Arka planının “derin” olduğu bu sessizliğe dair söylenebilecek birkaç şey daha vardır: Yılmaz Güney gibi bir “halk sanatçısı” olmanın, Cannes’da ona benzer pozlar vermekten çok daha fazla anlamı olduğu unutulmuşa benzemektedir.

Şu sıralar Antalya’nın neredeyse tüm ilan panolarını bir afiş süslüyor. Karanlık zemini ve Venüs Heykeli olmaktan başka her şeye benzeyen görseliyle ikinci sınıf bir korku filmini andıran tasarım, “bu filmin başrolünde sen varsın” diye selamlıyor kent insannı. Peki, başta ulusal yarışmanın iptal edilmesi olmak üzere, alınan kararlarda ve yaşanılan radikal değişimlerde Antalyalının görüşlerine başvurulmuş mu? Elbette hayır.

Her Şey Şimdi Başlıyor!

Bütün bu yaşananların tek bir izahı var: Yalnızca sinemamızın değil; kültürel ve siyasal altüst oluşlarımızın, umut ve öfkelerimizin de sesi olan 53 yıllık koca bir çınarın baltalanışına, Onat Kutlar’ın deyişiyle bir “halk şenliğinin” yok edilişine tanıklık ediyoruz dört yıldır. Daha estetik bir görünüm vaadiyle ödül simgesi, kenti dünya sinemasına hazırlayacağı söylemiyle ismi değiştirilen bir festival var karşımızda. Önceki yıllarda, “kısa ve belgeseller her şeyimizdir” diye haykıran “sanat yöneticileri”, bu kategorileri yok ettikten hemen sonra Malatya’ya doğru yol aldılar! “Uluslararası platforma taşınıyoruz” iddiasıyla yola çıkıp ilk dönemeçte yerli üretimlerle vedalaşanlar, sonradan rotayı nereye kıracaklar, bilemiyoruz; ama sinemacılar için her şey asıl şimdi başlıyor!

Tanıtım videolarında önceki yıllarda ödül kazanmış ulusal sinema klasiklerine yer vermesiyle bir yanıyla ikircikli, diğer yanıyla trajikomik bir boyut da kazanan Uluslararası Antalya Film Festivali hadisesi, seçkisinden jüri seçimine kadar, “dağın fare doğurmasına” örnek olarak gösterilebilir. ABD ile kriz nedeniyle getirilmesi planlanan Hollywood şöhretlerinin vizeye kurban gitmesi de “deneyimli ekibin” işini zorlaştıracağa benziyor!

Türk sinemasını deplasmandan kurtarmaya niyetli “kurtarıcıların” olanca süslü kelimeleri bir yana, bu koşullarda bir avuç yürekli sinemacının, “54. Ulusal Yarışma” adı altında bir organizasyona imza atmasının son derece anlamlı olduğunun altını çizelim. Yarışmalarını geri isteyen sinemacıların, filmleri ve hayalleriyle, o şehre bir gün yine döneceklerine yürekten inanıyor; bu zorunlu sürgün günlerinin sonunda, şenlik ateşinin etrafında yine şarkılar söyleyeceğimiz günlerin hiç de uzak olmadığını düşünüyoruz.

Suskunlar”

Sektörün neredeyse tüm bileşenlerinin, “bu yanlıştan dönene kadar boykot” çağrısı yaptığı bu ortamın tepkisizleri de var. Kimisi, “bağımsız sinemacı” sıfatını sürdürebilmek adına “göbekten bağlı” olduğu sistemle iç içe geçmiş görünüyor, kimisi ise “güzel ve yalnız ülke”ye benzeyen ne ifade ettiği pek anlaşılmayan bir söylemin peşinde, erken dönem filmlerindeki suskun tiplemelere dönüşüyor.

