Liza merhaba, söyleşiye geçmeden evvel seni tanımayan okuyucular için kendinden bahsetmek ister misin?

Aslında kendimden bahsetmeyi pek sevmiyorum. Sanırım resimlerim, kendim hakkımda dile getireceklerimden beni daha iyi tanımlar (Bu yüzden annem yaptıklarımdan nefret ediyor). Çocukluğumdan beri doğaya ve mitolojiye, yaratmaya ve yıkmaya, yemeye ve yenmeye karşı büyük ilgim var. “Neden küçük tavşan derisini yüzdüğümüz zaman artık sekmiyor?” Gökkuşağının renklerine bürünmüş dağları izlediğim tren yolculuklarım bitmek bilmezdi ve manzarayı izlerken kendimi, metal iskeleti meydana çıkmış, moloz yığınları içindeki yıkık binaların etrafında mastürbasyon yaparken hayal ederdim. Hafriyat, burada tekrardan değer kazanmıştı. Sonra kafamıza plastik çiçekler takıp, kahkahalar atarak komşumuzun kapısının önüne sıçtık.

Rahatsız edici, gerçeküstücü kompozisyonlar resmediyorsun; bilhassa tuhaf organik uzuvlarla yabancılaşmış bedenler ve tüm bu patoloji, izleyicide erotik bir çağrışım uyandırıyor.

Ben, çıplak bedenleri kullanıyorum. Ancak bunun tam olarak cinsellikle ilgili olduğu söylenemez. Bazen büsbütün farklı bir şeyi anlatmaya çalışırken bu ‘araca’ tesadüfen denk geliyorum. İçsel çatışmalarla çok uğraşıyorum ve işlerimde bunları da kullanıyorum. Burada aslolan bireyin, dışarıdan yapılan sosyal ve ahlâki baskıyla arasındaki çatışma. Bununla birlikte, içsel ‘canavar’ımız ehlileşiyor ve sonunda yaratıcı, ilginç insanlar bile osuran figürlere dönüşüyor. Sonuçta kimseye resimlerimi nasıl algılaması gerektiğini söyleyemem. Yeni yorumlar almak ve insanların hayatında nelere sebep olduğumu, onlarda neyi kışkırttığımı duymak daha heyecan verici.

Fransa’da birçok sanatçının, tasarımcının olduğu bir ortamdasın. Bu senin için besleyici oluyor mu?

Çevremde birçok yaratıcı insan var, evet, ancak bunların çoğu, kendini asla bir sanatçı olarak nitelendirmiyor. Çoğu müzik, edebiyat ya da görsel sanatlarla uğraşıyor, ama bundan daha önemlisi; sıradan, günlük aktivitelerdeki şeffaf, bağımsız ve maddi beklentisi olmayan yaratıcı alış veriş. Hayalgücü her şeyi oyuna çevirip, gündelik hayatı bir maceraya dönüştürebilir. Yaratıcı insanlarla bilinmeyen gerçekliklere, imkânlara dalmak ve bunları aramızda ilişkilendiriyor olmak benim için büyük bir ilham kaynağı.


Daha çok hangi teknikle çalışmaktan zevk alıyorsun?

Farklı teknikler deneyerek keşifler yapıyorum. Kolaj, oyma, resim, vücut boyama, farklı materyallerden kostüm tasarlama (materyallerin çoğunu çöplerden topluyorum) ve kısa bir süredir de dövme ile ilgileniyorum. Bunlara hem araştırma, hem de oyun diyebilirim. Benim için önemli olan fikirlerimi ve ifade şeklimi her anlamda geliştirmek. Her teknik farklı bir biçim ve anlatı içeriyor. Örneğin, kolajlar yaratılışlarında tahrip edicidir ve voodoo’yu hatırlatırlar. Buna karşın kestiğim parçalar, onlara yapacağım bütün terbiyesizliklere karşı çaresizce elime düşmüş durumdadırlar. Yani kullandığım tüm tekniklerin kendine özgü, beni geliştiren, aynı zamanda birbirleriyle sentezlenen tuhaflıkları var.

Edebiyatta, müzikte veya görsel sanatlarda olsun, sanatçıların kimseyle paylaşmadığı, kalabalıklardan sakladığı yönleriyle, iç dünyamızın derinliklerine dalmaları ilgimi çekiyor. Ya da farklı bakış açıları ve gerçeklikler vasıtasıyla bizleri sorguya çekip kafamızı karıştırmaları.

Erkek egemen bir dünyada kadın sanatçıların yaşadığı zorluklar var mı, varsa sence neler?

Cinsiyet ayrımı olmaksızın tüm sanatçıların muzdarip olduğu problemin –buna problem demekten çekinmiyorum– ‘sansür’ olduğunu düşünüyorum. Sansür bence sözde liberal kültürlerin arkasına saklandıkları dini, cinsel ya da ahlâki sınırlar çektikleri ve yanlış, sahte hukuklarını ve artan cehaletlerini büyük kelimeler olan “hak” ve “hukuk” kelimeleriyle ağızlarından düşürmedikleri bir riyakârlık ibaret.


Nelerden ilham alıyorsun?

Mağara resimleri’nden Orta Çağ’a, günümüze kadar her şeyden biraz biraz. Yalnızca belli sanatçılara odaklanmıyorum, aynı zamanda farklı konular, dönemler üzerine de yoğunlaşıyorum. Bu resimler arasındaki farkları, benzerlikleri araştırırken kayboluyor ve bir anda kendimi Ernst Haeckel’in derin su mikro-organizmalarının gelişimi üzerine kaleme aldığı bir makalenin içinde bulabiliyorum. René Laloux’in “La planete sauvage”ı ile Hieronymous Bosch’un resimleri arasında tuhaf bağlantılar kuruyorum. Tüm bunların dışında, sürrealizm, dadaizm ve sitüasyonizm akımlarının da hayranıyım.

Şu an üzerinde çalıştığın herhangi bir seri veya proje var mı? Çalışmalarını takip edenler için biraz ipucu verebilir misin?

Çalışma şeklim bu soruyu cevaplamamı zorlaştırıyor. Herhangi bir spesifik şey üzerinde çalışmıyorum. Her zamanki gibi: Kolajla birleşmeyi bekleyen bir yığın kağıt kırpıntısı, tamamlanmayı bekleyen linol baskılar ve tuvaller var. Sanırım bu aralar beni takip etmenin en kolay yolu arada bir Facebook veya Tumblr sayfalarıma göz atmak.

http://littlebunnygoeshop.tumblr.com/

Almanca’dan tercüme: Selin Oransayoğlu

 

TEILEN
Önceki İçerikNurduran Duman ile Söyleşi
Sonraki İçerikTarihin Dönüm Noktaları: Karmaşa
Erman Akçay
1982 İstanbul doğumlu, Marmara Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi mezunu, birçok farklı disiplinde işler üretmiş grafik sanatçısı, okur yazar, eleştirmen ve artizan.