Gerçek sanat her zaman yeraltındadır, rahatsız edicidir, tedirgindir, çelişkili ve eşsizdir ve asla bir kurumun arzusu doğrultusunda iş görmez.

Miron Zownir, radikal bir fotoğrafçı, film yapımcısı, yazar ve bar fedaisi. Karlsruhe doğumlu, 1976 yılında Berlin’e taşınıyor, orada da yerleşik hayata geçemiyor. Göçebe hayatı onu Yeni Dünya’ya; New York’a , Los Angeles’a, Pittsburg’a kadar sürüklüyor. 1997’de, insan hayatının görmezden gelinen, rahatsızlık verici gerçeklerini tüm çıplaklığıyla gözler önüne serdiği Radical Eye- The Photography of Miron Zownir adlı kitabı yayımlanıyor. Zownir, Kein Schlichter Abgang adında bir cinayet romanı da kaleme alıyor. Şu günlerde yeni romanı üzerinde çalışan Zownir, yazın ve fotoğraf çalışmalarının yanısıra, birçok ödüle layık görülen 1993 tarihli Skinheadlane gibi kısa metrajlı yeraltı filmleriyle de tanınıyor. Werner Herzog’un favori aktörlerinden Bruno S.’in trajik hayatına değinen Bruno S – Estrangement in Death belgeselini çekeli tam on sene oldu.

Yetmişlerde birçok Türk ailesi Kreuzberg’e işçi olarak gitti. 1980’ler ve 90’larda Türkler ve Almanlar arasında ölümcül sokak çatışmaları da yaşanıyordu. Sen o günleri düşündüğünde neler hatırlıyorsun? Bir sanatçı gözüyle böylesi trajik olaylara tanıklık etmeyi nasıl değerlendirirsin?

70’lerde Kreuzberg’de yaşadığım dönemde asker kaçağıydım ve geçici olarak düşük ücretli işlerde çalışıyordum. Bu süreç boyunca birçok göçmen işçiyle iletişim halinde oldum ve hiçbiriyle kişisel bir problemim olmadı. Berlin’de o dönem herkes politik anlamda açık görüşlü ve solcuydu. Irkçılık, Berlin’de yaşayanların çoğu tarafından hoş görülmezdi. Tabii ki, farklı kültürlerin kaynaştığı ve çatıştığı, özellikle de yoksul kesimlerde yaşanan “gizli ırkçılık”tan söz etmiyorum. Ama şunu söylemeliyim ki, herhangi bir etnik önyargısı olmayan ve açık fikirli biri olan ben bile, o zaman Türk arkadaş edinmemiştim. Tanıştığım Türk göçmenler pek Almanca bilmiyordu ve “merhaba”, “hoşça kal” dışında iletişim kurmaya hevesli değillerdi. Ancak herhangi bir düşmanlık ya da nefret hissi de yoktu. Türkler ve Almanlar iş dışında herhangi bir bağ kurmuyorlardı. Bence iki taraf arasındaki bu mesafe, özgür yetişen bireylerin politik bilinci sayesinde kapandı; özellikle de Kreuzberg’de. Ama dediğim gibi, bu birden ortaya çıkan bir şeyden çok, son on yılda gelişen yeni bir anlayışın getirisi. 80 ve 90’lı yıllar ırkçılığın her iki taraf için de şiddetlendiği zamanlardı. 90’larda birçok genç Türk, duvar yıkıldıktan sonra aptal Nazilerin provokasyonlarıyla şiddet yanlısı olmuştu. Bu durumu bizzat ben de, Alman olmam ve saçlarımın kazınmış olması nedeniyle saldırıya maruz kalarak deneyimledim. Buna rağmen olaylar hiçbir zaman Türklerin ve Almanların birbirinden nefret etmesine yol açacak kadar ileri gitmedi. En fazla birarada olmaktan rahatsızdılar, diyebiliriz. Tabii, benim hafızamdakiler ziyadesiyle subjektif. Ben hiçbir zaman birine önyargılı yaklaşmadım, ama haksızlığa uğrayan taraf Türklerdi ve o gerizekâlı Nazilere kıyasla daha kızgın olmak için haklı sebepleri vardı. 70’lerde taraflar daha kayıtsızken, 80’lerde içten içe kaynamaya ve fanatikleşmeye başladılar. 90’lara geldiğimizde ise olaylar şiddetlendi. Yeni yüzyılla birlikte ilişkiler rayına girdi. Ancak benim 70’lerden günümüze kadar olan anılarım on beş yıl kadar eksik aslında. Ben, 1980 ile 1995 yılları arasında ABD’de yaşadım. Benim Türklerle ilgili hatırladığım en acımasız suç sanıyorum NSU tarafından işlenenlerdi. Alman otoriteler konuyla ilgili çarpık bilgiler paylaştılar. Bir de Solingen’de yaşayan Türk ailelerin evinin kundaklanması olayı var. O saldırı Berlin’de olmadı, ben de gazetede okumuştum.

