‘‘Tükür oğlum babanın yüzüne, tükür tükür’’ yahut devamında gelen ‘‘yaz kızım, iki yüz torba çimento…’’ replikleriyle hatırladığımız; ancak repliklerin hangi filme ait olduğunu tam da çıkaramadığımız Ne Olacak Şimdi 1979’da  çekilmiş bir Arzu Film yapımıdır. Yönetmeni Atıf Yılmaz, yapımcısı ise Nahit Ataman’dır. Filme geçmeden Şener Şen’in filmde Şakir adında çapkın bir müteahhidi canlandırdığını not düşelim. Ne ki Şen geri planda kalarak renkli bir oyuncu sergilemiştir. Filmde üç başrol tarif edebiliriz: başroldeki çifte Levent Kırca (Orhan) ve Nevra Serezli (Özden)’nin canlandırdığı avukatları yazabiliriz. Yan rollerdeyse Perran Kutman (Nuran) ve Bülent Kayabaş’ı (Rıfat-Rifi) son olarak da Neriman Köksal’ın (Özden’in annesi) adını anabiliriz. Filmde pek sivrilmeyen bir diğer oyuncu da Adile Naşit’tir. Hatta diyebiliriz ki Naşit bu filmde Neriman Köksal’ın gölgesinde kalmıştır. Avukat çiftin annelerini canlandıran bu ikilide Naşit geleneksel anne karakterinde idare etmiştir. Köksal sarışın vamp kadın çizgisinden getirdiği enerjiyi kadın hakları derneği başkanı zengin annede ölçülü kullanmıştır.

Levent Kırca Etkisi: Arzu Film Geleneğini Kıran Skeçlere Dayalı Komedi

Filme şöyle geçmek istiyorum: Ne Olacak Şimdi’yi defalarca izlememe karşın bir ‘‘film havası’’ bulamadım. Fakat defalarca izlediğime göre filmde seyirciyi çeken bir taraf olduğunu kaydedebiliriz. Peki, neden bir film havası sezilmiyor? Şener Şen ve Adile Naşit faktörlerinin geride kalması önemli bir etken… Arzu Filmin iki gedikli oyuncusu frene basıyorlar fakat asıl unsur şüphesiz Levent Kırca’nın varlığı. Filmin baştan sona Kırca üzerine kurulduğunu görüyoruz. Kırca’nın filmlerindeyse bana kalırsa film havası, film tadı bulunmaz. Ferhan Şensoy ve Levent Kırca, 70’ler ve 80’lerde bir dizi filmde boy göstererek oynadıkları filmleri film anlatısı sınırlarının dışına taşımışlardır. Bu iki oyuncu kendi mizah anlayışlarıyla var olduklarından canlandırdıkları karakterleri filmlerinin dokusuna ekleyemezler yahut denklemi ters bir taraftan okursak: kendi anlatılarını dayatırlar.

Levent Kırca’yı Olacak O Kadar’da bol makyajlı siyasetçi taklitleri, haberci veya sahne sanatçısı tiplemeleriyle ve sarhoş araç kullanıcısı olarak izledik öyle sevdik. Ne Olacak Şimdi’de Kırca, kadın hakları konulu konferansta konuşma yapmak için kürsüye çıkıyor ve filmin önemli bir bölümünde, neredeyse yarısında sarhoş geziyor. Dolayısıyla yazımızın konusu filmi Olacak O Kadar programının bir fragmanı biçiminde değerlendirmek mümkün…

Ne Olacak Şimdi’de başarılı bir oyunculuk örneğini Nevra Serezli’de izliyoruz. Serezli iki binlerin başında aksi bir kaynana rolüyle hafızalarımıza kazınmıştı. Oyunculuk yeteneğini ‘‘salt güzellik’’ harici bir dinamikten aldığını bu filmle kanıtlıyor. Serezli güzellik üzerine oyunculuk bina etmiyor. Oyunculuğunun yanına ise salt güzelliğini koymuyor; metinden kopmuyor, metni doğru kullanıyor.

