak 1961 yılında İstanbul'da doğdu. Göztepe Pansiyonlu İlkokulu'nda, Haydarpaşa Lisesi'nde, Kâzım İşmen Lisesi'nde ve İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Felsefe Bölümü'nde (Sistematik Felsefe ve Mantık) ve Beykent Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü’nde (İşletme Yönetimi Anabilim Dalı, Eğitim Yönetimi ve Denetimi Bilim Dalı) öğrenim aldı-öğrenim verdi.