Otto Dix, Birinci Dünya Savaşı’nı deneyimleyen, o dönemde vuku bulan katliamlar nedeniyle psikolojisi harap olmuş bir askerdi. Yaptığı resimler onda terapi etkisi yaratıyordu, kâbusların pençesinde yaşarken resim çizmek, aklını dinç tutabilmesini sağlıyordu.

80’lerin ortalarında Türk gençlerinin Kreuzberg’de oluşturdukları alt-kültür hiç ilgini çekti mi, bu hususta çalışmalar yaptın mı?

O dönem, tam da size bahsettiğim, yakalayamadığım döneme denk geliyor, ama şunu çok net hatırlıyorum: 70’lerde futbol oynayan Türk çocuklarına pek rastlayamazdınız. Bu sanırım 80’lerde başladı ve iki halkın birbirleriyle iletişim kurmalarına yardımcı oldu, ki futbol hâlâ Türkler ve Almanlar arasındaki en büyük ortak payda. Kültürel anlamda baktığınızda, evet, Kreuzberg’de Türk çocukları arasında çeşitli insiyatifler oluşmaya başladı, muhtemelen 80’lerde yaşanan bu hareketlenme entelektüel Almanların da ilgisini çekti. Bence tiyatro grupları kültürel etkileşimi başlattı.

Eski savaş ressamlarından Otto Dix’ten de bahsedebiliriz. Ölüme yaklaşma arzusu, onunla yüzleşmek, içinde erimek… Benzer tutkuları yaşadığın oluyor mu?

Otto Dix, Birinci Dünya Savaşı’nı deneyimleyen, o dönemde vuku bulan katliamlar nedeniyle psikolojisi harap olmuş bir askerdi. Yaptığı resimler onda terapi etkisi yaratıyordu, kâbusların pençesinde yaşarken resim çizmek, aklını dinç tutabilmesini sağlıyordu. Öldürmenin son derece normal olarak algılandığı bu deneyim bana çok uzak. Ben İkinci Dünya Savaşı sona erdikten sonra doğdum. Hayır, sonumu düşündüğümde, ölüm bana cazip gelmiyor, ama beni o kadar da korkutmuyor. Bella Lugosi gibi ölümü fetiş haline getirip tabutta uyuyacak ya da Edgar Allan Poe gibi ölü âşıkları tercih edecek, onları bir takıntı haline getirecek de değilim. Birini öldürmeye de heves etmiyorum, henüz ölmek de istemiyorum. Savaşlardan hoşlanmıyorum ve dünyanın sonunu da arzulamıyorum. Ama birçok arkadaşımı ve ailemden birçok kişiyi kaybettim ve çektiğim bütün filmler sonunda hep bir şekilde felaketle sonuçlanıyor. Hayatta başka şeyler de var ve aklını kaçırmak istemiyorsan sakinleşip başka konulara odaklanmak gerekiyor.

Yıllarını figüratif fotoğraflara ve hikâyelere vermiş bir sanatçısın. Bunca deneyimin ardından senin insana bakışın nasıl? Sosyal boyutunun dışında, insanı Tanrı’nın yarattığı özel bir varlık olarak görüyorsun musun?

Hayır, ben bir ateistim ve bence insanlıkla ilgili en berbat şey Tanrı’nın bizi özel olarak yarattığını düşünmek ve kendini diğer canlılardan üstün görmek. Bir et yiyici! Tamam, ben de et yiyorum ancak yememeliyim. Endüstrinin bize yiyecekleri sunma biçimi canice! Ama bu sorduğun sorunun sadece bir yönü. Ben insanlardan kaçan biri değilim, her tür insanla tanışırım, ilişki kurarım. İnsanları iyi ya da kötü şeklinde anlamsız kategorilere göre değerlendirmem. İnsanlar hakkında, yalnızca gazete okuyarak, televizyon izleyerek ya da kendi kişisel deneyimlerden yola çıkarak acele çıkarımlar yapılmamalı. Ben, sonuçları ne olursa olsun, hâlâ karşıma çıkabilecek sürprizlere açığım. Eğer her şeyi biliyor olsaydım, hem hayatımda hem de sanatımda yeni şeyler deneyimlemek için uğraşır mıydım? Ama insanlığın yaratma ve yok etme gücünü, yine insanlığı ve doğayı tehdit edecek şekilde kullanmasından kesinlikle çok korkuyorum. İnsanlığın çıkarı için yapılan bir keşif diğer canlılar için bir felaket olabiliyor.

Bu yüzyılın sanatını nasıl buluyorsun? Tasarım, reklamcılık ve pazarlama daha ön planda gözüküyor, sen ne söylemek istersin?

Ahlaksız reklamların, insafsız pazarlamanın, manipüle edilmiş değerlerin ve eğlencenin yüzyılında yaşıyoruz diyebiliriz. Sanat artık çoğunlukla zenginlerin oyuncağı haline geldi. Sanat eserlerini koleksiyonlarına ekliyorlar, spekülasyon yaratıyorlar ve bir market oluşturuyorlar, iyi ve kötünün belirleyicisi oluyorlar. Neyin satıp, neyin satmayacağını belirliyorlar. Sanatçılar, gün geçtikçe galeri sahiplerinin kölesi ve medyanın maymunu haline geliyor. Gerçek sanat her zaman yeraltındadır, rahatsız edicidir, tedirgindir, çelişkili ve eşsizdir ve asla bir kurumun arzusu doğrultusunda iş görmez.