Biraz da esas meseleye doğru gelelim. Ne Olacak Şimdi filminde film havasını engelleyen daha derin unsurlar muhakkak bulunuyor olmalı. 79 yılının çalkantılı siyasi yapısını ve darbe arifesini bu unsurlardan ilkine yakıştıralım. Açacağım. İkinci unsur nispeten teknik… 1979, Arzu Film’in ve komedi filmlerimizin duraklama kesitine denk düşüyor. Bir diğer deyişle geçiş süreci… Hababam serisi kadroya katılan yeni yüzlerle devam edecek, Ertem Eğilmez’le özdeşleşen kimliğini bir parça değiştirecek ve en sonunda Arabesk filmi (1988) gelecek. Ertem Eğilmez yaşamını yitirecek ve böylece bir dönem kapanacak.

İlk unsura dönelim. 70’lerde kaçış sineması dört ana damardan beslendi. Atar damar seks avantürleri ve erotik komedilerdi. Aileye seslenen damar geniş kadrolu aile güldürüleriydi. Aileden ziyade İstanbul’a göç etmiş bekâr erkeklere, gurbetçilere seslenen bir öteki damar tarihi kostümlü dramalar ve Cüneyt Arkın’ın vurdulu kırdılı filmleriydi. Dördüncü bir damara melodramdan arabeske kayan -ki bizim 60’lar melodramımız, 40’lardaki Mısır’dan ithal edilmiş arabesk furyasından elbet nasiplenmiştir- ve seksenlerde patlama yapıp rayından çıkacak, Emrah, Ceylan vb. küçük şarkıcılar parlatacak ağlatmaya dayalı damar.

Bu damarlara tekrar bir göz gezdirelim. Kaçış sinemasının dil ve tür arayışlarına konumlanıyorlar. Seyirciyi depolitizasyona sevk ediyorlar. Biri cinsel açlığa ve gurbette yalnızlığa oynuyor, biri beyaz perdede şiddet aracılığıyla biriken gerilimi boşaltmaya yarıyor. Biri ağlatarak gerçek sıkıntılardan uzaklaşılmasını mümkün kılıyor, projektörü  ‘‘pek halktan acılar’’a çevirerek toplumsal dertleri unutturuyor. Aile güldürüleriyse kaçış sinemasının en toplumcu yüzünü meydana getiriyor. Tüm bunlardan hareketle Ne Olacak Şimdi teatral bir düzlemde ağır basıyorsa bunda, toplumun kendisini bulacağı türden güldürülerin geri çekilişinin payı yadsınamaz. Ne Olacak Şimdi’de öne çıkanlardan Levent Kırca seksenler gösteri mizahını kuracaktı. Neriman Köksal Yeşilçam’ın kötü kadınıydı ve Bülent Kayabaş yine erotik filmlere yüz çevirmeyen bir oyuncu… Ben bu bileşeni hayli ilginç ve anlamlı buluyorum. Ne Olacak Şimdi için mizah bakımından 70’lerden kopuşu ilan eder ve karikatürize kılınmamış bir erken Arabesk (Eğilmez’in yönettiği Arabesk’i kastederek) yorumudur demek istiyorum.

Ara Katmanın, Orta Sınıfın Yaratıldığı Yerde

70’ler kuşkusuz çetin ceviz bir dönemeçti. Sınıf mücadelesi keskin hatlarıyla yoksul ve zengini bıçak gibi kesip ayırıyordu. Mahalle esnafı, kent merkezi esnafı ve memurlar yoksul emekçi kesime yakın yer buluyordu. Mühendisinden hekimine okumuş olanların ezici bir kısmı entelektüel ve sınıfsal ayrıştırma çabasına girmektense kendilerini emekten yana düşünce ve eylem ile tanımlıyorlardı. KOBİ kavramı, beyaz yaka kavramı; niteliklerine vurgu yapılmaksızın istifçi-karaborsacı yahut mürekkep yalamış vb. fırsatçılıklarla ifade edilebiliyordu. Reklamcılık yaratıcılıkla eş anılmıyor dahası ileri gidilip ardına bir de sanat eklenmiyordu.

