O’yu sinemaya uyarlamak uzun yıllar boyu Hollywood’ta yer yer gündeme gelen, cazibesi kadar tedirginliği de bol bir fikirdi. Zira King’in 1138 sayfalık kitabı bir küçük kasaba gerilimi olduğu kadar bir dönem yansımasıydı.

Artık bir şeyleri kabul etmek gerek; Stephen King modern edebiyatın büyük isimlerinden biri, yakın gelecekte küçüleceği de yok. Ortaya konulan edebiyatın kalitesi ise tartışmaya açık. Mevzu King olsun olmasın, bir yazarın yoğun üretim ritmi eserleri bir noktada yavanlığa ve tekrara itecek, en kötü senaryoda ise üretilen eserler, başka kaynaklarla esinlenmenin ötesinde benzerlikler gösterecektir. King yıllar boyu bu sıkıntıların hepsini yaşamış, okurlarına da hissettirmiş bir isim. Ne var ki ortada somut bir gerçek var; King tam yarım asırdır yazıyor ve bu sekteye uğramayan ritmi sayesinde popüler kültürde muadillerinin asla erişemediği bir tahtın daimi sahibi oldu.

Hepimiz hayatın bir noktasında bir King uyarlamasına denk geldik. Kimi zaman “maruz kaldık”, kimi zaman ise peşinden koştuk. Amerikan sinema tarihinin en kritik filmlerinden B-sinemasının en sönük işlerine, gişe rekorlarından gişe hayal kırıklıklarına kadar sektörün her duygu durumunu yaşamış King uyarlamaları külliyatı her geçen gün genişliyor. Hayranları farketmiş olabilir, 2017 yılı 5 uyarlama ile senelik King uyarlama sayısının rekoruna ulaşmayı başardı. Nicelikte artış bir yana, bu seneki uyarlamalardan iki tanesi kritik öneme sahipti; King’in magnum opus’u sayılan “Kara Kule” serisi ve yazarın otuz yıllık bir diğer karakteristik eseri “O”. İkisi de görece büyük bütçe olan ve sadece birer ay ara ile vizyona giren bu uyarlamalara seyircilerin gösterdiği tepkiler neredeyse taban tabana zıt gerçekleşti. Kara Kule büyük bir hüsran olarak görülürken O hem eleştirmenlerce övgü topladı, hem de gişe rekortmeni oldu. Kara Kure’nin kuyusunu yavanlık kazdı, peki O nasıl bir başarı hikayesine dönüştü?

Birkaç cümleyle özetlersek, King’in O’sunda güçlerinin sınırı bilimeyen gizemli bir varlığın Derry isimli küçük bir Amerikan kasabasına musallat oluşunu tecrübe ederiz. Hikaye ilk olarak yedi yaşındaki George’un vahşi bir şekilde öldürülüşü ile başlar. Bu ölümü takip eden aylarda kasabada pek çok çocuk gizemli bir şekilde ortadan kaybolur. Kardeşinin ölümünü araştıran Billy ve liderliğini yaptığı “Kaybedenler Takımı” kitap ilerledikçe bu kayboluşların çok uzun bir geçmişinin olduğunu keşfederler. Gizemin üzerine giden çocuklar sonunda her şeyin arkasındaki varlığa erişecek ve ciddi bir tehlikeyle yüzleşeceklerdir. Paralel koldan ilerleyen bir diğer hikaye ise otuz sene ilerisinde, çocukların yetişkinlik yıllarında geçmektedir. Kaybedenler Takımı hikayenin bu bölümünde kötülüğü bir kez daha (ve bu sefer kesin olarak) yok etmek için çocukluk kasabalarına geri döneceklerdir.

