III.Reich’ın yıkıldığı, II.Dünya Savaşı’nın sona erdiği 1945 yazında Thomas Mann, Joseph Pulitzer’e yazdığı bir mektupta şöyle der: “Sadece bugün hapiste olan rejimin siyasi ve askeri figürlerini mi sorumlu tutmalıyız? Ya Nasyonal Sosyalizme hizmet etmiş entelektüellerin hiç mi suçu yok?”

Mann’ın bu sorusuna cevap olarak verebilecek en belirgin örneklerden biri şüphesiz Martin Heidegger’dir. 1927 yılında yazdığı “Sein und Zeit” ile Batı’yı, içine düştüğünü düşündüğü nihilizmden kurtarmayı amaçlamış olan filozof, yirminci yüzyıl felsefesine katkı yapmış en önemli düşünürlerden biridir. Bununla birlikte Heidegger, 1933-1945 yılları arasında aidatını düzenli olarak ödemiş bir Nazi Partisi üyesidir. Nazi yönetimince kendisine önerilen Freiburg Üniversitesi rektörlüğünü kabul edip Nisan 1933 – Nisan 1934 tarihleri arasında bu görevini sürdürmüş olan düşünür, akademik hayata Führer Prensibi’ni (Führerprinzip) getirmiş, rektörü olduğu üniversitede yeni bir düzenlemeye giderek rektörün akademik kadro tarafından değil Eğitim Bakanı tarafından seçilmesini sağlayarak üniversite özerkliğinin kaldırılmasında rol sahibi olmuştur. Yahudi ve Marksist öğrencilerin üniversite burslarından faydalanmasını engelleyen Heidegger, profesörlük için yapılan başvurularda, başvuru sahibinin nasyonal sosyalist eğitim iradesini taşıması şartının getirilmesi için çaba sarf etmiş, 1936 yılına kadar verdiği her derse “Heil Hitler!” selamı ile başlayıp, dersi aynı şekilde bitirmiştir. Yirminci yüzyıl felsefesine yaptığı katkıyla her zaman felsefe alanında saygın bir yere sahip olan Heidegger’in aynı zamanda nasyonal sosyalizmin savunucusu olmuş olması Thomas Mann’ın sorduğu sorunun haklılığını ortaya koymaktadır.

Nasyonal sosyalist kültür politikasını irdelerken karar alma mekanizmalarının başında bulunan siyasetçilerin sorumluluğunun yanı sıra bu siyasetçilere danışmanlık yapmış olan, kararların yürütülmesinde rol oynayan ya da söz konusu politikalara tavırlarıyla dolaylı destek vermiş olan sanat alanındaki entelektüellerin de sorumluluğuna değinmek gerekir. III. Reich’da sanata karşı işlenen suçlarda sanat tarihçilerinin, müze müdürlerinin, sanat yazarlarının, sanat tacirlerinin ve sanatçıların katkısı göz ardı edilemez.

1933 yılında Nazi Partisi’nin iktidara gelmesiyle birlikte yurt dışına göç eden akademisyenlerin arasında sanat tarihçileri önemli bir yer tutmaktaydı. Erwin Panofsky, Walter Friedlaender, Richard Krautheimer gibi Almanya’da sanat tarihinin gelişmesine önemli katkılar sağlamış olan akademisyenlerle birlikte Warburg Kütüphanesi gibi kurumların da ülke dışına çıkmış olması Almanya’da sanat tarihi disiplininin duraklamasına yol açmıştır. New York Üniversitesi Güzel Sanatlar Enstitüsü müdürü Walter Cook, Panofsky gibi Alman sanat tarihçilerinin Amerika’ya göç etmesi konusunda şöyle der: “Hitler ağacı salladı, ben de elmaları topladım.”

Nasyonal sosyalist sanat yazarı Walter Hansen 1937 yılında şöyle yazmıştır:” Sanat tarihçileri kendilerini sanatçı ve sanat eseri arasında bir aracı konumuna yerleştirmişlerdir. Geçmiş göstermiştir ki, bu gereksiz aracılık Alman sanatına ölçülemez zararlar vermiştir. Bu zararın telafi edilmesi ancak sanat tarihçilerinin ve sanat eleştirmenlerinin sanata olan etkilerinin ortadan kaldırılması ile mümkün olacaktır. Sanat tarihçileri son otuz yıldır Yahudi kökenli sanat ticaretinin danışmanlığını yapmışlardır.”