Kabaca bunlar yaşanırken sokaklar karışıktı. Çarpık kentleşme alıp başını gitmişti, Ümraniye’de 1 Mayıs mahallesi kolluk güçleriyle çatışılarak kurulmuştu, gecekondu mahalleleri ideolojik bir kamplaşmanın odağındaydı. Üniversitelerde olaylar çıkıyor, kahvehaneler taranıyor, sendikacılar, işçi önderleri katlediliyordu.

Eğilmez’in ‘‘geniş kadrolu geniş aile güldürüleri’’nde ısrarla mahallenin dışarıda bırakıldığına şahit oluruz. Gırgıriye’de henüz şenlik yoktur! Buna karşın Zeki-Metin komedilerinde ve yönetmen Zeki Ökten’in Kemal Sunal’lı toplumsal eleştiri içeren güldürülerinde mahalle göçün, yoksulluğun, dayanışmanın uğrağıydı. Eğilmez, mahalleyi Canım Kardeşim’de sınırlarının ötesine geçerek işlemişti. Bir anlamda sütten ağzı yanınca yoğurdu üfleyerek yemek istemiş olabilir. Canım Kardeşim (E. Eğilmez,1973) beklenen ilgiyi göremeyince Eğilmez’in de eski kalıplara yöneldiğini gözlemliyoruz.

Ne Olacak Şimdi filminde mahalle olmamakla birlikte aile de yok. Filmin bir ara katman, orta sınıf ve seksenler kültürüne yakınlık algısı yaratmasında ailesizlik durumunun altını çizebiliriz. Filmde, boşanmak üzere bir çift ve onların dava sürecinde tanışıp evlenen avukatları var. Bu iki çift toplamda bir aile etmiyor. Bildiğimiz yanıyla 70’lerin o geniş ailelerinin yanına dahi yaklaşamıyor.

Ne Olacak Şimdi’nin künyesine göz gezdirdiğimizde filmi Atıf Yılmaz’ın yönettiğini, senaryoyu ise Eğilmez’in senaristlerinden Yeşilçam emektarı Sadık Şendil’in yazdığını görüyoruz. Yapımcı Nahit Ataman

İki isim üzerine yoğunlaşırsak Ataman, 80’lerde Şener Şen‘in başrolde olduğu birçok filmin (Milyarder, Selamsız Bandosu, Zengin Mutfağı vb.) yapımcılığını üstleniyor. Atıf Yılmaz 80’lerde kadın filmlerine geçiyor. Doğrudan bir geçiş yapıyor diyebiliriz. Kibar Feyzo’dan (1978) sonra Ne Olacak Şimdi geliyor.

Darbeden sonra bir dizi kadın filmi geliyor. Feminizm, kadın hakları söylemine Ne Olacak Şimdi’den itibaren yönetmenin katıldığını ve tartışmaya başlamasa bile hiç yoktan yüzeysel hatlarla işlediğini not düşebiliriz.

