Hepimizin bildiği üzere bu seneki Contemporary İstanbul fuarı girişinde Ahmet Güneştekin’in Ölümsüzlük Odası enstalasyonu halka açık olarak izleyicisi ile buluştu. Bu buluşma öncesinde ise medya oldukça başarılı bir şekilde kullanıldı ve fuarın en ses getiren kişisi Ahmet Güneştekin olmayı başardı. O halde neydi bu ölümsüzlük odası gidip, görmeliydi. Fuarın girişinde merdivenli, yüksekçe bir platform üzerine kurulmuş olan enstalasyon dış mekanda fuar binasının yüksekliğine eş değer olmaya yakın bir şekilde kurulmuştu. Bu eşdeğerlik Güneştekin’in bu fuarda dominantlığını daha içeriye girmeden konuşturuyordu ki nitekim fuar boyunca çeşitli yerlere Ölümsüzlük Odası kafatasları yerleştirilerek iş adeta izleyicinin hafızasına kazıtılıyordu.

Ahmet Güneştekin tüm fuarı adeta ele geçirmişti. Nitekim enstalasyonun ebatı ve kurulduğu yüksek alan düşünüldüğünde aklıma ilk gelen sembol akropolisler oldu. Antik Yunan’da her kentin sahip olduğu, kentin tepesinde yer alan akropolisler şehrin ve halkın yönetimi ile ilgili tüm kararların verildiği, olası bir savaşta kentin düşmemesi için asıl savunulması gereken yerlerdir. Akropol kentin gücüdür. Güneştekin heykelinin devasalığı da konumlandırılışı da bana kalırsa sanatçının bu fuardaki ve sanat piyasasındaki gücünü sembolize ediyor. Güneştekin hem medyayı iyi yöneterek hem sponsorluk ilişkilerini iyi yöneterek Sanat Tarihi’nde belki de yalnızca bir gövde gösterisi olarak anılacak bu grotesk işi üretiyor.

Sanatçısı, Ölümsüzlük Odası için kadim zamanların mitolojik hikayelerine ve Göbeklitepe’ye atıfta bulunurken ortaya çıkan forma bakıldığında ve sanat tarihsel referansları düşünüldüğünde biçim ile bağlamın bir türlü iç içe geçemediği, bütünleşemediği görülüyor. Esere baktığımızda Göbeklitepe’nin gizeminden, Zülkarneyn’den ya da Gılgamış Destanı’nın şiirselliğinden çok Damien Hirst işlerini anımsatan bir gösterişin somutlaşmış halini görüyoruz. İki sanatçının çalışmalarının da genellikle büyük ebatlı işlerden olduğunu düşündüğümüzde bu gösteriş sanat ortamında ciddi bir reklam ile büyük bir şova dönüşüyor.

Güneştekin, Ölümsüzlük Odası isminin ölümsüzlüğü arayan Gılgamış’tan esinlenerek koyulduğunu ve çağımız insanının varoluşsal krizini çağdaş bir dilde sunmayı amaçladığını dile getiriyor. Ancak biçem olarak çağdaş sanatta oldukça popülerleşmiş ve onlarca varyasyonda denenmiş kurukafa, boynuz diziminin amaçlanan hikaye ile bağlamını çözen olduğunu ise sanmıyorum. Basit bir sembolleştirme ile kuru kafa ile ölümün bağlantısından başka bir şey görmek mümkün olmuyor. Çünkü eser izleyicide, yapıldıktan sonra tüm bu atıflar üzerine yerleştirilmiş hissi yaratıyor. Enstalasyon fuarda üç gündür sergilenirken instagram fotoğraflarının arka planı olmaktan öteye geçemiyor. Bu Güneştekin’den ziyade çağımız insanının gösteriş odaklı tüketiminden kaynaklansa da açıkça belli oluyor ki Ölümsüzlük Odası izleyiciye hedeflenen fikri veremiyor.

Buzul çağının sonlarına tarihlenmiş olan, tarih ve bilim dünyasını hala tam anlamıyla çözülememiş sorularla karşı karşıya bırakan Göbeklitepe bir çağın sonunda, yeni bir çağın başlangıcında büyük bir kültürel değişimi gözler önüne seriyor. Ne dersiniz Güneştekin’in Ölümsüzlük Odası da artık contemporary devrini kapatır mı?

TEILEN
Önceki İçerikGüneştekin: Bir “Vanitas” Vakası
Sonraki İçerikKötü Malzemeyle Eğitim-Öğretimin Faydaları
Meltem Tüzün
1988 yılında İstanbul’da doğdu. Anadolu Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Sanat Tarihi Bölümü’nden 2013 yılında mezun oldu. 2014 yılında EVS projesi ile 8 ay İtalya’nın Palermo kentinde yaşadı. Çeşitli Sanat Galerileri’nde galeri asistanlığı ve yöneticiliği yaptı. Online platformlarda Güncel Sanat yazılarını yayınlamaya devam ediyor.