Romanlar, tarihin kusurlarından doğarlar.”

F. von Hradenberg, sonraları Novalis.

Parçalar ve Taslaklar, 1779-1800

Giriş

Penolepe Fitzgerald’ın, ismini daha önce hiç duymamıştım. Ta ki sahafta, ellerimi en alttaki tozlu raflarda dolaşdırına dek. Bir anda elime gelen kitap, hemen dikkatimi çekmişti tabi. Üzerindeki, tozda yaşanmışlığın izleri olduğunu daha baştan anlamıştım. Buda ne kadar klişe bir tutum olsa da, hep bir yarım bırakılmışlığı aklımdan çıkarmamak için tozları önemsiyorum. Fitzgerald, elimdeki gizemli romanın yazarı olarak karşıma çıktı.

Romanın içi ise büyük romantik şair, Novalis’in hayatından kesitlerle birleştirilmiş bitmemiş bir yapıt. Bir, pasajlar akışı. Tıpkı, Walter Benjamin’in, “Pasajlar” adlı yapıtı gibi, parça parça dokunmuş tarihe yazgı. Benjamin, pasajları yazarken tümce aralarına serpiştirdiği diyalektik imgeleri nasıl gündelik yaşamda ve sanat tarihinin köklerinde keşfetmişse Fitzgerald’da, aynı kökene kazınmış modern tini bir şairin bıraktığı notlarla keşfetmiş. İşte Fiztgerald da, Benjamin gibi Leipzig ve Berlin arasında bırakılan (Fritz von Hardenberg’in yani Novalis’in hayatını değiştiren) ‘notları’ pasajlar halinde romana dönüştürmüş.

Penelope Fitzgerald

Fitzgerald, Mavi Çiçek adlı romanında 18.yüzyılın sonu Leipzig ve Berlin’de taşra kültürü ile bezenmiş coğrafyada Fritz’i ana karakter olarak ortaya koyuyor. Alman romantik şairin ilginç yaşamını, hasta ve genç aşkı Sophie Von Kuhn’un, trajik yazgısını okuyoruz, romanda. Fitzgerald’ın romantik sade anlatımıyla kısa diyaloglar, oluşuyor zihnimizde. Daha sonra, Sophie’nin Novalis’ten daha genç olması ve amansız hastalığa yakalanması Novalis’i Sophie’ye daha sıkı yaklaştırıyor. Bu sıra dışı kitapta yazgının hayatın içindeki önlenemez yargısını gördüğümüzde, imkansız olanın dayanılmaz tahakkümünü tadıyoruz. Tutkulu, saplantılı şekilde anlatılan Fritz’in kabul görmeyen aşkı, her ne kadar 1800’lülerin toplumsallığıyla yakından ilişkili olsa da aslında, aşkın kestirilebilir bir şey olmamasından, sürekli arayışa dönüşüyor. Nitekim bu arayışı romanın her sayfasında Fritz ve Sophie ile yaşıyoruz. Normalde, kurgusal bir biyografi diye söz edeceğimiz roman esasen, belgelere, mektuplara, güncelere dayanarak yazılmış. Sonuçta tarihsel bir romanı okuyoruz ve birçok kişi ve kişilere maruz kalıyoruz. Yazarın, romanda kurduğu dil örgüsü, öylesine yalnızlaşmış ki yazarla/okur arasında bilinçdışına odaklanan tamamlanmamış tümceler bir sanat yapıtının içkinliğini canlı tutuyor. Ama diğer yandan pasajlara ayrılmış dil yer yer aksıyor, bozuluyor. Buna rağmen canlı tutulma, sisteme karşı durmuş bir Nietszche’ci güç istenci gibi. Karakterlerin sesleri, duyulur ve görünür romantik dünyaya has armoniye değiyor. Aslında Fritz’in, kaleminden dökülen kelimeler, Novalis’in hokkasından kağıda akan kelimeler oluyor.

Jena

Hegel’yan, tinin dağılışı derken, Fichte’nin düskuru ‘duvarlaşan düşünceyi’ karşımızda görüyoruz. Novalist’in fichtelemesi1 ile diyalektiğin isyan ettiğini söylemek gerekir. Çünkü Fichte’nin felsefesine katkıda bulunmak, Fritz’in Kant’a yaklaşmasını getiriyor. Bu bağlamda, 18.yy söylemsel düzeni ile, tümdengelimsel aklın belli hakikatlerini sarstığını düşünürsek, Kant dış dünyaya olan münasebetinde, yargı ve yaratıcı deneyimi öne alır.