Ne Olacak Şimdi, gelenekten sıyrılma çabasının bir denemesi biçiminde yorumlanabilir. Merkez-kalabalık ailenin, Adile Naşit-Selim Naşit’li ailenin anlatıda hayli görünmesine rağmen etki alanının daraltılışı, Neriman Köksal’ın zengin ailede son sözün sahibi oluşu gelenekten sıyrılmayı temsil etmektedir. Filmde yalnızca avukatların aileleri ve yakın çevreleri işlenmekte, boşanma gelgitleri yaşayan Nuran-Şakir ikilisine etraflıca değinilmemektedir. Bu durum filmin avukat çiftin filmi olmasına da yol açar. Şunu söyleyebiliriz: avukatlık mesleğinden iki bireyin ilişkisi bağlamında orta sınıf gruba dair çıkarımlar yapılmaktadır. Üstelik erkek avukat Orhan’ın ailesi maddi açıdan orta halliye yakın çizilmekle beraber kadın avukat Özden’in ailesi zengindir; arkadaşları kayak yapmaktadır, lüks spor arabalar değiştirebilmektedir. Bu çatışma hali tam da bir ara katmanda buluşmanın tarifini soran o soruda, filmin adında özetlenmektedir. Ne Olacak Şimdi? ‘‘Ne Olacak Şimdi’’ sorusunu bir orta sınıf bağımsızlık arayışının yanına yazabiliriz. Orta sınıf nerede kalacaktır? Avukat Orhan kimliğinde yeni muhitlere doğru yelken açılmış bir yolculukta mı? 

Özden’in annesinin kadın hakları savunuculuğuna soyunan bir dernekte başkanlık pozisyonunda bulunması seksenler dili için bulunmaz nimettir. Kadın hakları, kimlik kazanımı ve eşitlik mücadelesi sosyal sorumluluk alanına daraltılıp orta-üst sınıflar kontrolüne terk edilmiştir. Sermaye böylece bir taşla iki kuş birden vurmaktadır. Hem 70’lerin sınıf çelişkisi ve solun saflara çağıran cazibesi darbenin yanı sıra sahte, içeriği boş görüntülerle kaybedilmekte hem kadın kimliği mücadelesinin patenti alınmaktadır. Sermaye nazarında her iki kazanım da ciddidir.

Ne Olacak Şimdi filmi hakkında bu ayrımın bir parçasıdır demek belki haksızlık sayılabilir ancak maksadın dışında açık seçik bir işaret verildiğini öne sürmek mümkün… Filmin Atıf Yılmaz filmografisinde tayin ediciliğini de saptayabiliriz. Komediden entelektüel melodrama, Atıf Yılmaz’ın kadın filmlerinde bir üretimine kanal açması Ne Olacak Şimdi’nin öznel bir yanıtıdır. Atıf Yılmaz özelinde kadın filmlerine yönelim görülecektir.

Peki Ya Uludağ Neyi Temsil Ediyor? 

Ne Olacak Şimdi’nin bana göre en önemli sekansı Özden ve Orhan’ın Uludağ’da balayına çıktıkları tatildir. Uludağ’ın cisimleştiğini biliyoruz. Uludağ, şatafatın dışavurumudur ve yalnız bir sınıfa aittir: burjuvaziye.

Perran Kutman’ın, canlandırdığı bir rolde, Zeki-Metin’li Sivri Akıllılar (Zeki Alasya,1977) filminde çekilişten tatil kazanıp tatile güney kıyılarına gittiğine şahit olmuştuk. Güney kıyılarına yine talihin yardımıyla gidebiliyorlardı ve anlatıya bir hesaplaşma, bir çatışma eşlik ediyordu. Uludağ’ı Tarık Akan ve Müjde Ar’ın oynadıkları Öyle Olsun (Orhan Aksoy,1976) filminde görmüştük, bir duygusal komedi filmiydi.

Avukat Orhan ve Özden yıldırım hızıyla evlendiklerinde Uludağ’a giderler ki bu erkek tarafı için bir bakıma iç güveylilik anlamı da taşımaktadır. Orhan, Özden’i doğulu, geleneksel düşünceye saygılı bir kadın zannetmiştir; Özden ise tam tersi bir izlenime kapılmış ve müvekkilini savunmasından hareketle Orhan’ı kadın haklarına saygılı, batılı erkek biçiminde tasavvur etmiştir. İkisi de yanılmaktadır ancak eşleştirme ortadadır. Batı medeniyeti, kadın haklarına saygı Özden’in düşünce dünyasında hayat bulurken bu dünya aynı zamanda varsılların dünyasıdır ve Orhan’ın sonradan görüp öğreneceği, sınırlarını deneyeceği yeni yönler içermektedir.

