Şayet resmin amacı daima olduğu gibi –göz hazzı olmak noktasında– kaldıysa, izleyiciler bu yeni ressamların yapıtlarında bir tabiat gösterisinde gayet kolayca bulunabilecek keyiflerden daha farklı bir haz aramalıdır.

İlk olarak 1 Şubat 1912’de Les Soirées de Paris dergisinde başmakale olarak yayınlanmıştır. Les Soirées de Paris (1912-1914) kısa yayın hayatında, döneminin en önemli avangart dergilerinden biridir. Apollinaire manifestonun değiştirilmiş halini Les Peintres cubistes (1913) adlı koleksiyonunda ve aşağıdaki haliyle de Il y a’da (1914) yayınlamıştır.

GUILLAUME APOLLINAIRE (Wilhelm-Apollinaris de Kostrowitski, 1880-1918) sanata olan sevgisinden ötürü topçu alayına katılan, kendi deyişiyle kendisini tanıyan herkese güç veren, lirik bir sihirbaz ve tek kişilik bir sanatçı kumpanyası niteliğinde bir şairdir: öncülüğü altında, kaderinde günü yakalamak olan ressamlar, şairler ve müzisyenler tek bir bayrak altında yürümüştür. Söz konusu sanat ve sanatçılar olduğunda eleştirel yargısı kuşkulu olsa da, muhteşem bir moral desteği, tutkulu bir savunucu ve korku nedir bilmeyen harika bir teşkilatçıdır. Ya mantıksız, ya da anlamsız kabul edildiği bir dönemde Kübizmi benimsemiştir. Derain, Dufy, Laurencin, Matisse ve Picasso’yu 1911-12 döneminin en önemli genç sanatçıları olarak addetmiştir (Bu listeye sevgilisi Laurencin’i dahil ederken, arkadaşı Braque’ı dışarıda bırakması hayret vericidir). Yazıları, bu sanatçılar, onların bakış açıları ve ifadelerine olan yakın tanışıklığına dayanmaktadır. Apollinaire onlar için de bir manifesto hazırlamıştır.

***

Yeni ressamların resimlerinin gerçek bir konuya ihtiyacı yoktur. Bundan böyle kataloglardaki eser adları da, bir adamı betimlemeksizin onu tanımlayan isimler gibi olacaktır.
İsmi Heybetli olup da kendisi bir hayli Sıska olan ve çok koyu saçlı olup İyi olan insanlar olduğu gibi, ismi Yalnızlık olmasına rağmen pek çok figür betimleyen tablolar da gördüm.
Ressamlar bazen portre, manzara veya natürmort gibi belli belirsiz açıklayıcı nitelikte kelimeler kullansa da, çoğu genç ressam yalnızca resim terimini tercih etmektedir.
Şayet ressamlar halen tabiatı gözlemliyorsa bile, artık onu taklit etmemekte ve doğrudan veya etüt yoluyla gözlemlenmiş doğal sahnelerin temsilinden dikkatle kaçınmaktadır. Modern sanat, geçmişin en büyük sanatçılarının kullandığı zevk araçlarını reddetmektedir: insan figürünün kusursuz temsili, dolgun nü bedenler, itinayla işlenmiş ayrıntılar vesaire… Günümüz sanatı ağırbaşlıdır; en iffet düşkünü bile eleştirecek bir şey bulamaz.
Kübizmin kibar sosyete içerisinde bu denli büyük başarı yakalamasının sebeplerinden birinin de bu sadelik olduğu yaygınca bilinir.

Gerçeğe benzerliğin bir önemi yoktur, çünkü sanatçı bu resmin kurgusu uğruna her şeyi feda etmiştir. Öznenin artık bir önemi yoktur. Şayet olsa bile, çok da fazla bir yer tutmaz.
Şayet resmin amacı daima olduğu gibi –göz hazzı olmak noktasında– kaldıysa, izleyiciler bu yeni ressamların yapıtlarında bir tabiat gösterisinde gayet kolayca bulunabilecek keyiflerden daha farklı bir haz aramalıdır.
Böylece, müzik edebiyat için ne ise, sanata da aynı nitelikte olacak yepyeni bir sanat evrilmektedir.
Müzik nasıl katıksız edebiyat ise, bu da katıksız resim olacaktır.
Bir müziksever bir konseri dinlerken, bir nehrin akışı, bir çağlayanın gürleyişi, ormanda esen rüzgarın fısıltısı veya estetik yerine mantık kuralları üzerine kurulu insan dilinin ahengi gibi tabiatta duyduğu doğal seslerden hissettiğinden farklı bir tecrübe edinir.
Yeni ressamlar da, ışık ile gölgenin ahengi ve resimde betimlenen özneden bağımsız, sanatsal bir duyum ortaya koymaktalardır. Pliny’nin anlattığı Apelles ile Protogenes öyküsünü hepimiz biliriz. Bu öykü, sanatçının ellerindeki, öznesinden bağımsız estetik hazzın mükemmel bir ifadesi olup, yalnızca az önce bahsettiğim tezatlıklardan meydana gelmektedir.

GUILLAUME APOLLINAIRE, Jean Metzinger

Bir gün Rodos’a gelen Apelles, adada yaşamakta olan Protogenes’in yapıtlarını görür. Apelles vardığında atölyesinde olmayan Protogenes’in yerine, boyanmayı bekleyen bir tuvalin başında bekleyen ihtiyar bir kadın vardır. İsmini bırakmaktansa, Apelles tuvale öylesine ince bir çizgi çizer ki, daha kusursuz bir şey düşünmek imkansızdır.
Dönüşünün ardından çizgiyi ve onu çizenin Apelles olduğunu farkeden Protogenes, o çizginin üzerine farklı bir renkte ancak ilkini adeta üç çizgiymiş kadar kalın gösterecek başka bir çizgi çizer.

Ertesi gün dönen Apelles, Protogenes’i umutsuzluğa sürükleyecek narinlikte yeni bir çizgi çeker. İşte bu yapıt uzun zaman boyunca, yalnızca belli belirsiz birkaç çizgi değil de, ondan adeta tanrı ve tanrıçaların temsiliymiş gibi haz duyan arasında tartışma konusu olmuştur. Avangart ekolün genç ressamları da katıksız resimler yapmak istiyor. Onlarınki yepyeni bir plastik sanat. Henüz başlangıç aşamasında ve istediği soyutluğa erişebilmiş değil. Bir bakıma, bu yeni ressamlar farkında olmaksızın birer matematikçidir. Fakat henüz tabiatı terketmemiş ve onu sabırla izlemektelerdir.

Bir Picasso, bir nesneyi bir cerrahın bir cesedi parçalarına ayırdığı biçimde çalışır.
Eğer bu saf resim sanatı kendini geleneksel resimden tamamen ayrıştırırsa, bu geleneksel resmin ortadan kalkacağı anlamına gelmek zorunda değildir. Neticede, müziğin gelişimi çeşitli edebi tarzları ortadan kaldırmamış, tütünün keskin tadı yemeğin lezzetinin yerini almamıştır.

Çeviren: Mehmet Emir Uslu, Editör: Hüseyin Yılmaz-Hürü Özlük

Espas Yayınları tarafından yayınlanan 100 Sanatçı Manifestosu kitabından alınmıştır. Yayınevine teşekkür ederiz.