Miron Zownir’in Görünür Kıldığı Görünmezler

Özgen Yıldırım

Savaşın yıkımını yaşamış her hangi bir ülkede yıkıntıların arasında yara bere içinde topallayarak yürümeye çalışan bir çocuk figürü, sistemin düzenli ve hedonist yaşantı biçimlerinden soyutlanarak vicdanımızla baş başa kalabileceğimiz bir görüntüyü temsil eder. Ancak bu güçlü şok, hedonistik değerlerin sıçramasıyla hafızanın derinliklerine itiliverir. Hayat, kaldığı yerden devam etmelidir. Hatta savaş sırasında yapılan gece bombardımanlarının bilgisayar oyunu edasıyla TV. ekranlarından yayınlanması ise zihnin var olan gerçekliği görünmez olarak algılamasında önemli bir adımdır. Teknoloji ilerledikçe ortalama bir insanı, meşgul etme kapasitesi de o derece artmaktadır. Meşgul insan, bir noktaya odaklı ya da duyarsızlaşmanın doruğuna varmış, elinde teknolojik cihazlarla toplu taşımaya binen, yalnızca ineceği durağa yakın gözünü cihazdan ayırabilen, kulaklığın sesinden, kapı sinyalini zar zor duyabilen bir prototiptir.
İşte, size milenyumun şekillendirdiği yeni nesiller… Alkış!!!

Alkışlar bitti ise bir de bu sistemin dışında olanlar, görünmez kabul edilenler, öyle davranılanlarında var olduğu kesimler elbette mevcuttur. İster kendi özgür iradeleriyle, isterse sistemin ayrımcılığa tabi tuttuğu, dışladığı, varlıklarına tahammül bile edemediği, kontrol altında tutulamayan görünmezler. Her hangi bir ülkenin herhangi bir caddesinde bulunan bir kafede bir şeyler içerken, bilinçsizce, yanlışlıkla kurulan bir göz temasının bile vicdan mekanizmalarını çalıştıracağı noktada, oradan hiddetle uzaklaştırılan görünmez insanlar – sokakta yaşayanlar, evsizler, mülteciler, engelliler, translar, seks işçileri, sadist ve mazoşist çiftler- toplumun işlediği sistem-aynasının arka yüzüdürler. Onlar sizi yansıtmaz ancak sizin yansımanız için olmalıdırlar ki kayıt dışı ekonominin alan ihtiyacı karşılanmış olsun. Toplum gözünde görünmez olsunlar ancak sistem her daim onların varlığının idamesine kayıt dışı destek versin.

Milenyumun şekillendirdiği nesillerin aksine Czernowitz’te HIV virüsü taşıyan çocuklar, Uschhorod sokaklarında oynayan çocuklar, sanatçının görünür kıldığı fotoğraflar olarak yer almaktadır.

Sistemin devamlılığında vaat edilen gelişmenin sözde önünde duran görünmezlere eşlik eden, göçebe bir yaşamı tercih eden sanatçı Miron Zownir, yalnızca dışarıdan bir göz olarak ahkâm kesme ile değil aynı zamanda onlarla aynı havayı teneffüs ederek, birlikte yaşayarak, orada olan, görünmez olan her bir detayı fotoğraflarıyla gün yüzüne çıkartmaktadır. Zownir, kadraja aldığı her bir görüntü ile sistem-aynasının arka yüzüne ışık tutmaktadır. 2012 yılında Poltava’da ki ölü kadın, yine aynı yıl Kiev’de caddenin ortasında sürünerek ilerlemeye çalışan adamın etrafında hayatın akışına devam eden insan figürleri, Poltava’da bir klinikte tedavi olmayı bekleyen hastalar, toplumsal duyarsızlaşmanın boyutlarını olduğu gibi ifşa etmektedir. Milenyumun şekillendirdiği nesillerin aksine Czernowitz’te HIV virüsü taşıyan çocuklar, Uschhorod sokaklarında oynayan çocuklar, sanatçının görünür kıldığı fotoğraflar olarak yer almaktadır.

Sistem tarafından kontrol altında tutulma ve görünmez olma zorunluluğuna maruz kalan, translar, eşcinseller, sadist ve mazoşist çiftler, mülteciler, engelliler vb. her bir kesim, Zownir’in fotoğraflarında yeniden ve yeniden görünür olmaktadırlar. Sanatçı onların elinden alınmış olan kimliklerini, fotoğraflarıyla yeniden iade etmektedir ve onun deyimiyle “Gerçek sanat her zaman yer altındadır”.

TEILEN
Önceki İçerikResim Sahnesinde Kadın
Sonraki İçerikGorki’yi Hatırlamak: Çoğul Üniversiteler Zamanı
Erman Akçay
1982 İstanbul doğumlu, Marmara Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi mezunu, birçok farklı disiplinde işler üretmiş grafik sanatçısı, okur yazar, eleştirmen ve artizan.