Kant dış dünyaya, algılanan dünyaya inanırdı. Onu yalnızca duyularımızla ve deneyimlerimizle tanımamıza karşın, dış dünya vardı, ordaydı. Bu, dedi Fichte, yaşlı bir adamın zayıflığından başka bir şey değil. Hepimiz dünyanın nasıl olduğunu düşlemekte özgürüz; onu büyük olasılıkla farklı farklı düşlediğimiz için de, şeylerin değişmez gerçekliğine inanmak için hiçbir neden yoktur.” (Fitzgerald, s.43)

Novalis’in hocasından ayrıldığı nokta bu dış dünyayı düş gücünde değil, Kantçı sorumlulukla mekansal deneyimi ve şeyi önemsemesidir. Kuşkusuz burada, mekansal bir deneyim olarak aşkı da, Fichte’nin es geçmesidir. “Fichte’nin, sisteminideki hatayı gördüm. İçinde aşka yer yok”, (Fitzgerald, s. 45) der Fritz. O yüzden Penolepe Fitzgerald, bu romanda aşktaki imkansızlığın ne tarihsel koşulları, ne de iç deneyimi, baz aldığını anlatır. İmkansızlığın mümkün olanla arasındaki karşılıklı aşk ilişkisidir bu bir nevi. Goethe ise romanda, soğuk tepelerin üstündeki büyük kasvetli şato evinde yalnız yaşayan bir felsefe hocası olarak Fritz’in merakını üstünde uyandırmıştır. Bir defasında, Karoline’a şöyle söyler, “Karoline, Wilhem Meister’i okumalısın”. Schlegel ise, Fritz için tanışlarına, “Hardenberg hakkında ne okursanız okuyun, onunla karşılıklı bir fincan çay içmeden onu anlayamazsınız”, (Fitzgerald, s. 75) der.

Novalis

Romana Dair

Hikaye, Aile evinde çamaşırhanenin işleyiş biçimiyle başlıyor. Çamaşır ve çarşafların yıkanmasının çok manidar şekilde zihinleri meşgul ettiği an, Fritz’in eve dönmesi oluyor. Bu bitmemiş roman aslında, ‘Mavi Çiçeğin’ yani Sophie’nin ulaşılamaz ve görülemez bir kişi olduğunu da anlatıyor. Fritz, kalabalık bir aile içerisinde, her yapıp ettiği ile en göze çarpan aile üyesi olarak göze çarpıyor. Babasının otoriter baskınsı sürekli yaşayan Fritz, eğitimini kendisine göre değil de, Freiherr’in isteğine göre şekillendirmek zorunda kalıyor. Örneğin, Colestin Just’ın bölge yöneticisi oluyor, daha sonra babasının aracılığıyla Tuz Madeni Müdürlüğü yapıyor. Fakat buna rağmen, felsefe ve şiir merakı onu Jena’da Fichte’den aldığı derslerden bu yana (Fichte’ye rağmen) Kant’çı duyumsamayı ve deneyimi önemsiyor. Aslında buda, kitabın yapısı itibari ile, imkansızlığın ve benzemezliğin ya da elde edilemez olanın, aşkınsal alanı oluyor.

55 parça nottan oluşturulmuş bu hikaye, tikellikten çıkıp evrenselliğe açılmanın değil de içkin toplumsal kanonunu eleştirir. Yani Novalis’in yaşamı ile, ortodoks toplumsal yapı, dinsel görevler, bürokratik ilişkiler çatışır. Bu yönden, birçok sahne eksik ve açık uçludur. Bu roman, bir anlatı kusuru olarak duyguları bilinçdışına iter. Aradaki boşluklar ise, romantizmin öncüllerinden biri olan, bireyin apaçık haleti ruhiyesini gösterir. Yani Freud’yen şekilde söylenirse, saldırganlık olarak hınç, haset, kıskançlık Ersamus ve Fritz’in ilişkisini belirler. Bu yüzden boşluklarda ilişkilerde kopuktur. Erasmus Sophie’yi hiç sevmez. Sevmediği içinde Fritz’e bu konuda nihilstçe yaklaşır, fitler. Ama gene de, Erasmus Fritz için, “Kardeşlerin en iyisi” demeyi hiç bırakmaz. Üç yönlü bu ilişkinin, Fritz’in, Sophie’ye olan aşkında kararsızlığının daha da derinleştirdiğini söylemek gerekir. Erasmus’u romanda, Baba’nın görevini üstüne almış uyarıcı veya iktidar düzeneğini onaran veya bozan bir figür olarak görürüz. Bu da romanın kurgusal yapısı içinde Sophie için imkansızlığın göstergelerinden sadece biri olur.