Bilindiği gibi 54. Uluslararası Antalya Film Festivali’nin yapımcısı ve bir anlamda da bütün bu değişikliklerin mimarı, dünya çapında şöhret sahibi yönetmenimiz Nuri Bilge Ceylan’ın filmlerinin yapımcısı olarak da tanınıyor. Ceylan, her ne kadar Gazete Pazar’a verdiği 17 Ekim 1999 tarihli demeçte, “piyasadan uzak ve geleneksel anlayışın dışında film üreten biri olarak”, farklılıktan hoşlanmayan, uluslararası bir boyutu olmayan Antalya Festivali’nin hiçbir zaman fazla ilgisini çekmediğini söylemiş olsa da, kimi üretimlerinin Altın Portakal’ın tarihinde önemli ödüller aldığını unutmamak gerek. Böylesi koşullar, kendisinin festivallere nasıl baktığını, yerellik / evrensellik kriterleri konusunda ne düşündüğünü öğrenmemiz adına önem arz ediyor (Ceylan, “Kasaba” ile mansiyon, “Mayıs Sıkıntısı” ile Yönetmen, “Uzak” ile Film, Senaryo ve Yönetmen ödüllerini kazanmış; ayrıca 42. Portakal’da jüri üyesi olarak görev yapmıştır). Sorular çoğaltılabilir: Sinema kamuoyunun gösterdiği tepkiler anlamsız mıdır? Ulusal yarışmaları Altın Portakal gibi köklü bir platformdan uzaklaştırmak doğru bir karar mıdır? Yönetmen, aynı zamanda yapımcısı olduğu bir ismin festival bağlamında sergilemiş olduğu performans konusunda ne düşünmektedir?

Bu suskunluğun ortasında, SE-YAP (Sinema Eseri Yapımcılar Meslek Birliği) Eski Başkanı da olan Zeynep Özbatur Atakan’ın yapımcısı olduğu son Nuri Bilge Ceylan filmi “Ahlat Ağacı”nı unutmamak gerekir. Dostumuz Ali Rıza Özkan’ın işaret ettiği gibi, Sinema Destekleme Kurulu’nda temsilcisi olan bir meslek örgütü başkanının kurula proje başvurusu yapmasının etik olmaması gerçeği bir yana, senaryo aşamasındaki yapımlara verilen destekten faydalanması (sadece 2 milyon TL!) şaşırtıcıdır. Basında ve televizyonlarda yer alan habere göre “Ahlat Ağacı”nın çekimlerine, ödülden çok önce başlanmıştır!

Arka planının “derin” olduğu bu sessizliğe dair söylenebilecek birkaç şey daha vardır: Yılmaz Güney gibi bir “halk sanatçısı” olmanın, Cannes’da ona benzer pozlar vermekten çok daha fazla anlamı olduğu unutulmuşa benzemektedir. Artık, ufkun ardına doğru dakikalarca bakarak sigarasından derin bir nefes çeken, konuştuğunda bütün foyaları ortaya çıkacakmış gibi görünen “minimalist” bunalım figürlerinin yaşamasının olanaklı olmadığı bir iklimden geçilmektedir. Bilmem, yarına kalanların, “yeryüzü aşkın yüzü oluncaya dek” bir umudun peşine takılanlar olacağını söylemeye gerek var mı?

TEILEN
Önceki İçerikBadiou, Canguilhem, Foucault, Hyppolite, Ricoeur: Felsefe ve Hakikat (1965) / Türkçe Altyazılı
Sonraki İçerikKarıncayı Bile İncitmeyenlerden Biri Olabilirsiniz…
Tuncer Çetinkaya
Gazi Üniversitesi ve S. Demirel Üniversitesi’nde resim eğitimi aldı. İlk denemeleri Kırkmerdiven, Şehir Işıkları, Kent ve Sanat gibi dergilerde yayımlandı, 2000’lerin başında illüstrasyonlarından oluşan “Sanalçağa Eskizler” adlı bir dizi kişisel sergiye imza attı. 2007 yılından bu yana, Antalya merkezli Modern Zamanlar Sinema Dergisi’nin editörlüğünü sürdürmektedir. Yazıları; BirGün, Yurt, Aydınlık, Cumhuriyet (Akdeniz) gibi gazetelerde, çeşitli dergi ve bloglarda yayımlanan yazar, 2013 yılında açılan Behlül Dal Sinema Müzesi’nin danışmanlığını yapmış ve kurumda “Film Analizi” ile “Dünya Sinema Tarihi” atölyelerini yönetmiştir.