O’yu sinemaya uyarlamak uzun yıllar boyu Hollywood’ta yer yer gündeme gelen, cazibesi kadar tedirginliği de bol bir fikirdi. Zira King’in 1138 sayfalık kitabı bir küçük kasaba gerilimi olduğu kadar bir dönem yansıması, 1950’lerde taşrada yaşayıp sonra uzaklaşmanın, 1980’lerde ise eve tekrardan (zoraki) dönüşün anlatımıydı. Bir “gençliğe adım” (coming of age) hikayesi olarak “O” yeni gençliğe girişin ürkütücülüğünü sayfalarına yansıtmayı hedefliyordu ve King’in bu noktada kendisini sansürlemek gibi bir fikri asla olmamıştı. O’un dünyasında gençlik çetindi; kabadayılar çocukların kollarını kırabiliyor, cinsellik on iki yaşında çocuklara aileleri ile ilk ciddi kavgalarını gümüş tabaklarda sunuyordu. Popüler sinemada bir korku filmi bu denli gündelik (lakin konuşulmayan) hayattan çıkma bir arkaplana alışık değildi.

Gene de O’nun sinemayla olmasa da televizyonla verdiği bir sınav olmuştu ki bu sınav sayesinde beyazperde için kapılar açık tutulabiliyordu. Tommy Lee Wallace yönetmenliğindeki 1990 yapımı “O” miniserisi özellikle Tim Curry’nin karakteristik Pennywise rolü ile akıllara kazınmıştı. Kitabın basıldığı yıl vizyona giren bir diğer King uyarlaması Stand by Me ise küçük kasabalarda gençliğe adım atma hikayelerinin seyirci tarafından benimsenebildiğini gösteriyordu. İhtiyaç duyulan formül Curry’nin yarattığı karizmanın benzerinin Stand by Me’nin samimiyeti ile birleştirilebilmesiydi.

Ne var ki 1990 sonrasında korku filmlerinde de trendler değişecek, O’nun anlatacağı türden bir korku-gerilim yapımcılar tarafından cazip görülmeyecekti. 2010’larda 1980’ler dönemine yönelik nostaljik akın olmasa muhtemelen O’nun sinemaya aktarılması muhtemelen bir süre daha askıda kalacaktı. Sinemada Spielberg’in Super 8’i, çizgifilmde Gravity Falls, dizide ise Stranger Things (ve popüler olamasa da tematik kardeşliğinden ötürü Channel Zero); dünün çocuklarının büyüyüp kamerayı ellerine almalarının karşılığıydı. Yeni bir O projesinin gündeme gelmesi kaçınılmazdı, iş bu noktada gerekli hassasiyetlerin gösterilip gösterilmeyeceğindeydi.

2017 yapımı O, her şeyden önce net bir film olmayı hedefleyerek yola çıkıyor. Seyirci kitlesi olarak çocukları değil, çocukluk anılarına zaman zaman dönen yetişkinleri hedefi seçen film R-Rating üzerinden yürüyeceğini ilk dakikalardaki ikonik sahnesi ile gösteriyor. Ne var ki filme R-Rating’i kazandıranın vahşet kullanımından çok Derry yaşamını yansıtmadaki gerçekçiliği olduğunu söylemek gerek. 2017 O’su, kitabın tüm öğelerini aktarmasa da (zira bu gereksiz olurdu) ruhuna uygun bir gündelik yaşam tasviri göstermekte. Onlu yaşların ortalarında gençlerin yüksek libidoları diyaloglarda her daim hissedilen, senaryoyu organikleştiren önemli bir gösterge. Grubun yegane kadın üyesi Beverly’nin yeni yeni oluşan kadınsılığı üzerinden yaşadığı gerilim de filmin yaş skalasını yükselten bir diğer önemli öğe.

O filminin asıl başarısı ise korkuyu bir iletişim aracı olarak kullanmadaki ustalığında yatıyor. Film, tüm kritik karakterlerini yüzeysel arkaplan hikayeleriyle tanıtmaktansa onları doğrudan filmin reklam yüzü Palyaço Pennywise’ın tacizi ile sınava sokuyor. Her karakterin kişisel korkuları üzerinden kurgular sunan Penywise seyircinin hem kurbanı tanıması hem de talep ettiği ürpertiyi yaşaması için düzenli çaba sarfeden, önemli bir hikaye elementi. Mesela misofobiden (kadınlara duyulan korku) muzdarip Stan’in bu korkusunun filmde hiç dillendirilmemesi, ancak evindeki sürreal kadın tablosundan irkilmesi ve Pennywise’ın bu korku üzerinden Stan’i sıkıştırması filmin sunduğu zeki sahnelerden. Babasının ensest talebinden ötürü adet olmaktan korkan Beverly’nin bir anda kendini kan gölüne dönen bir banyoda bulması da verilebilecek bir diğer kritik örnek. Babanın banyodaki kanı görememesi ise korkuların kişiselliğini yansıtıyor. Banyo sahnesi 1990 versiyonunda da yer almıştı, ancak yeni versiyon sahnenin taşıdığı psikolojik önemi daha iyi kavramayı başarmış. Öte yandan filmin diğer potansiyel sahibi karakterlerin (mesela hastalık hastası Eddie’nin) korkularına yeterince kuvvetli giremediğini belirtilmeli.