Burjuvaziye genellikle ahlaki ölçütleri koyan ama kendisi uymayan şeklinde yaklaşılır. Burjuva ahlakı, doğuda doğulu, batıda batılıdır; ahlaksızın yanında ahlaksız, ahlaklıdan çok ahlaklıdır. Döküldüğü kabın şeklini kolayca alır. Burjuvazi ve burjuvazinin cismi Uludağ’da Orhan, Özden’in arkadaş çevresiyle tanışır. Özden gayet özgür hareket eden bir kadındır. Orhan ise alabildiğine kıskançtır ve kadını’na yasakçı bir zihniyetle yaklaşmaktadır. Uludağ yani balayı süreci hızlandırır ve çatışmayı başlatır. Filmin geri kalanı çok hızlı gelişen bu evliliğin gel gitleriyle skeçlere bölünmüş bir anlatıyı dayanak alarak ilerler. Bu skeçlere bölünmüşlük, filmin başından beri; kadının erkeği, erkeğin kadını idealize ettiği hayal sahnelerinde belirir ve film havasını teknik düzeyde törpüler. Daha evvel sözünü ettiğim Levent Kırca faktörü ve idealize sahnelerle ‘‘gelenekçi-medeni’’ çelişkisini sınıflar çelişkisini gölgeleyerek kullanma hinliği Ne Olacak Şimdi’nin havasını değiştirmektedir.

Çocuk: Her Derde Deva, Her Yuvaya Şenlik Kaynağı

Ne Olacak Şimdi enikonu bir denemedir ve Orhan’ın filme adını da veren sorusuyla biter fakat tercihini bir ‘‘arada kalmışlık’’ terazisinde gelenekten yana yapar. Orhan ve Özden nihayet durulurlar. Nuran ve Şakir boşanmaktan vazgeçerler, dava düşer. Peki, mesele böyle tatlıya bağlanacaksa bunca kıyamet neden kopmuştur? Veya sorunun yönünü değiştirelim. Ne Olacak Şimdi’den evvel ‘‘ne olmuştur şimdi’’ de çiftlerin dirliği en azından bir sonraki kavgaya kadar sağlanmıştır.

Filmin gelenekten yana bir tercih koyduğuna nasıl kanaat getirebiliriz? Esasında basit! Geleneği yaşayan ebeveynlerse de onu yaşatacak, nesillerin devamını getirecek olan evlatlardır. Filmde geçimsiz ilişkiler kilit, çocuk ise anahtar bir rolde kullanılmaktadır. Orhan ve Özden’in ilişkisi neden sarpa sarmışken düzelir? Çünkü Özden hamiledir. Bu Yeşilçam sığlığını destekleyen bir başka çocuk, canlı kanlı, her sahnede aynı cümleyi tekrarlamaktadır: ‘‘anne babamın yüzüne tüküreyim mi?’’ Nuran eşinden boşanmak istese dahi her defasında oğlunun teklifini ‘‘ayıp çocuğum hiç babaya tükürülür mü!’’ diyerek çevirir. Nuran film açılırken oğluna ‘‘tükür” diye direktif veren annedir. İşler her ciddiye bindiğinde çocuğun tükürme talebi ailenin, yuvanın kutsallığı öne sürülerek, yine ek olarak babanın erişilmezliği göz önünde bulundurularak reddedilmektedir. Çocuk her iki çiftin sorunlarının çözümünde rol oynamaktadır. Avukat çiftin daha doğmamış çocukları o keramete sahiptir. Evlilikte olduğu gibi anne ve baba olmak yani tam manasıyla aile olmak’ta, soyu sürdürmede de keramet vardır. Boşanmak isteyen çiftin çocuklarıysa annenin zaafını temsil etmektedir. Zaafını ve yenilgisini; tam özgürlüğe kavuşamayışını, haklıyken haksız duruma düşme potansiyelini temsil etmektedir. Çocuklar evliliklerde sorunları çözer mi yoksa yumağı daha sarıp sarmalar mı orası muallâk… Çocuğun, ‘‘yaramaz” karakteriyle kedi yavrusu gibi sorunların yumağını evirip çevirip içinden çıkılmaz bir hale sokacağı daha akla yatkınsa da bu filmler bir batılılık alameti sayılarak toplumumuzda cezalandırılıyor. Malum, en az üç çocuk şiarını benimsiyoruz! 