Nasyonal sosyalizme göre sanat tarihi disiplininin iki görevi vardır: Nasyonal sosyalist siyasete hizmet etmek ve Germen kültürünü yüceltmek. İşgal edilen ülkelerdeki sanat eserlerinin ve kültürel zenginliklerin Almanya’ya taşınmasında sanat tarihçileri önemli rol oynamışlardır. İşgal bölgelerini dolaşarak değerli eserleri tespit etmenin dışında, o bölgelerin tarihini Almanlaştırma görevine de sahiplerdir. Polonya, Belçika, Hollanda, Danimarka gibi ülkelerin aslında Germen kökenlere sahip olduğunu ispat ederek işgale bir çeşit meşruiyet kazandırma çabasına giren sanat tarihçileri aynı zamanda bu bölgelerdeki yabancı unsurların belirlenmesinde rol oynayarak Slav, Yahudi, Çingene vb. kültürlerinin tahrip edilmesine zemin hazırlamışlardır. Sanat tarihçileri Heinrich Himmler’in SS Örgütü içinde kurduğu Ahnenerbe’de önemli roller üstlenerek Alman kültürü üzerine araştırmalar yapmış, Germen kültürünü mümkün olduğunca erken dönemlere tarihlendirmek gayesi gütmüşlerdir. Ahnenerbe, 1937 yılında arkeolojik araştırmalar yaparak tarih öncesinde Alman ırkının izini araştırmak amacıyla kurulmuş olmasına karşın ilerleyen yıllarda toplama kamplarındaki tutuklular üzerinde antropolojik ve biyolojik araştırmalara da girişmiştir.

Alman rektörlerin 1934 yılında Adolf Hitler’e destek toplantısı. Yuvarlak içindeki kişi Heidegger.

Nasyonal sosyalist sanat tarihçileri, Martin Heidegger’in kendi disiplinindeki konumuna hiçbir zaman ulaşamamıştır. Bu yargıya bir istisna olarak, 1888 yılında yazdığı “Rönesans ve Barok” ve 1915 yılında kaleme aldığı “Sanat Tarihinin Temel Kavramları” isimli kitapları ile sanat tarihi disiplinine önemli katkılar yapmış İsviçre asıllı Heinrich Wölfflin gösterilebilir. Wölfflin, 1929 yılında Nazilerin kültür örgütlenmesine katılmış ve Adolf Hitler’in kültüre yönelik düşüncelerine sempati beslediğini belirtmiştir. Bununla birlikte Wölfflin, III.Reich’da mesleğine dair herhangi bir faaliyette bulunmamıştır. Diğer bir istisna ise Avusturyalı Hans Sedlmayr’dır. Sedlmayr, ilhak (Anschluss) öncesi Avusturya Nazi Partisi destekçisi olmuş daha sonra asıl Nazi Partisi’ne katılmıştır. Bununla birlikte nasyonal sosyalist ideolojinin sanat tarihçilerine biçtiği misyonları sahiplenmenin yerine kendi disiplinine yönelik teorik metinler yazmayı sürdüren Sedlmayr, Alois Riegl’in sanat tarihi bilimine soktuğu Kunstwollen kavramını geliştirerek sanatsal üretimde psikolojinin yeri üzerine önemli tespitlerde bulunmuştur. III.Reich çöktükten sonra Viyana Üniversitesi’ndeki görevinden alınmasına karşın 1951 yılında Ludwig Maximillian Üniversitesi’nde tekrar profesör olan Sedlmayr’ın ismi bugün Münih’te bir sokağa verilmiştir.

III.Reich’ın hüküm sürdüğü dönem içerisinde yün on üniversitede sanat tarihi kürsüsü olduğu bilinmektedir. Buna karşılık sanat tarihi disiplinine katkı sağlayacak çalışmalar yapan sanat tarihçilerinin sayısı çok azdır. Yüz on sanat tarihi kürsüsünün en az yarısının Nazilerin sanat eseri hırsızlığı politikasına katkı sağladığı bilinmektedir. Bu yönleriyle Nazi Almanyası’ndaki kültür politikalarında sanat tarihçilerinin vazgeçilmez bir yeri olmuştur.

Kaynaklar:

-DEMİRKAN, Ahmet (der), Heidegger ve Nazizim, Vadi Yayınları, 2002.

-PETROPOULOS, Jonathan, The Faustian Bargain, the Art World in Nazi Germany, Allen Lane The Penguin Press, 2000.

-PETROPOULOS, Jonathan, Art Historians and Nazi Plunder”, New England Review, Winter 2000.

 DİZİNİN ÖNCEKİ YAZILARI:

Tarihin En Kirli Müzayedesi (Naziler ve Sanat II)

Naziler’in Modern Sanat Karşıtı Politikaları