Benzetmek

Romantik sanat, Kant’tan aldığı güzellik deneyimini apriori olarak kabul ettiğinden dolayı, sanatçıların sanatsal tutumları fenomenlere karşı mesafe hakikatini bozdu. Bu yüzden sanatçıların numeni önemsediği söylenebilir. Ama bazı ressamların bunu iyice kavrayıp kavrayamadığı tartışılır bir durum. Mesala, Girodet ki daha sonra Watts’da tereddüte girmiş insanlar vardır. Ama diğer taraftan, gerek Goya’nın, kara romantizmi ile gerekse de Blake’in, kitap ressamlığı sırasında çizdiği alegorik temsillerde bu mesafeyi yer yer görebiliriz. Bu problemle ilgili net bir yargıya varamamak gerekir. Çünkü romantizm yapısı itibariyle buna izin vermiyor. Tanımlama, benzetememe, benzetme gibi unsurların çıplak bir şekilde önümüzde durduğu konusunda kesin bir yargıya varmak dahi, romantizmin aşkınsallığının içimizde karma karışık olduğu anlamına gelir. İşte bu eksenden yola çıkarak, benzetmek problematiğine Fitzgerald’ın, romanında karşılaştım.

Bu bağlamda meseleye gelirsek, Fritz, Sophie’nin yüzünü aklından çıkaramadığı için yanıp tutuşur. Erotik deneyiminin sağladığı aldırmazlık ile bir ressam arar, Aşk’ının portresini yaptırmak için. Ve Köln’den, Jeoseph Hoffman’ı bulur. Hoffman, Rockenthien ailesi malikanesine gelir. Sırtında çantası, bavulu, fırçaları ve resimlerinden bir kaçıyla yabancı olarak karşılanır. Sophie’nin babası Rockenthien’ın ve üvey kızı Mandelsoh’un iğnelemeleri onu rahatsız eder. Ciddiye alınmaz. Fakat es geçilmemesi gereken bir şeyde, Rockenthien ailesinin taşralı olmasıdır. Yani, tam bir ortodoks olarak Hıristiyanlık geleneklerine, toprak sahipliğine bağlı bir aile. Bununla beraber, bütün çekingenliği, saflığıyla, ergenliğiyle anlaşılmazlığıyla beraber Sophie. Hoffman, Köln’ün ücra sokaklarından birinde doğmuş, zorluklar içinden gelmiş bir ressamdır. Ve fakat Hoffman, yeteneğini sonradan kazanmış ressamlardan biridir. Issız manzaraların olduğu, ineklerin otladığı, ırmakların kaybolduğu alanda sepya (kahve rengi ve tonları) çizimler yaparak ressamlığını geliştirmiştir. Tam bir romantik olan Hoffman, Fraulein Sophie’yi harabeler ve ışığın bir yerden geldiği bir çeşmede resmetmeyi hayal eder. Şöyle bir diyalog geçer;

Evet, orada. Tam orada.”

Nerede?” diye sordu, onu da şefkate gereksinen, yeni bir nesne olarak görmeye başlayan Frau Rockenthien.

İki kızınız bir çeşmenin önünde resmetmek istiyorum; taş basamaklarda otururken –zamanın aşındırdığı, yıprattığı taşlar. Uzaktan uzağa görünen bir deniz.”

Denizden epeyce uzağız,” dedi Rockenthien kuşkuyla “Üç yüz kilometre kadar. Askeri açıdan, bu bizim için hep bir sorun olacak.”

Askerlik beni ilgilendirmiyor,” dedi genç ressam. “Kan dökmek beni ilgilendirmiyor. Peki, deniz bunun dışında size neyi çağrıştırıyor?”. s. 139

Burada, Ressamın çeşmenin önünde ve taş basamakların üstünde resmetmek istediği Sophie’nin, ucu görünmez olduğu anlaşılan bir deniz manzarasının aurasına yakıştığı söz konusudur. Diğer yandan, Rockenthien’la arasındaki dünya görüşü farkının apaçık olduğu kesindir. Bir tarafta, duyumsama diğer tarafta militarizm. Bir tarafta manzara ile deniz düşüncesi, diğer tarafta kapalı odalara sıkışmış karanlık iktidar. Bir tarafta, fırça ve boya diğer tarafta kan. İşte böyle bir ortamda bulunan Hoffman’ın, Sophie’yi resmetmesi bir hayli zordur, çünkü onu anlayamamıştır. Tıpkı Fritz gibi Hoffman da boşluktadır. Hoffman, portreyi bitiremez. Sophie, uzun süre duramaz. Anlaşılmaz şekilde resim yapılamaz. Fritz’in, Dreseden’den bulduğu bu ressam koyu renklerle sadece bir taslak yapar. Lekelerle beraber, gölgelerini yani Sophie’nin en karanlık yönünü ortaya koyar. Öteki, artık ortadır. Fakat resimden eser yoktur. Sonuçta Hoffman, Rockenthien Ailesinden ayrılarak Wissenfels’den Dresden’e döner. O sırada, Fritz’le karşılaşır. Hardenberg’e yaratılmış her canlı bir iletişim kurma sorunu olduğunu ve sorulması gereken bir soru olduğunu ifade eden Hoffman, bir ressamın bu gizil tarafı aradığını ve karşısında duran gözlerin içini değil, gerçek gözler aramak olduğunu söyler.