Ne Olacak Şimdi’den ‘‘Ne Yapcaz Şimdi? E Yatcaz Şimdi’’ye

Ne Olacak Şimdi yetmişlerin sonunda çekildiğinde darbe silindiri daha yürümemişti. Toplumsal kargaşa bir kutuplaşma eşliğinde yaşanıyordu, saflar belirgin ve kavga sivriydi. Seksenler, Türkiye toplumunda bir çözülmeyi mecburen getirdi. Seksenler doğu bloğu ülkelerine de o çözülmeyi getirdi. Pornoya duyulan özlem, abur cubur-fast food kültürü, metal müzik sevgisi ile sentetik bir Amerikancılaşma, hatta belli bir Amerikancı parodisi tüm dünyayı esir aldı. Bu esaretin özgürlüğünden maraz doğdu. Özgürlük sakat doğdu! Doksanlarda disko kültürüne pop müzik takviyesi geldiğinde Nazan Öncel’in şarkıları da Sezen Aksu şarkılarının karşısına dikildi. Sezen Aksu eski bir damardan giriyordu: çözümsüz sevda damarından.

Kavuşamama durumu Sezen Aksu şarkılarının özü ve özetiydi. Kavuşamama, türlü imkânsızlıklar, platonik haller, gelgitler, silkinişler, atamayışlar, kendine gelemeyişler, tutuklu kalmalar vs. Sezen Aksu şarkıları biraz da Ne Olacak Şimdi filmine benziyordu, alaturkaydı. Nazan Öncel ise görece cesurdu. Onun şarkılarında ‘‘gidelim buralardan’’ önerisi gelebiliyordu. Öte yandan şu şarkı sözleri, şu soru-cevap müthiş derecede aydınlatıcıydı: ‘‘Ne yapcaz şimdi? E yatcaz şimdi! Gidip de banka soyacak değiliz ya!’’ Sokak Kızı (1996) albümünde, Erkekler de Yanar şarkısının doksanların ruhunu yansıtan bu sözlerinde sade, naif fakat aynı oranda pragmatik bir tavır seziliyordu. İki artı iki dört ediyordu! Nazan Öncel’in şarkısındaki bu sözler âdeta 70’ler erotik güldürülerinin ilgi çekici isimlerini hatırlatıyordu: Tak fişi bitir işi, Beş dakikada Beşiktaş, Kartal Pendik gittik geldik, İşte kapı işte sapı… Olay aslında pek basitti. Doğu; erkeğe sınırsızlık verip kadını sınırlayan doğu, meseleyi gözünde büyütüyordu. Doğu iki ile ikiyi toplamakta beis görüyor, kadını eksik sayarak sonucu örneğin üç çıkartıyordu. Batıysa iki artı iki denildi mi post modern bakışla beş, altı cevabını verebiliyordu. Hesaplar şaşmıştı bir kere! Ne var ki Nazan Öncel iki artı ikinin dört ettiğini cesurca haykırıyordu. Banka niye soyalım yahu banka bizi soysun! Ayrıca yanmak çözüm değil, bizi nikâh paklar!