Kurbanın kimliğinin/kişiliğinin hassasiyet taşıdığı, korku düzeneğinin kişiye özel tasarlandığı durumlar, (ister kötücül varlık, ister bir seri katil olsun) terör kaynağının biz seyircilerle iletişim metodudur. Tacize maruz kalanın ekranda parçalanmak için ortaya atılan bir adaktan fazlası olduğunu hissettiğimiz zaman durumun duygusal yükünü taşımaya başlarız. Gene benzer bir iletişim yolunu 1980’lerde izleyen Elm Sokağı Kabusu serisinin O’da ufak bir sahnede de olsa bahsinin geçmesi tesadüf olmasa gerek. O, bu kişiselliği bize verebildiği için filmin klişeleri ve zamanla peri masalına evrilen kimi sahneleri gözümüze batmıyor, bilakis o masalsılığa ve iyiliğin kazanacağı umuduna ihtiyaç duyuyoruz. Kitaptaki aşırı tartışmalı grup seks sahnesinin yerini “kurbağa prens” masalına bırakması bu sebeple yerinde bir seçim. Yönetmen Andy Muschietti’nin büyük övgü toplayan 2013 yapımı Mama filminin de bir noktada ürkütücü bir masal filmine dönüşmesi bu tarz bir dönüşümün King’in eserinin içsel doğası kadar yönetmenin tarzının da eseri olduğunu gösteriyor.

O korku sineması için mühim bir örnek. Aslında yeni hiçbir şey yapmayan ancak eski formülleri amacı doğrultusunda en iyi şekilde kullanan, belki de bu tanıdık hissi iyi vermesi sayesinde vereceğini iddia ettiği huzursuzluğu seyirciye aşılayan bir yapım. Stephen King uyarlamaları arasında en başarılısı saymak hatalı olur, ama şüphesiz çoğu hayran için çıtayı yükselten özel filmlerden biri olmayı başarmış durumda. Benzer anlatılara ne ölçüde kapı açılır bilinmez ama popüler kültürün maziden beslenecekse bu tarz örneklere ihtiyacı var.

TEILEN
Önceki İçerikGüncel Sanatta Gelinen Nokta: Top Sahası
Sonraki İçerikPaul Celan: Tüm Ruhlar (Allerseelen) | Türkçe Altyazılı
Yigilante Kocagöz
1987 İstanbul-Beylerbeyi doğumlu popüler kültür ilgilisi/moleküler biyolog. Lise eğitimini İstanbul Erkek Lisesi’nde üniversiteyi Boğaziçi Üniversitesi Moleküler Biyoloji ve Genetik bölümünde tamamladı. Heidelberg Üniversitesi’nde gelişim biyolojisi alanında yüksek lisans yaptıktan sonra Türkiye’ye döndü. İlk gençliğinde Homur Mizah Dergisi’nde yayınlanan yazılarıyla dergiciliğe yakınlaştı. Altyazı Dergisi, Sinematik Yeşilçam, Kahhramangiller, Radikal Kitap, Geekyapar gibi site ve basılı dergilerde sinema, çizgiroman ve video oyunları üzerine eleştiri yazıları kaleme aldı. 2014’te Gezi Direnişi’ni konu alan çizgiroman antolojisi Dirençizgiroman’ın ekibinde bulundu. 2017’de Nümayiş Radyo’da “Tuhaf Günler” isimli programı sundu. Şu an Bilimsol sitesinde bilim haberciliği yapmakta ve Ekdergi ile 221B Polisiye Dergisi’nde popüler kültür üzerine yazılar kaleme almaktadır.