Sen onu dinlemişsindir, Hardenberg; Fraulein Sophie’nin sorusunun ne olduğunu çıkartabilmek için bütün varlığınla dikkat kesilmiş olmalısın; oysa büyük bir olasılıkla bunun ne olduğunu küçük hanım bile bilmiyor.” […] “Ben onun sorusunu duyamıyorum, dolayısıyla onun resmini yapamam” (Fitzgerald, s. 144)

Sophie’nin sorusunun ne olduğu ya da Fritz’in, sorusunun ne olduğu bu romanın başından beri hissedilen ana sorunu. Hoffman ya da Sophie’nin kopuk bağından hariç, bir söylemsel düzenin uğrakları olan portrenin, yarım bırakılmış örnekleri bize ne gösteriyor? Tarihin kusurları, bir akımın ana sorununun estetik yüce kalıplarının sabitlenemezliğini getiriyor. Romantizm dediğimizde ne olduğu üzerine sorulan soruların çoğunda aslında, bu sabitlenemezlik gözüküyor. Bugüne kadar ki, yazılan ‘romantizm problematikli’ yazıların çoğunda romantizimi tanımlama ve altını deşme derdi tam da Penolope Fitzgerald’ın romanındaki imkansızlığın bir temsili. Romantizmin ampirik gerçekliğine ve dolayımsız bağımsızlığına aykırı tanımlama çabaları, bir mantıksızlıktan öte bir şey değil. Çünkü bizden önce bu girişimlerin yapıldığını, ta Jena’dan bu yana biliyoruz2. Kesin bir ifade, her zaman kuşkuludur. Kesin bir ifade, romantizme aykırıdır. Benjamin’in, diyalektik imge diye tarif ettiği alan bu sorulma ihtiyacı duyan, “soruların ne olduğu” alandır. Bu alanlarda, imgeler birbirinin dostudur. Bu imgeler, Hoffman’ın, Sophie’nin ya da Novalis’in imgeleridir. Yani insana ait olan, saf diyalektiği içeren gerçek sorular. Bu soruların altında kalan tortular. Romantizmin özü kusurdur. Novalis’in, yazının başındaki tümcesi, romana has bir radikallik içerir. Aynı şey, portre içinde geçerlidir. Portre, kusurlarımızın bizi ele verdiği ontolojik ve fenomenolojik görüngü biçimdir. Bitmemiştir, bitmeyecektir, bitmez. Sürekli akış içinde olan, yüzlerimiz personalarımızı saklar. Personalarımız, kusurlarımızın örtücüsüdür. Velhasıl, Mavi Çiçek isimli roman bitmemiş bir öyküdür bu yüzden. Çünkü notlarlardan oluşan bu hikaye, tıpkı yüzler gibi bölük pörçük, görünümler salar. Ulus Baker’in ardında bıraktığı kısa, uzun notları ya da yarım bırakılmış soruları gibidir, Mavi Çiçek. Son olarak, Novalis’in şu sümlesi ile yazımı bitireyim, “Dünya romantikleşmek zorunda. Onun özgün anlamına yeniden varabilmemizin tek yolu bu.”

Ulus Baker’e.

Kaynak: Penelope Fitzgerald, (The Blue Flower) “Mavi Çiçek”, 1999. Can Yayınları. İngilizce aslından çeviren; Püren Özgören.

1 Fichte’yi ve felsefi sistemini tartışmak, eleştirmek.

2 Ama bu bizim romantizmi tartışmayacağımız ya da incelemeyeceğimiz anlamına gelmez, aksine burada vurgulanan romantizme yönelik gereksiz aşkınsal tanımlamalardır.

TEILEN
Önceki İçerikAŞKI NARINDAN, GÜLÜ HARINDAN ÖPMEK
Sonraki İçerikEdebiyat eleştirisi ve öykücülüğün son kırk yılı
Övünç Demiray
1986 Yılında Sivas’ta doğdu. 2007 Yılında Mersin Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi Heykel bölümünü kazandı. 2010 Yılında Mersin Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi Resim bölümünü kazanarak 2013 yılında mezun oldu.2014 Yılında, Mersin Üniversitesi Güzel Sanatlar Enstitüsü Resim Ana Sanat Dalında Yüksek Lisans kazandı. Halen eğitimini sürdürüyor.